
Sunuş
14 Ekim 2019’da yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu’nun yoldaşımız Nazım Taban’a 2008’de yazdığı bir mektubu ilgiye sunuyoruz. Garbis Altınoğlu ile Nazım Taban, 1990’lı yılların başından itibaren birlikte politik faaliyet yürütmüşlerdi. Bu dönemin bir kısmını her ikisinin de çıkmak zorunda kaldığı Avrupa ülkelerinde geçirdiler. Nitekim, aşağıda göreceğiniz fotoğraf, Almanya Düsseldorf’ta Nazım Taban’ın yönetiminde yapılan bir panele ait. İleriki yıllarda Türkiye’ye dönen Nazım Taban, ölümüne kadar Garbis Altınoğlu’nun Türkiye ile irtibatını sağlayan kişilerden biri oldu. Kitaplarının yayınlanması için uğraştı, istediği yayınları tedarik etti…
Mektupta, Garbis Altınoğlu’nun kişisel ilişki tarzına, çalışma ve yazma yöntemine, öğrenmeyi nasıl büyük bir merakla sürdürdüğüne, örgütsüz olduğu ama bir partili gibi disiplinle çalıştığı son yıllarındaki günlük yaşamına ilişkin işaretler bulacaksınız. Anısına saygıyla.
*
6 Şubat 2008
Merhaba Nazım,
24 Aralık tarihli mektubunu almıştık. Onun karşılığını yazmadan 15 Ocak tarihli notun geldi. Ha bugün yazarım, ha şu gün yazarım derken baktım ki araya bayağı zaman girmiş. Bugün Şubatın 6’sı olduğuna göre tam 46 gün, yani 1,5 ay geçmiş. Neyse, bu seferlik kusura bakmayacaksın.
Kapadokya geziniz konusunda anlattıkların hayli ilginçti. Biz de zaman zaman TRT İnt kanalının –daha çok− turizm amaçlı programları sayesinde bu bölge konusunda biraz bilgi sahibi olduk. Evet, o bahsettiğin mağaralar, daha önce de kullanılmış; ancak Roma ve daha sonra Bizans döneminde o bölgede çok sayıda kilise, manastır, şapel vs. yapılmış. Bu tür öyküler bize, aslında üzerinde yaşadığımız ülkeyi pek de tanımadığımızı anımsatıyor. Turizmin önemli bir gelir kaynağı olması, yabancı arkeolog, tarihçi ve turistlerin ilgisi, ülkemizin birçok yöresini tanımamıza olanak sağlıyor dersem, abartmış olmam herhalde. Ama, Kürdistan sözkonusu olduğunda bir gizli sansür hâlâ sürüyor gibi. Diyarbakır’ın o ünlü surları, o eski sokakları, Mardin’in taştan yapılmış o güzelim evleri gibi konulara ilişkin bir-iki program gördük; ama böylesi programlar ağırlıklı olarak ortalama yabancı turistin gittiği, yani para getiren yerler üzerinde yoğunlaşıyor. Antalya, Bodrum, Marmaris, Amasra, Kuşadası, Kapadokya, Erzurum gibi. Doğu ve Batı Karadeniz, iç Ege, hatta Kayseri, Eskişehir, Sivas, Antakya, Tokat, Maraş, Bursa, Antep, Adana, Mersin gibi önemli kentler hakkında hemen hemen hiçbir şey göremiyoruz TRT İnt’te. (Şu, çok iyi tanıdığımızı sandığımız İstanbul’un bile nitelikli yapıtlara konu olabilecek ve çoğumuzun pek az bildiği ya da hiç bilmediği yöreleri, zenginlikleri yok mu?) Diğer TV kanallarının da pek farklı olmadığını tahmin ediyorum. Bir zamanlar Coşkun Aral’ın yaptığı HABERCİ adlı bir program vardı; ilerici birisi olduğunu sandığımız bu arkadaş ülkenin daha önce görmediğimiz birçok yöresini, oraların el sanatlarını, tarihsel dokusunu, hatta yer yer jeolojik özelliklerini anlatan geziler yapıyordu ekibiyle. Bir yıldan fazla bir süredir izleyemiyoruz. Birkaç ay öncesine kadar Cemal Gülas’ın ZAMANIN TANIĞI adlı ilginç bir programı vardı. O ve ekibi ise ağırlıklı olarak gittiği yörelerin bitki-hayvan topluluklarını, jeolojik formasyonlarını inceliyordu. Çok emek verilerek hazırlanan bu programı da epeydir izleyemiyoruz. Her ikisinin de kaldırıldığını tahmin ediyoruz. Bazan ARTE ya da daha seyrek olmak üzere BBC’de Türkiye’yle ilgili ilginç programlar izleme şansımız oluyor.
Böyle uyumlu ve neşeli bir ekiple gezi yapmak herhalde epey hoş bir deneyim olmuştur. Zaten Şenol’un ve senin olduğun yerde, insanların canının hiç de sıkılmayacağını söylemeye bile gerek yok.
