Tarih ne zaman keskin bir viraj alsa, dünyanın yangın yerine döndüğü her kritik dönemeçte, sol mahallemizdeki o bildik “tarafsızlık” korosu yeniden sahne alıyor. Yine başladılar. Emperyalizmin mutlak şiddeti karşısında, “tarafsızlık” adı altında pazarlanan bu steril vicdan rahatlatma seansı; siyaset üretmekten aciz, laboratuvar saflığında ideal bir dünya arayan, ancak o dünyayı bulamadığı için de “tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” misali kenara çekilen o büyük tarihsel kaçışın ta kendisi.
Bu ‘soylu’ aklın sığındığı “ne o, ne bu” şeklindeki konforlu nakarat, bugün bir kez daha kulaklarımızı tırmalıyor. Ancak unutulmamalı ki; bu ‘soylu’ kenara çekiliş, eylemsizliğiyle celladın ekmeğine yağ süren pasif bir işbirlikçilikten başka bir anlama gelmiyor.
Ukrayna’da NATO ile hizalanan sol
24 Şubat 2022’de, o kutlu günün şafağında; NATO’nun 30 yıllık kuşatması Rus tanklarıyla yarıldığında ne demişlerdi? “Rusya-Ukrayna savaşında tarafımız yok”. NATO beslemesi Kiev rejiminin neo-Nazi taburlarını görmezden gelmiş ve “şecaat arz ederken sirkatin söyleyen merd-i kıpti” misali; sözde barışçılık adına NATO generalleriyle aynı hizaya girerek “Rusya Ukrayna’dan çekilsin” korosuna katılmışlardı.
Sanki NATO’nun doğuya yayılması ve füzelerini Rusya’nın burnunun dibine dikmesi olgusal bir gerçek değilmiş gibi; tarihi 24 Şubat sabahı başlatıp, emperyalizmin kurucu şiddetini “işgal karşıtlığı” maskesiyle perdelediler. O gün Ukrayna bozkırlarında NATO tezlerine soldan dublaj yapan bu zihniyet, bugün İran’da yine karşımızda.




Bu söylemler ve sloganlar, Türkiye solunun hafızasında silinmesi imkânsız bir utanç vesikasıdır.
Kiev rejiminin neo-Nazi taburları ve NATO’nun doğuya doğru 30 yıllık kuşatması karşısında; “Rus işgaline hayır” veya “Tarafımız yok” manşetleriyle pozisyon alan bu akıl, Ukrayna’daki savaşı, tarihsel bağlamından kopuk bir “kötüler kapışması”na indirgedi.
Emperyalist saldırganlığın kurucu özne olduğu bir denklemde, kuşatmayı yarmaya çalışan tarafı “işgalci” ilan edip NATO tezleriyle aynı hizaya düşmek; tarafsızlık değil, egemenin yalanına ortaklıktır.
Bu görseller, sosyalistlerin en kritik tarihsel dönemeçte nasıl liberal bir ezberin taşıyıcısı haline geldiğinin somut kanıtıdır ve halen bir özeleştirisi görülmemiştir.


Diğer yanda ise ABD Dışişleri Bakanı ve NATO Genel Sekreteri’nin talimatları: “Rusya Derhal Geri Çekilsin”, “Rusya Geri Adım Atmalı”.
Bir fark var mı?
“Anti-emperyalizm” vaazı verenlerin cümleleri, Washington’daki savaş baronlarının basın bültenleriyle kelimesi kelimesine örtüşüyorsa; orada bir “bağımsız duruş”tan değil, ancak utanç verici bir siyasi körlükten ve emperyalizmin tezlerine soldan yapılmış bir dublajdan söz edilebilir.
Tarih niyetlere değil, sonuca bakar: NATO’nun en çok istediği şeyi talep ederek NATO’ya karşı durulamaz.
Armudun Sapı, Üzümün Çöpü: İran ve “Kusursuz Kurban” Arayışı
Bu akıl, bakışlarını Ukrayna’dan Ortadoğu’ya çevirdiğinde de ezberini bozmuyor. “İran kapitalisttir, o yüzden tutarlı anti-emperyalist olamaz” diyorlar. Ya da “Ne Molla rejimi, ne ABD, ne Rusya-Çin…” diyerek “hem karnım doysun hem pastam dursun” kolaycılığına kaçıyorlar.

