
İran “yüce lideri” Ali Hamaney 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in ortak hava operasyonuyla Tahran’daki konutunda öldürüldü. İran tarafının açıklamalarına göre Hamaney sığınakta yaşamayı reddetmiş ve tüm tehditlere rağmen konutunda çalışmaya ve yaşamaya devam etmişti. Kendisi 86 yaşındaydı. Devletlerin, “devlet dışı aktörler” diye nitelenen ve konumuna göre “devrimci” ya da “terörist” örgütlerin liderlerine yönelik öldürme eylemi vakayı adiyeden olsa da, öteki devletlerle savaşta devlet başkanlarına yönelik suikast pek nadirdi. ABD’nin Fidel Castro’ya yönelik çok sayıda öldürme teşebbüsü hiçbir zaman açıktan ve üstlenerek olmadı, ve başarılı olsaydı da dünya halklarının baş düşmanı bu ülke muhtemelen resmen üstlenmeyecekti. Ancak artık farklı bir “nizam”da olduğumuzun bir göstergesidir Hamaney’in ABD-İsrail tarafından öldürülmesi.
Hamaney şüphesiz düşmanın kendisini öldürmeye cüret edebileceğinin farkındaydı. Geçen yılın Haziran ayındaki “12 günlük savaş” sonrasında Trump, Hamaney’in yerini bildiklerini ama öldürmeyi şimdilik tercih etmediklerini açıklamıştı. Yaşını da göz önünde bulundurduğunda düşman tarafından öldürülmek ve şehitlik makamına erişmek, imanlı bir Müslüman olarak Hamaney için en şanlı tercihti. Sosyal medyada dolaşan bir videoda görüldüğü gibi, 10 yaşlarında bir çocuğun “dua edin, şehit düşeyim” sözüne “Önce büyü, ders çalış, bilim insanı ol, İslam’a hizmet et, 80-90 yaşlarına gelince şehit olursun” cevabı manidardır.
Hamaney’in öldürülüşü İran dışında ve içinde bazılarınca coşkuyla karşılandı. Bunlar arasında belki düşmanlarının ölümünün kendi ellerinden olmadığına hayıflanan mert kimseler ya da düşmanının daha büyük düşman ABD-İsrail tarafından öldürülmesinden rahatsız olan namuslu kimseler vardır. Fakat coşkulananların önemli bir kısmının ABD’ye tapınan aşağılık bir güruh olduğundan kuşku duyulamaz. Ancak ne olursa olsun, Hamaney’in şehadetinin, İran devletine mesafeli ya da düşman geniş kesimlerde bile, bir dayanışma duygusu yarattığı, ulusal onura dönük bir saldırı hissiyatı doğurduğu, kutsallık duygusu etrafında birleşmeye yol açtığı görüldü.
İran’da İslam devriminin başından itibaren devrimci ve sosyalistlerin, Kürtlerin ve öteki muhaliflerin yaygın bir şiddetle bastırıldığı sır değil. Kendini her zaman bir beka sorunuyla baş başa hisseden İslam rejimi, bir devletten bekleneceği üzere, kendi uygun gördüğü şekilde mücadele ediyor muhalifleriyle. Bunda gariplik arayanların gerçek tarihte değil hayali bir dünyada yaşadığını varsayabiliriz. Düşmanı düşmanlık ettiği için lanetlemek boş bir uğraştır. Aynı şekilde, İran’da bir devrimcinin, ortada daha büyük ve öncelikli başka bir düşman yokken devlete fiilen düşmanlık etmesinde ve ona karşı devrimci tarzlarla mücadele etmesinde normal olmayan bir şey yoktur.
Peki, bizim dostumuz olmadığı, dahası dost bildiklerimizin ölümünün sorumlusu olduğu, kızıl bir İran rüyasının önündeki en büyük engellerden biri olduğu veri iken Hamaney’in ölümüne nasıl yaklaşmamız gerekir?
Bu, Hamaney’in nasıl ve ne şekilde öldüğüyle yanıtı verilebilecek bir sorudur.
Hamaney, bir devrimci tarafından öldürülmemiştir. O, dünya halklarının kuşkusuz baş düşmanı, İran resmi terminolojisine göre “Büyük Şeytan” ABD ve İsrail tarafından haklı bir davayı savunurken, ülkesinin ABD’ye teslim olmasına karşı dururken öldürülmüştür. Haklı dava uğruna ölenlere “şehit” denir. Hamaney kuşkusuz İran halkının en şerefli şehitleri arasında yerini almıştır. Şiilik tarihinin oluşturucu temel bir öğesi Kerbela şehitleridir. Hamaney’in şehadetinin bu tarihin ikinci büyük halkası olacağını öngörmenin abartılı olacağını sanmıyoruz.