Ben, epey bir zamandır Mevlâna Celaleddin-i Rumi üzerine bir yazı hazırlığı içindeyim. 2007 Aralığı Mevlana’nın doğumunun 800. yıldönümüydü. UNESCO’nun 2007’yi Mevlâna yılı olarak kabul ettiğini ve bu vesileyle gerek yurtdışında ve gerekse ülkede bir dizi etkinlik yapıldığını duymuş olmalısın. Ben yazıyı Aralık 2007’ye yetiştirmeyi planlıyordum. Ama konunun biraz detaylarına girdiğimde, bir dizi kaynağa başvurmam, dönemle ilgili bilgimi derinleştirmem gerektiğini anladım. O dönemi ve Anadolu Selçuklu devletini, tasavvufu (ya da İslam mistisizmini) ve tasavvufi akımları, Mevlâna’nın kendi sistemini ve Mevleviliği, Anadolu’ya kadar uzanan Moğol akınlarını ve kitlelerin yaşam koşullarını, o dönemde patlak veren ve başlıcası Babailer isyanı olan direnişleri, en azından kaba çizgileriyle kavramadan bir yazı kaleme almak ne mantıklı ne de dürüst bir davranış olacaktı. Bu vesileyle bir dizi kitap, makale ve kaynağı gözden geçirdim. Bu, ülkemizin tarihini kavramak bakımından da yararlı oldu diyebilirim. Ayrı bir çalışmanın konusu olması gereken ve aslında Bedrettin hareketine öngelen ve ondan daha önemli ve kapsamlı bir hareket olduğu anlaşılan Babai isyanının farkına varmak bile, benim için bir kazanım oldu. Her neyse bu yazıyı bu ay içinde bitireceğim. [Nitekim, 52 dergi sayfasıyla bir kitapçık ölçeğindeki bu yazı TvP’nin basım tarihi Mart 2008 olan 45. Sayısında “Mevlâna Celaleddin-i Rumi: Dünya ve Türkiye Burjuvazisinin Sevgilisi” başlığıyla yayınlandı.[1]] Gecikmesinde bürokratik işlerim için belli bir süre başka bir yere gitmemin de katkısı oldu. (Bu arada unutmadan sana üç kitap siparişi vereyim. Birincisi, Ahmet Yaşar Ocak’ın Babailer İsyanı adlı, sanırım Dergâh Yayınevi tarafından çıkarılmış olan kitabı. İkincisi Ernst Werner’in Alan Yayıncılık tarafından çıkarılan Büyük Bir Devletin Doğuşu adlı kitabının birinci cildi. Bu kitabın ikinci cildi bende var. Üçüncüsü de Mehmet Bayrak’ın Yorum Yayınları tarafından çıkarılmış olan Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar adlı kitabı. Bunların acelesi yok. Yazın gelenler olabilir; o zamana kadar uygun bir zaman bulur, alırsan sevinirim. Yalnız, ülkede basılan kitaplarda bazan sayfalar eksik ya da bozuk çıkıyor. Örneğin bende Gordlevski’nin Anadolu Selçuklu Devleti adlı kitabı var. Bazı sayfaları bozuk çıkmış. Buna dikkat etmek gerek.)
Tabii, güncel gelişmelere ilişkin yazılar hazırlamaya zaman ayırmam da Mevlâna yazısının gecikmesine önemli katkı yaptı. Örneğin, 1999’da yazmış olduğum “Bay Öndül’ün Masalları”nı, güncel önemi nedeniyle 5 Aralık’ta yaklaşık beş sayfalık bir giriş eklemek suretiyle, 1998’de yazmış olduğum “Kurtuluş’un Kurtlarla Dansı”nı gene güncel önemi nedeniyle 18 Ocak’ta yaklaşık 2,5 sayfalık bir giriş ekleyerek yeniden yayınladım. (Bu ikinci yazı türban tartışmasıyla ilgiliydi.) Bu arada Diyarbakır patlamasını konu alan 13-15 Ocak tarihli uzunca bir yazım yayınlandı. Bütün bunlara ek olarak Gazze kuşatmasına ilişkin bir yazıyı, kısa bir önsöz eklemek suretiyle çevirdim. Yoğun iş tempon nedeniyle forumlara bakamadığını düşünerek veriyorum bu bilgiyi. Bir şeyi daha anımsatayım. Son dönemde yazılarımı İstanbul indymedia’ya koyamıyorum. Yazıyı koymak için gereken işlemleri yaptığımda ya “haber servisi geçici olarak kapalı” yazısıyla karşılaşıyorum ya da “bir hata oluştu” türünden bir yazıyla. Bilgisayarımın İP numarasına bağlı özel bir sansür olasılığını gözönüne alarak iki başka bilgisayardan denedim; sonuç değişmedi. Yazarın ve gönderenin isimlerini değiştirdim; gene sonuç değişmedi. Anladığım kadarıyla İstanbul indymedia yaygın bir sansür uyguluyor. Bunun arkasında hangi güçlerin olduğunu tahmin edebilirsin. Sana daha önce yazmıştım sanırım; Hrant Dink öldürüldüğünde tam üç gün süreyle kapalı kaldı ve daha sonra bunun nedeni konusunda HİÇBİR açıklama yapılmadı. Bu yıl H. Dink’in ölüm yıldönümünde İstanbul indymedia kapanmadı; ancak −yazıların konması açısından− günün sadece belirli saatlerinde açık kaldı. Bunu, yazıların o foruma konma saatlerinden anlamak olanaklı. Bu kez de HİÇBİR açıklama yapılmadı. Son birkaç gündür bakmıyorum; ama yazı koymanın günün ancak belirli saatlerinde olanaklı olması biçimindeki uygulama birkaç gün öncesine kadar hâlâ sürüyordu. İzleyici kitlesi en geniş ilerici forum olan İstanbul indymedia’nın ülkedeki tek indymedia olmasının ciddi bir sıkıntı yarattığı açık. Oysa, tıpkı başka ileri ülkelerde olduğu gibi, bir dizi başka önemli kentte, örneğin, Ankara, İzmir, Adana gibi, indymediaların bulunması çok iyi olurdu. Çok sayıda niteliksiz, provokatif mesaj ve haberin, hatta sövgü yazılarının yayınlanmasına rağmen İstanbul indymedia’nın sınırlı da olsa olumlu bir işlev gördüğünü düşünüyorum.

