Ana SayfaKürsüİran ve Diğer Her Şey

İran ve Diğer Her Şey

Çeviri: Eyüp Eser

Sunuş

24 Ocak’ta 92 yaşında yaşamını yitiren ABD’li Marksist M. Parenti’yi saygıyla anıyoruz. Parenti, sol hareketin dünya ölçeğinde büyük bir yarılmaya uğradığı ve solun büyük kesiminin emperyalizm kavramını politik lügatinden adeta sildiği, emperyalist ülkelerle bu ülkelerin saldırısı altında kalan −ve çoğu gerici iktidarlarca yönetilen− ülkeler arasında ayrım yapmaya yanaşmadığı, güya her iki gericiye de karşı olmak adına gerçekte büyük düşmanın yanında yer aldığı koşullarda anti-emperyalizmi vurgulayan görüşler ortaya koydu.

Aşağıda ilginize sunduğumuz ve Parenti’nin 2012’de kaleme aldığı satırların sanki bugün yazılmış olduğunu göreceksiniz. Hem İran’ın emperyalist tehdit altında olması ve hem de sol hareketin geniş kesimlerinin “Ne ABD ne İran iktidarı” demesi bakımından…

*

İnsanlar ara sıra şu ya da bu konuya değinmediğim için şikâyet etmekteler. Bir Berkeley sakini beni kışkırtırcasına şunları söyledi: “Siz solcuların ekolojik krizin farkına varma zamanı geldi.” Aslında, “Eko-Kıyamet” de dahil olmak üzere, ekolojik krize dair birçok şey kaleme aldım. Çalışmalarıma aşina olmaması, varsayımının yine de önüne geçmemişti.

Yıllar önce New York’ta Barış ve Özgürlük İçin Uluslararası Kadın Birliğinde konuştuğumda moderatör, UNESCO’nun kaynaklarının kesilmesi girişimleri karşısında neden “sessiz kaldığımı” anlayamadığını belirtmişti. O anda ne yaptığıma ya da neyle mücadele ettiğime bakmaksızın, UNESCO’nun (ki kendisi gerçekten mücadeleye değerdir) kurtarılmasında kendisine katılmam konusunda gayet emin idi.

Birçokları bana sonu gelmez harekât emirleri vermekte. Bunlar arasında en hiddetli ısrar ise 11 Eylül’e kafayı takanlardan gelmektedir. 11 Eylül üzerine neden bir şeyler söylemedim? Neden “bir 11 Eylül inkârcısıyım?” Gerçekte 11 Eylül hakkında yazmanın dışında (Santa Cruz ve New York’ta) 11 Eylül konferanslarına konuşmacı olarak katıldım ve kendi sorularımı gündeme getirdim.

Diğerleri de, o günlerde revaçta olan konuya dair görüş bildirmediğim için ya “hayal kırıklığına uğramış” ya “afallamış” ya da “şaşırmışlardır”. Bu şikâyetleri dile getirenlerin politik-ekonomi, kültür, ideoloji, medya, faşizm, komünizm, kapitalizm, emperyalizm, ekoloji, politik protesto, tarih, din, ırk, toplumsal cinsiyet, homofobi ve burada sayılamayacak kadar fazla konuya değinen çok sayıdaki kitabım, makalem, konuşmalarım ve röportajlarıma dikkat etmedikleri açıktır.

Fakat ne kadar sağlam olursa olsun, kişinin enerjisinin sınırları vardır. İnsan iş bölümüne izin vermeli ve her kavgayı kazanacağına dair bir umut beslememelidir.

Geçenlerde birisi ne zaman İran’a “ilgi göstermeye” başlayacağımı sordu. Aslında İran’a dair birkaç röportaj vermenin yanı sıra konuşmalar da yapmış bulunmaktayım –başkalarının taleplerini yerine getirmek için değil, sadece kendim istediğim için. Son on yılın beş yıllık döneminde tekrar tekrar Tahran İngilizce Radyosuna mülakatlar verdim. İran’a duyduğum ilgi yıllar öncesine dayanmaktadır. Daha geçen gün bazı eski dosyalardan kurtulurken 33 sene önce New York Times’da (10 Mayıs 1979) yayımlanan bir mektuba denk geldim, bu mektubu aşağına aynen aktarıyorum:

New York Times Editörüne

Son 25 yıldır İran Şahı birçok muhalif işçiyi, öğrenciyi, köylüyü ve entelektüeli katletti ve işkenceden geçirdi. ABD basını ekseriyetle söz konusu dehşet verici olayları görmezden geldi ve Şah’ı istikrar sembolü ve aydınlanmış bir çağdaşlaşmacı olarak resmetti.