EMEP, açıklamasında, “Ne Molla rejimi, ne ABD, ne Rusya, ne Çin, ne de monarşi…” diyor. Peki geriye ne kaldı? Sahada olmayan, sadece temennilerde yaşayan hayali bir özne! Dünyadaki tüm somut güç odaklarını (devletleri ve örgütlü yapıları) tek kalemde silip atan bu yaklaşım; siyaseti mevcut güçler arasında bir satranç oyunu olarak değil, kâğıt üzerinde şık duran ama gerçeklikte karşılığı olmayan bir “temizlenme ritüeli” olarak görüyor. Emperyalist kuşatma altındaki bir coğrafyada, alternatifi olmayan bir boşluğu savunmak; pratikte en güçlü aktörün (ABD’nin) o boşluğu doldurmasına rıza göstermektir.
Bu yaklaşımın en güncel ve “billurlaşmış” bir başka örneği, Toplumsal Özgürlük dergisinin Şubat 2026 sayısında yayınlanan Özcan Avcı imzalı “İran, Anti-Emperyalizm ve İsyan” başlıklı yazıda mevcut. Yazar, “Günümüzde tutarlı bir anti-emperyalizm aynı zamanda anti-kapitalist olmakla ilişkilidir” diyerek; İran devletinin kapitalist niteliğinden ötürü anti-emperyalizminin “tutarsız ve sınırlı” olduğunu, dolayısıyla asıl olanın halkların (sınıfsal) mücadelesi olduğunu vaaz ediyor ve İran’daki halk isyanından bahsediyor.
Bu satırlar, Türkiye soluna sirayet etmiş o büyük kafa karışıklığının, “siyaseti laboratuvar ortamında yapma” arzusunun itirafı gibi. Kurulan denklem kâğıt üzerinde ne kadar “kitabi” görünse de, sahadaki yakıcı gerçeklikte emperyalizmin ekmeğine yağ süren bir totolojiye dönüşüyor. Çünkü bu yaklaşım; bir devletin emperyalist hiyerarşideki nesnel konumunu (emperyalizme zarar verip vermediğini), o devletin iç rejimiyle (kapitalist/teokratik oluşuyla) karıştırıyor.
Halk İsyanı mı, İstihbarat Savaşı mı?
Meseleyi sadece “özgürlük arayan halk kitleleri” üzerinden okumak ve “halk isyanı” güzellemeleri yapmak, emperyalizmin İran’a yönelik saldırısının çok katmanlı niteliğini gözden kaçırmak demektir. Minareyi çalan kılıfını hazırlar. Bugün İran sokaklarında “demokrasi” kılıfı altında sahnelenen oyun, spontane bir öfkenin çok ötesinde.
Sınırlardan içeri sokulmaya çalışılan tonlarca ağır silah, güvenlik güçlerine yönelik infaz tarzı suikastlar, kamu binalarının koordineli kundaklanması… Bütün bunlar, karşımızda sivil bir protestodan ziyade, MOSSAD’ın “Ahtapot Doktrini”ne uygun bir “iç savaş mühendisliği” olduğunu kanıtlıyor.
Bir ülkede camiler yakılıyor, polislerin sokaklarda boğazı kesiliyor ve etnik fay hatları kaşınıyorsa; orada “demokrasi şöleni” değil, emperyalizmin kanlı laboratuvarı işliyor demektir. Solun görevi, bu operasyonel gerçekliği “halk isyanı” güzellemeleriyle perdelemek değil; emperyalizmin ülkeyi “Suriyeleştirme” hedefini ifşa etmektir.
***
Bu noktada, kelimeleri eğip bükmeden, tarihsel öncelikler hiyerarşisini en net biçimde ortaya koyalım. Aslolan, İran topraklarının bir Amerikan üssüne, bir NATO garnizonuna dönüşmemesidir. Aslolan, ABD ve İsrail işgal postallarının İran coğrafyasını çiğnememesidir.
Çünkü Tahran’ın düşmesi demek, sadece bir rejimin değişmesi değil; tüm Ortadoğu’nun İsrail’in arka bahçesine, emperyalizmin ileri karakoluna dönüşmesi demektir. Bu yüzden, iç çelişkileri veya rejim tartışmaları ne olursa olsun; mücadele, emperyalizmin ve Siyonizmin mutlak tahakkümüne boyun eğmeyen, Pentagon’un önünde diz çökmeyi reddeden bir İran’ın ayakta kalması için olmalıdır.