Bundan sonra İran’da Hamaney’in şehadeti ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine direniş hareketinin temel referans noktalarından biri olacaktır. İran’da iddia sahibi her politik gücün karşısına bu temel eşik çıkacaktır; bir politik gücün kendisi de ülkesini parçalamak, dağıtmak ve yok etmek isteyenlere karşı mücadelenin ateşiyle kavrulmadıkça Hamaney’in şehadetini aşamayacaktır.
Hamaney’in şehadeti İran ve Şii coğrafyasında menkıbeleşerek haksızlığa direnişin müstesna bir örneği olarak anlatılmaya ve yaşatılmaya devam edecektir.
Hamaney bizim dostumuz değildi. Fakat kuvvetli ve kudretli bir ideolojik özneydi. Dünyalığını gözetenlerden olmayan tam bir ideolojik özne. Bu yolda uzlaşmaz tavrıyla takdir etmemek çok zordu.
Hamaney, kuşkusuz İran’daki bir devrimcinin düşmanıydı ve dolayısıyla bizim de düşman göreceğimiz bir politik figürdü. Fakat onun kanı, bizim de kuşkusuz öncelikle mücadele edeceğimiz ABD emperyalizmi tarafından döküldü ve Hamaney, kanı yere değdiği anda artık düşmanlığın biteceği bir isim oldu. Ancak İran devleti böylece bizim devletimiz mi oluyor ve biz ABD’ye karşı İran devletinin askeri olarak mı mücadele edeceğiz? Elbette hayır; Hamaney, şehadetiyle, baş düşmana karşı mücadelede İran devletiyle ortak bir simge olmuştur.
Bazılarımız, Hamaney’in Hasan Nasrallah ve Yahya Sinvar gibi ele alınmasını içine sindiremeyebilir. Haklı bir davada da olsa, zalim bir devletin lideri olarak Hamaney’in şehit ilan edilmesini kabul edemeyebilir.
Hamaney’in ölüm nedeniyle Nasrallah ve Sinvar’ın ölüm nedenini nasıl ayırabiliriz? Öldüren aynı öznedir ve aynı nedenle öldürmüştür. Ayrıca beri taraftan, Nasrallah ve Sinvar açısından, Hamaney’in lider konumu, bizatihi sözleriyle sabittir. Hamaney, bölgede ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmine karşı direniş ekseninin lideri olarak ölmüştür.
Nasrallah’ı analım ama onun bölgede stratejik bir güç haline gelmesinde tayin edici bir yeri olan Hamaney’i pas geçelim; Sinvar’ı analım ama Filistin direnişinin 7 Ekim gibi müthiş bir huruç harekâtı gerçekleştirmesinde büyük katkıları olan, yaklaşık iki yıl boyunca düşmana teslim olmamış bir hareketin en baştaki maddi dayanak noktasını pas geçelim! Hamaney iktidar ve dolayısıyla suçlu, diğerleri iktidardan uzak ve dolayısıyla masum olduğu için mi? Hayır; her güç, ki Hizbullah ve Hamas da birer güç olmuştur ve bu gücün gadrine uğrayanlar da olmuştur, masumiyetten uzaklaşmaktır zorunlu olarak. Ancak her şeye karşın, devlet olarak gücün, masumiyetten, karşılaştırılamayacak kadar uzak olduğunu kabul ediyoruz.
Fehim Taştekin’in yerinde ifadesiyle, ABD ve İsrail’in yüksek teknolojisi ve büyük gücü karşısında “haysiyet savaşı” verilirken İran’daki molla iktidarının suçlarını tartışmak, kötülüklerini akıldan çıkarmamak, emperyalist müdahaleye hizmet etmektir. Bu, düşmanın gayrimeşru savaşına bir tutam da olsa meşruiyet katmaya hizmet etmekten kaçınamayacak bir tutumdur.
Karşı karşıya olduğumuz sınanma çok açıktır. Bir tarafta ABD-İsrail haydutluğu diğer tarafta −devleti, bürokrasisi, ordusu ve halkıyla− bir bütün olarak İran…
Kürtlerin varlığı ve sorunu bu manzarada başka bir başlıkta ele alınmayı gerektiriyor.
Bu açık tabloya karşılık, bizlerin bu sınanma karşısında görüş beyan etmekten öteye geçerek birer politik özne/güç olarak sahada yer almaklığımız elbette asıl ve can yakıcı konuyu teşkil ediyor.