Geçen yılın halk ayaklanmaları sırasında Şah’ın polisi ve ordusu tarafından binlerce insan öldürüldü. Her ne kadar İran birkaç ay boyunca birinci sayfa haberi olmuş olsa da, bu kayıplardan sadece üstünkörü bahsedildi. Ve 1953’ten 1978’e kadar Şah, onun ailesi ve generalleri daha da zenginleşirken milyonlarca İranlı fakirliğin ve yetersiz beslenmenin sessiz boyunduruğunun altında acı çekti.

Şimdi ise devrimin öfke dolu karşı saldırısı başladı ki, bu nedenle Şah’ın 200 kadar yandaşı infaz edildi –bu sayı SAVAK’ın işlerinin kesat olduğu bir hafta sonunda tutuklayıp işkence edeceklerinden daha azdır. Şimdi ise ABD basınını akut bir endişe aldı; “kurbanların” hesabı özenle tutulmaya, idam mangalarının resimleri basılmaya ve Şah’ın boyunduruğunu göğüslemek zorunda kalacak sıradan insan kitlesine kıyasla, görünüşe göre, çok daha ince hassasiyetler bahşedilmiş meçhul “orta sınıf” İranlıların duydukları “tiksinti” ve “öfke”ye ardı ardına referanslar verilmeye başlandı. Bunlarla aynı anda Amerikalı yorumcular yeni rejimin basitçe bir boyunduruktan diğerine geçmek olduğunu gözlemlemekte oldukça tez canlı davranmaktalar.

Sorun her daim devrimlerin kaydını tutmaktadır: Ancien regime tarafından kurban edilen isimsiz masumlar sayılmadan ve fark edilmeden kalırken, o kadar da masum olmayan katiller devrimci adaletin karşısına getirildiğinde holding malı basını aniden “vahşet” ve “zulüm” referanslarıyla dolar.

Şah rejiminin yaşattığı korkularla, bugün İran’da süregiden mücadele, değişim ve mayalanmayı eşitlemek, ABD destekli sağcı rejimlerin vahşetlerini mülayim bir görmezden gelmenin yanı sıra böylesi rejimlerin karşısına dikilen halk devrimlerini katı bir bilgiçlikle değerlendirmesini öğrenmiş ABD basınının tarafgirliğinin bir nişanesidir.

Michael Parenti

Washington D.C.

Bu resmî mektupta göze batan bir ihmal bulunmakta: Burada sadece basından bahsederken, Beyaz Saray ve Kongre’nin önde gelen üyelerinin –ABD petrol şirketleri İran petrolünü kaygısızca yağmalarken (Şah ile yandaşlarına giden büyük avantalarla birlikte)– Şah’ı ABD’nin kuvvetli bir müttefiki olarak sürekli övdüklerini belirtmedim.

1979 ayaklanmasından birkaç sene önce Cornell Üniversitesinde lisans dersi vermekteydim. Burada, Şah ve onun ABD destekli gizli polisi SAVAK’a derin nefret ifade eden birkaç İranlı öğrenciyle tanıştım. Arkadaşlarının işkence gördüğünden ve kaybedildiğinden bahsettiler. Hiddetlerini açığa vuracak yeterli sayıda mahkûm edici kelime bulamıyorlardı. Bu öğrenciler, Şah’ı desteklemesi beklenen, varlıklı İranlı ailelerden gelmektelerdi. (Tahran’dan Cornell’e aile parası olmadan gelinemez).

O dönemde Şah’a dair bildiğim her şey ana-akım ABD medyasından gelmekteydi. Fakat bu öğrencileri dinledikten sonra Şah’ın haberlerde bahsedildiği gibi hayran olunacak bir lider ve çağdaşlaşmacı olmadığını düşünmeye başladım.

Şah’ın daha sonra 1979 Devrimi sonucunda devrilmesi kutlanması gereken bir olaydı. Maalesef devrim, olaylara hâkim olan ve İran İslam Cumhuriyetini kuran teokratik militanlarca ihanete uğradı. Bu dinci gericiler binlerce genç İranlı radikale işkence etmeye ve ortadan kaldırmaya başladı. Seküler solcular ile “yozlaşmış” Batı yaşam biçimlerine savaş açarlarken, acımasız ve yolsuz bir teokrasi kurdular.

ABD liderleri ve medyası ise solcu devrimcilerin katliamına dair tek bir söz etmedi. Bilakis bu durumdan oldukça memnun idiler. Buna rağmen İslamî rejime düşman olmayı sürdürdüler. Neden? Devrimcileri ve eşitlikçi reformistleri öldüren rejimler genellikle Beyaz Saray’ın hoşnutsuzluğuna mazhar olmazlar. Aksine, dünyayı Fortune 500 listesindeki zenginler için daha güvenli kılan CIA, Pentagon ve diğer emperyal uygulayıcılar Marksistler ile diğer sol görüşlüleri işkenceden geçiren ve katledenlere oldukça onaylayıcı biçimde bakarlar. Gerçekten de böylesi karşıdevrimciler oldukça hızlı biçimde cömert ABD yardımlarının alıcıları haline gelirler.