Teorik İflas ve Hiyerarşi Hatası
Düşmanlar arasında hiyerarşi kurulamadığında sapla saman birbirine karışmakta; bu zihinsel kargaşa da ‘tarafsızlık’ adı altında pazarlanmaktadır. Emperyalizm, oyunun kurallarını koyan kurucu bir şiddet biçimidir; yerel rejimlerin şiddeti ise çoğu zaman bu kuşatma altında hayatta kalma refleksine dayanan tepkisel bir nitelik taşır. Bir boksör ile ringin köşesine sıkışmış bir sokak kavgacısını aynı ahlaki teraziye koymak; fail ile mağdur arasındaki yapısal hiyerarşiyi görünmez kılmaktır.
Burada, kökleri kadim Doğu bilgeliğine uzanan, Mao’nun ise “Baş Çelişki” kavramsallaştırmasıyla politikleştirdiği o diyalektik hakikati anımsamamız ve perspektifimizden eksik etmememiz gerekir.
Bugün yeryüzünde Baş Çelişkinin karşı tarafında ABD emperyalizmi yer alıyor. ABD emperyalizmi insanlığın varoluşu için en büyük tehdittir. Diğer tüm sorunlar ise bu ana eksene bağlı ‘Tali Çelişkiler’dir. Baş Çelişki çözülmeden, yani o büyük yangın evi sarmışken, içerideki mobilyaların yerini veya rengini tartışmak abesle iştigaldir.
Bu nedenle tüm politik teorinin ve pratiğin odağında Baş Düşman ile nasıl mücadele edileceği; bunun nasıl alt edileceği, sürecin onun aleyhine nasıl daha fazla döndürülebileceği hedefleri yatmalıdır. Tüm taktik ve stratejiler bu uğurda tasarlanmalı, edilmesi gereken tüm fedakârlıklar ve feragatler bu uğurda verilmelidir. Baş Düşman, Büyük Şeytan’dır. O ABD’dir.
***
Lenin, bize siyasetin niyetlerle değil, sonuçlarla yapıldığını öğretti. Lenin’in tarihe düştüğü şerh, bugünkü kafa karışıklığını dağıtacak kadar berrak. Hatırlayalım.
İngiliz Parlamentosu’nda ‘barış ve demokrasi’ nutukları atan, ama pratikte Kraliyet’in sömürge çarkına çomak sokmayan ‘kravatlı’ İngiliz sosyalistleri mi? Yoksa İngiliz emperyalizmine karşı eline silah alıp savaşan feodal Afganistan Emiri mi? Lenin tereddütsüz; Afgan Emiri, nesnel olarak devrimcidir dedi. Çünkü biri emperyalizmin gölgesinde Majesteleri’nin hükümetine ‘muhalifçilik’ oynarken, diğeri onun mutlak otoritesini sarsıyordu.
Hikmet Kıvılcımlı da bu hakikati tekrarladı: Baş Düşman’a (Emperyalizme) diş geçiren, ona zarar veren her güç, iç yapısı ne olursa olsun stratejik bir ‘İhtiyat Kuvveti’dir. Bu güçleri ‘safkan sosyalist olmadıkları’ ya da ‘antikapitalist olamadıkları’ gerekçesiyle elinin tersiyle itmek; hayatın çamurlu meydanında kavga vermek yerine, laboratuvarın steril sessizliğinde kusursuz −ama hayali− bir devrim beklemektir.
Kitle Yoksa Devletler Vardır
Gelelim meselenin en can alıcı, ama solun en çok kulak tıkadığı kısmına. Solun geneli, anti-emperyalizmi salt kitlelerin bir eylemi olarak görme eğiliminde. Bu, devrimci dalganın yükseldiği 1968 gibi dönemler için doğru olabilir. Ancak kitle hareketlerinin geri çekildiği ve örgütsüzlüğün hâkim olduğu bugünkü gibi ‘gericilik dönemlerinde’, siyaset boşluk tanımaz.
Kabul etmek gerekir ki bugün ABD emperyalizminin, ‘köpeksiz köyde değneksiz gezercesine’ pervasızlaşmasını engelleyen somut bariyer; dağınık dünya işçi sınıfı veya iyi niyetli sokak protestoları değildir.
Kabul edelim ki; Pentagon’un sahip olduğu askeri-teknolojik imha kapasitesi ve emperyalist hırsların ulaştığı vahşet düzeyi, sloganlarla veya basın açıklamalarıyla geriletilemeyecek bir noktada. Ancak çivi çiviyi söker.