H. Dink’in ölümünün 1. yıldönümü dolayısıyla Avrupa’nın değişik kentlerinde bir dizi etkinlik yapıldığını duymuşsundur. Ben 26 Ocak’ta Paris’te yapılan etkinliği izledim. Yaklaşık 400 kişinin izlediği bu etkinlikte önce bir dia gösterimi sunuldu. Sonra AGOS yönetiminden bir genç, Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin ve Baskın Oran birer konuşma yaptılar. İlk iki konuşmacı Türkçe konuştu ve konuşmaları Fransızcaya çevrildi; Baskın Oran ise Fransızca konuştu; konuşması çevrilmedi. Dinleyicilerin çoğunun Fransızlar ve Fransız Ermenileri olduğunu, ama salonda hayli Türkiyeli de bulunduğunu sanıyorum. Bu arada ben de yurttaşlarımdan bazı eski tanıdıklara rastladım. Yaklaşık 5 saat süren etkinliğin ilk yarısı sona erdiğinde, dinleyicilerin yazılı olarak soru sorabilecekleri söylendi. 7-8 kadar soru soruldu; ancak anlayabildiğim kadarıyla soruların düzey ve içerikleri hayli zayıf ya da düşüktü. Bu da bir yere kadar doğal sayılmalı; yıllardır burjuva demokrasisinin nimetleriyle kandırılmış ve uyuşturulmuş bu insanların siyasal bilincinin ne düzeyde olduğu tahmin edilebilir.
Metin’in mesajını yanıtlamıştım. Sanırım kendi de sana söylemiştir. İstediği yazıyı bu sayıya yetiştirmem olanaksızdı. Herhalde bir sonraki sayıya yetiştirebilirim.
Bu türban tartışması da hayli tuhaf. Tabii, bir başka açıdan bakarsan hiç de tuhaf değil. Olay sanal değil; yani egemen sınıflar içindeki güç kavgasında gerçek bir karşılığı var. Fakat, pek çok durumda olduğu gibi, işçiler ve emekçiler açısından çok daha önemli ve hatta yaşamsal konular/ sorunlar dururken dikkatlerin türban üzerinde yoğunlaştırılması gerçekten de bir saptırma işlevi görüyor. Sağlık sigortası alanında geriye adımlar atılır, ülkenin enerji alanında dışa bağımlılığı sırıtır, ekonomik bunalım emekçilerin bütçelerini kemirmeye başlar, Kürt-Türk çatışmasını körükleme çabaları sürer, işsizlik ve yoksulluk artar, ülkenin eğitim sistemi çökmeye yüz tutarken dikkatlerin türban ya da biraz daha genişletirsek laisizm-şeriat tartışmasına çekilmesi asla kabul edilebilir bir şey değil; ancak ortada gündemi belirleyebilecek ya da hiç olmazsa sahte/ önemsiz gündemlerin dayatılmasını sergileyebilecek bir güç olmadığı sürece bu oyun sürecek.
Bizimki, biliyorsun günde 4 saat, haftada 5 gün çalışmayı sürdürüyor. Geçenlerde 6 aylık sözleşmesinin süresi bitmişti. Yeniden uzatıldı. Yani çalışmasını beğeniyorlar. Fazla yorucu değil; süresi de çok uzun olmadığı için okuma/ yazma çabasını pek etkilediği söylenemez.
Şimdilik bu kadar. İkimiz de sana, Gülşah’a, Şenol’a, −ve tanımasak da− Tamara’ya ve Şirin’e selam ve sevgilerimizi yolluyoruz. Babana geçmiş olsun dileklerimizi ve annene selamlarımızı da ilet lütfen.
[1] https://teorivepolitika.online/2020/08/27/mevlana-celaleddin-i-rumi-dunya-ve-turkiye-burjuvazisinin-sevgilisi/