Peki o zaman ABD liderleri İran’ı neden bugüne kadar devam eden biçimde, kınamakta ve tehdit etmekteler? Cevap, İran İslam Cumhuriyeti’nin Batı emperyalistlerinin hoşlarına gitmeyen başka bazı özellikleridir. İran o gün de –ve bugün de– “tehlikeli” bağımsız bir ulus olarak, daha itaatkâr ülkelerin aksine, ABD global imparatorluğunun bir uydusu olmaya direnmektedir. Saddam Hüseyin Irak’ı gibi İran da sınır tanımaz bir cüret ile kendi topraklarını, emeğini, piyasalarını ve sermayesini uygun gördüğü biçimde kullanacağı izlenimi verdi. Irak gibi –ayrıca Libya ve Suriye gibi– İran da ekonomik milliyetçilik günahını işlemekteydi. Ve yine Irak gibi İran da İsrail ile sıcak ilişkiler kurmak konusunda isteksiz kalmayı sürdürdü.

Sıradan Amerikalıya söylenenler bunlar değildir. ABD fikir-üreticileri ile politika yapıcılar bizlerle konuşurlarken farklı bir incelik göstermektedirler. Topluma korku salmak için liderlerimiz İran’ın da, Irak gibi, kitle imha silahları “geliştirebileceğini” söylemektedirler. Irak’ta olduğu gibi İran’ın da Amerika’dan nefret eden ve İsrail’i yok etmek isteyen insanlarca yönetildiği belirtilmektedir. Ve aynı Irak gibi İran’ın da Ortadoğu’nun öteki uluslarını “Amerika Nefreti” yörüngesine çekecek bölgesel bir güç “olabileceği” tekrarlanmaktadır. Böylece liderlerimiz bizler için şu sonuca varmaktadırlar: Topyekûn bir hava savaşıyla İran’ı yok etmek gerekebilir.

Ocak 2002’de Irak, İran ve Kuzey Kore’yi “şeytan ekseni” olarak adlandıran Başkan George W. Bush idi. İran terör ihraç etmekte ve kitle imha silahları “peşinde koşmaktaydı”. Bu eksenle eninde sonunda en şiddetli biçimde ilgilenmek gerektiğinde ısrarcıydı da Bush.

Söz konusu resmî tehditler ve yakarışlar, bizlerde İran’ın “iyi Müslümanlarca” yönetilmediğine dair bir intiba bırakma amacı taşımaktaydı. “İyi Müslümanlar” –Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığınca tanımlandığı biçimiyle– ABD’ye askerî üsler veren, büyük miktarda ABD silahı alan, BM’de Washington’un istediği gibi oy kullanan, Batılı kapitalistlerle serbest ticaret anlaşmaları yapan ve sonuna kadar denetimden azade serbest-piyasa propagandası yapan Suudi Arabistan, Katar, BAE, Bahreyn ve diğer ülkelerde at koşturan gerici aşırılıkçılar ile feodal tiranlardır.

“İyi Müslümanlar”, IMF ve Batılı şirketleri ülkelerine davet ederek topraklardan, emeğinden, piyasalarından, sanayisinden, doğal kaynaklarından ve diğer her şeyinden uluslararası plütokrasinin isteyebileceği biçimde yararlanmasına izin veren Müslümanlardır.

“İyi Müslümanlar”ın aksine, İran’ın “kötü Müslümanlar”ı anti-emperyalist bir duruş benimsiyor ve ABD’nin global imparatorluğunun pençesinden kurtulmaya çalışıyorlar. Bunun için de ağır bir bedel ödüyorlar. Suriye, Libya ve Irak’a olanlara bir bakın. Kendisini Batılı şirket yağmasının kollarına atmada gösterdiği isteksizlikten dolayı İran ABD ve müttefikleri tarafından halihazırda ağır yaptırımlara maruz kalmaktadır. Yaptırımlar en çok sıradan halk kitlelerini etkilemektedir. İşsizlik ve yoksulluk artmaktadır. Hükümet insanî hizmetleri sürdüremez duruma gelmiştir. Kamu altyapısı bozulmakta ve buharlaşmaktadır: sürtünmeli özelleştirme.

Her ulusun hakkı olduğu gibi İran da, uranyum zenginleştirme programını sürdürdü. Zenginleştirme, nükleer silahlar için gerekenin aksine, barışçıl kullanım için yeterli düşük seviyede oldu. Hem seküler hem de teokratik İranlı liderler nükleer silahlar ile nükleer savaşın yaratacağı gereksiz kâbuslar konusunda hep açık sözlü oldular.