Hipersonik füzelere, uçak gemilerine ve nükleer şantaja; ancak aynı dilden konuşabilen, ‘silaha silahla’ yanıt verebilen örgütlü bir Vurucu Güç karşı durabilir. İşte bugün bu dengeyi; SSCB’den devraldığı muazzam askeri miras ve nükleer kalkan geleneğiyle Rusya; yükselen ekonomik devini modern bir savaş makinesine dönüştüren Çin Halk Cumhuriyeti sağlamaktadır. Bu güçlerin varlığı, emperyalizme karşı ‘dişe diş, kana kan’ bir caydırıcılık yaratarak, tek kutuplu zorbalığın mutlak zaferini engellemektedir.
Tam bu noktada, ezberlerine sığınan o bildik koro; Rusya’nın sınıfsal yapısına veya Çin’in ideolojik karakterine dair beylik itirazlarını sıralamaya başlayacaktır. Ancak bu siyasi körlüğe, tarihin niyet okuma değil, sonuç alma sanatı olduğunu hatırlatmak gerekir. Mesele, bu devletlerin iç karakterlerinin ne kadar ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olduğu değil; emperyalizmin şah damarını sıkıştırıp sıkıştırmadığıdır.
Çin ve Rusya’nın varlığı, “sosyalist” olup olmamalarından bağımsız olarak; sadece o coğrafyada dikilip durmalarıyla bile ABD’nin küresel diktatörlük heveslerine ket vuran, Pentagon’un hareket alanını daraltan ve dolayısıyla dünya halklarına nefes alma imkânı tanıyan objektif bir denge unsurudur.
Sosyalistlerin görevi; hayali bir kitle hareketi bekleyerek bu somut “devletli” direnci küçümsemek değil; bilakis emperyalizmin tekerine çomak sokan bu “devletli” güçlerin hakkını teslim etmek ve açık müdafi olmaktır. Görev; emperyalizmin tarihte hiç görülmemiş düzeyde azgınlaştığı bu tufan çağında, anti-emperyalist cephenin genişletilmesi ve büyütülmesidir.
Özellikle Çin Komünist Partisi liderliğinde tahkim edilen bu güç; bugün sadece jeopolitik bir denge unsuru değil, aynı zamanda sosyalizmin 21. yüzyılda bir gelecek ufku olarak var kalabilmesinin de yegâne teminatıdır.
Böylesine boğucu bir kuşatma altında ‘tarafsız’ kalmak veya ‘mesafeli’ durmak intihardır. Güç; temenniyle veya ahlaki vaazlarla değil, ancak amasız fakatsız o gücün yanında saf tutarak dengelenir.
***
“Ne o, ne bu” tekerlemesiyle yaratılan konfor alanı, aslında siyasi bir Araf’tan başka bir şey değildir. Ama tarihin bu en sert virajında Araf yoktur; sadece dost ve düşman, ezen ve direnen vardır. Tarihin sarkacı çelişkileri o denli germiştir ki; artık Araf yoktur. Bu varoluşsal hesaplaşmada yerini belirlemeyenler, aslında verili olanın, yani güçlünün safına savruluyor. Kendini bu denklemin dışına atarak vicdanını rahatlattığını sananlar, bilerek ya da bilmeyerek celladın işini kolaylaştırıyor.
‘Tarafsızlık’ devri, emperyalizmin küresel saldırısı karşısında fiilen kapanmıştır. Artık ortada durmak, sadece bir yanılsamadır; çünkü zemin ayaklarımızın altından kaymaktadır. Bu çatışma, ezen ile ezilen arasındaki o kadim kavganın, teknolojik ve askeri aygıtlarla en vahşi biçimine büründüğü final perdesidir. Dolayısıyla saflar; soyut ahlaki tercihlerle değil, tarihsel zorunluluklarla çiziliyor: Ya emperyalist barbarlığın kuşatması altında yok oluş, ya da kayıtsız şartsız direniş.
Bugün ezilenlerin tarihi, hamasetle değil; somut güç dengeleriyle yeniden şekillenmektedir. Rusya’nın Ukrayna sahasında NATO’nun genişleme doktrinine ve ‘yenilmezlik’ mitine askeri bir set çekmesi; İran’ın Ortadoğu’daki Siyonist-Amerikan kuşatmasını caydırıcı bir savunma sanayii ile yarması ve Çin’in yükselen stratejik aklıyla tek kutuplu dünyaya alternatif bir çekim merkezi inşa etmesi… Bunların her biri, Batı hegemonyasında açılan onarılmaz gediklerdir. Bu cephelerde, emperyalizmin mutlak tahakkümüne karşı kazanılan her mevzi, sadece o devletlerin zaferi değil; boğulmak istenen tüm insanlık için stratejik bir varoluş teminatıdır.