ABD’yi ziyareti sırasında Charlie Rose’a konuk olan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, nükleer silahların kimsenin yaşamını kurtarmadığına dikkat çekti. Sovyetler Birliğinin nükleer silahları vardı; o hayatta kaldı mı, diye sordu. Hindistan ve Pakistan’ın nükleer silahları var; barış ve güvenliğe erişebildiler mi? İsrail’in nükleer silahları var: O bulabildi mi güvenlik ve huzur? ABD’nin, nükleer silahlarının yanı sıra dünyada devriyeye çıkan nükleer filoları var ve yine de gerçek ya da hayal mahsulü düşmanlar tarafından hedef alındığına dair takıntılı bir endişe taşımaya devam ediyor. Şeytanî Ahmedinejad, uyumsuz şu ya da bu ulusa kabadayı tehditleri savuran Hillary Clinton’dan daha rasyonel ve insanî durmaktaydı.

(Bu arada, İranlıların –İran’ı yerle bir edecek bir nükleer savaştan ziyade Batıdan gelebilecek yıkıcı hava saldırılarına karşı bir caydırıcılık taşıması için– bir nükleer saldırı gücü geliştirebileceklerini aklımızda tutmalıyız. Aynı Kuzey Koreliler gibi İranlılar da Batılı nükleer güçlerin nükleer silaha sahip bir başka ülkeye hiçbir zaman saldırmadıklarını biliyorlar.)

Bir ara Rusyalı bir yorumcunun İran’ın Irak’tan hem coğrafi hem de nüfus olarak iki kat büyük olduğunu söylediğini duymuştum; böylesi büyük bir ülkeyi işgal etmek ve boyun eğdirmek gibi imkânsız bir hedef ve ABD için kesin bir felaket olabilecek operasyon için yüzbinlerce NATO askeri, büyük sayıda kayıplar ve muazzam harcamalar gerekecektir.

Fakat plan işgal değil, hava saldırıyla ülkeyi ve altyapısını yok etmektir. ABD Hava Kuvvetleri büyük bir şevkle İran’da saldırılarak yok edilecek 10,000 hedef olduğunu ilan etti. Tek bir ABD askeri ölmeden, karşılık verilemez hava saldırıyla yok edilmeye örnek olarak Yugoslavya verilmektedir. NATO bombardımanın ertesinde Sırbistan’daki yıkımı kendi gözlerimle gördüm: köprüler, demiryolu depoları, fabrikalar, okullar, televizyon ve radyo istasyonları, hükümet otelleri, hastaneler ve sosyal konutlar –sadece serbest-piyasa darbesine boyun eğmeyi reddeden bir sosyal demokrasiye karşı cezadan tamamen muaf bir yıkım.

Mesaj gayet açıktı. Aynı mesaj daha önce Yugoslavya, Libya, Suriye ve dünyadaki birçok başka ülkeye gönderilmişti: Reformcu, bağımsız ve komüniter hükümetinizi devirin; kurumsal ve global serbest-piyasanın bir uydusu olun, aksi takdirde sizi ölene kadar vurur ve sert bir özelleştirme ve yoksulluk seviyesine kadar un ufak ederiz.

İran’a savaş ile ilgili tüm ABD askeri kurumları aynı düşünmemekte. Hava Kuvvetleri kendisine zar zor hâkim olurken, Ordu ve Donanma daha ortada bir pozisyonda durmaktalar. ABD Genelkurmay eski başkanı Amiral Mike Mullen ise “hepsi birbirinden farklı bireyler olan 80 milyon İranlıya” karşı bir yıkım fikrini açıkça reddetti.

Gelecek İran için pek parlak sayılmaz. Ülke, kendinden menkul bir demokrasi, “insanî savaş”, terörle mücadele ile Amerika ve İsrail’i gelecekteki bir nükleer tehdide karşı koruma adına, ciddi boyutları olan bir saldırı için seçilmiştir.

Bazen ABD’nin hükümran çıkarları, belgeleyemeyeceğimiz ve ifşa edemeyeceğimiz bir sıklıkta, her türlü suçu işlemekte ve dalavereyi sürdürmektedir. Eğer şu ya da bu konuda yazmaz ya da konuşmaz isem, başka şeylerle meşgul olabileceğimi ya da sadece bunları yapacak enerji ya da kaynaklara sahip olamayacağımı aklınızda tutun. Bazen tüm bunların nedeninin içimin kan ağlaması olduğunu düşünüyorum.

Kaynak

Iran and Everything Else 2012

https://www.michael-parenti.org/article-iran-and-everything-else
Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar