Ana SayfaKürsüKuzey Kore: Uçurumun Eşiğinde “Aklıselim”

Kuzey Kore: Uçurumun Eşiğinde “Aklıselim”

Çeviri: Eyüp Eser

Sunuş

24 Ocak’ta 92 yaşında yaşamını yitiren ABD’li Marksist M. Parenti’yi saygıyla anıyoruz. Parenti, sol hareketin dünya ölçeğinde büyük bir yarılmaya uğradığı ve solun büyük kesiminin emperyalizm kavramını politik lügatinden adeta sildiği, emperyalist ülkelerle bu ülkelerin saldırısı altında kalan−ve çoğu gerici iktidarlarca yönetilen− ülkeler arasında ayrım yapmaya yanaşmadığı, güya her iki gericiye de karşı olmak adına gerçekte büyük düşmanın yanında yer aldığı koşullarda anti-emperyalizmi vurgulayan görüşler ortaya koydu.

Arkadaşımız Eyüp Eser’in çevirisiyle yayınladığımız bir önceki yazıda Parenti, bugün de sıcak bir konjonktür içindeki İran’a ilişkin anti-emperyalist tutumun ne olması gerektiğini 2012’de ortaya koyuyordu.

Parenti, 2009’da kaleme aldığı aşağıdaki yazıda, solun büyük bir kısmının “hanedan sosyalizmi” diye alaya aldığı ya da Batı medyasının korosuna katılarak “deli” bir diktatör tarafından yönetilmekle nitelediği Kore Demokratik Halk Cumhuriyetini, ABD’nin küresel egemenlik politikası bakımından değerlendiriyor. Kuşkusuz ABD ideolojik hegemonyasının dolaylı ya da doğrudan etkisiyle “armudun sapı ve üzümün çöpüyle” uğraşan geniş sol çevrelere karşı temel ve yaşamsal politik gerçekleri gösteriyor Parenti.

*

Haziran 2009

Kendi kaderini kendisi belirlemek isteyen ve topraklarını, emek gücünü, doğal kaynaklarını ve piyasalarını uygun gördükleri gibi kullanmak isteyen, ABD global kurumsal düzeninin boğucu kuşatmasından bağımsız olan uluslar sıklıkla karalama kampanyasının hedefleri olmaktadır. Bu ulusların liderlerinin ahlaki aklı başındalıklarının ABD yetkilileri ve medyası tarafından sorgulanması Castro, Noriega, Ortega, Kaddafi, Aristide, Miloseviç, Saddam Hüseyin, Hugo Chavez ve diğerleri şahsında şu ya da bu dönem söz konusu olmuştur.

Bu nedenle de, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC ya da Kuzey Kore) yöneticilerinin politika yapıcılarımız ile kanaat önderlerimiz tarafından rutin bir biçimde akli dengeleri bozuk insanlar olarak tanımlanması sürpriz değildir. Üst düzey Savunma Bakanlığı yetkilileri KDHC’yi “bu dünyada yaşamayan” ya da “işlevsiz” otokratlar tarafından yönetilen bir ülke olarak tanımlamaktadır. New York Times’a konuşan bir hükümet yetkilisi, işi, “onların gerçekten deli olup olmadıklarını” sesli biçimde sorgulamaya kadar vardırdı. New Yorker dergisi onları “kafaları kıyak” olarak tanımlarken, gece yarısı programı sunucusu David Letterman da koroya katılarak Kim Jong-İl’i [Şimdiki lider Kim Jong-Un’un 2011’de ölen babası eski lider] “manyak bir deli” olarak nitelendirdi.

Hanedanlık liderlik sistemi, oldukça diktatoryal tek-parti yönetimi ve “planlı” ekonomisinin kalbine yerleşmiş kaos gibi KDHC hakkında merak edilen birçok şey olduğu bir gerçek.

Fakat nükleer bir güç olma konusunda yeterince afişe olan çabaları söz konusu olduğunda, Kuzey Kore’nin aslında, ilk görünüşünün aksine, gayet aklı başında olduğu da açık. Pyongyang liderliğinin ABD global politikasına dair, bizim politika yapıcılarımız ile kanaat önderlerimizin göz ardı ettiği biçimde, bir şeyler bildiği anlaşılıyor. Tek cümlede özetlersek, ABD, nükleer cephaneliği olan bir ülkeye hiçbir zaman saldırmadığı gibi onu işgal etmeye de yeltenmedi.

Son yıllarda, herhangi bir dönemde “anti-Amerikan” ya da “anti-Batı” olduğu için tehdit edilenlerin (İran, Küba, Güney Yemen, Venezuela, Suriye, Kuzey Kore) yanı sıra, ABD askerî harekâtları sonucunda ezilen (Grenada, Panama, Irak, Libya, Somali, Yugoslavya, Afganistan ve tekrar Irak) ülkelerin tek bir ortak noktaları vardır: hiçbiri nükleer caydırıcılık kullanamamıştır –şimdiye kadar.

Arka plana dair biraz bilgi verelim. ABD hava saldırılarının KDHC’nin altyapısının neredeyse tamamını yok ettiği ve on binlerce sivilin ölümüne yol açan hava saldırılarını gerçekleştirdiği Kore Savaşını (1950-1953) bir kenara koyalım. Daha yakın dönemli olaylara odaklanalım. Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a 11 Eylül 2001’de gerçekleştirilen saldırıların ertesindeki şoven dalga sırasında Başkan George W. Bush kendi belirlediği “terörist” uluslara, örgütlere ya da kişilere karşı askerî harekât başlatma hakkı olduğunu iddia etti.

Böylesi –uluslararası hukuk, BM Sözleşmesi ve ABD Anayasasına aykırı– keyfi bir güç kullanma iddiası, ABD başkanını, yeryüzünün herhangi bir bölgesi üzerinde ölüm ile yaşam temelinde bir güç kullanmaya muktedir bir mutlak hükümdara çevirdi. Tekrar belirtmeye gerek olmasa da, birçok ulus –KDHC de bunlardan biridir– ABD başkanının Dünya’nın Kralı mertebesine yükselmesinden oldukça rahatsız olmuş durumdadır.

Başkan Bush’un Kuzey Kore’yi terör destekçisi olduğu iddia edilen ülkeler listesinden çıkartması 2008 yılını bulmuştur. Fakat Pyongyang’ın anımsamaya devam ettiği çok daha şeytani bir suikast listesi varlığını sürdürmektedir. 11 Eylül’den iki ay sonra 2001 yılının Aralık ayında Başkan Yardımcısı Dick Cheney, ürpertici bir biçimde, “kırk ya da elli ülkenin” askeri disipline ihtiyacı olabileceğini belirtti. Bundan bir ay sonrasında ise Başkan Bush 2002 yılında yaptığı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında bu listeyi budayarak özellikle tehlikeli üç ülkeye indirdi: Bush’a göre Irak, İran ve Kuzey Kore bir “şer ekseni” oluşturuyorlardı.

Aralarında çok az ortak nokta olan üç ulusu bir araya toplamak ilginç bir durumdu. Irak’ta seküler bir liderlik söz konusu iken İran, İslami teokrasiye yakın bir rejim teşkil ediyordu. Bu iki ülke, bırakalım müttefik olmayı, aralarında ciddi düşmanlıklar olan ülkelerdi. Bu arada KDHC’nin ise ne Irak ile ne de İran’la herhangi kültürel, tarihi ya da coğrafi ilişkisi bulunmuyordu. Fakat yine de neyin olup bittiğini görebiliyordu.

İlk darbeyi yiyen, suçlu listesindeki bir numaralı ulus, Irak idi. 1990-1991’deki Birinci Körfez Savaşı ve yıllar boyu süren yaptırımların öncesinde Irak, Ortadoğu’nun en yüksek yaşam standardına sahip ülkesi idi. Fakat yıllarca süren savaşlar, ambargolar ve işgal ülkeyi darmadağın ederken, altyapısı paramparça olan ülkenin nüfusu kan ve sefalete mahkûm hale geldi.

Eğer Irak bu kadar pahalı bir girişim olmasaydı, ABD çoktan şer ekseni adındaki suikast listesinin iki numarası olan İran’a da saldırabilirdi. Beklentimizi karşılayacak biçimde İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’a ABD medyası “tehlikeli bir dengesiz” teşhisi koymuştu. Pentagon, İran’da kilit öneme sahip binlerce yerin haritalandırıldığını ve hava saldırı hedefi olarak tespit edildiğini bildirdi. Tahran –her ulusun hakkı olan– uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı için her türlü tehditle karşılaştı. Son günlerde yayımlanmış bir tv programına çıkan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İran’ın nükleer silahlar geliştirmesini engellemek için ABD’nin “birinci saldırı”yı yapabileceği uyarısında bulundu.

Washington’ın ilgi merkezinde oturup pasif biçimde kaderini beklemek yerine ABD suikast listesindeki üçüncü ülke bir caydırıcılık elde etmeye çabalamaktaydı. KDHC’nin öz-savunma girişimi ABD resmi çevreleri ile medyasında vahşi bir saldırganlık olarak tanımlandı. Hillary Clinton, ABD’nin “Kuzey Kore’nin şantajına” izin vermeyeceği uyarısında bulundu. Savunma Bakanı Robert Gates ise, “Kuzey Kore’nin Asya’da herhangi bir hedefe ya da bize karşı yıkım yaratacak bir kapasiteye sahip olmasını oturup beklemeyeceğiz” şeklinde ateş püskürdü. KDHC’nin nükleer programı, Gates’in uyarısına göre, “karanlık bir geleceğin habercisi”ydi.

Başkan Obama ise Kuzey Kore’yi “saldırgan provokatif davranışından” dolayı kınadı ve bu ülkenin “ciddi bir tehdit” oluşturduğunu söyledi. 2009 Haziran’ında BM Güvenlik Konseyi, ABD’nin sunduğu bir öneriyi kabul ederek, zaten ambargolarla boğuşan bu ulusa karşı finansal, ticari ve askeri yaptırımları tırmandıran bir kararı oybirliği ile aldı. Güvenlik Konseyinin kararına karşı Kim Jong-İl hükümeti ise, “artık nükleer silahlardan vazgeçmeyi düşünmeyeceklerini” açıkladı ve daha fazla nükleer silah üretmek için çabalarını yoğunlaştırdı.

Kahire’de yaptığı bir konuşmada Başkan Obama, “Tek bir ulusun hangi ulusların nükleer silaha sahip olup olamayacağına karar vermemesi gerektiğini” söyledi. Fakat ABD’nin kara cahil Kuzey Kore ve İran’da yapmaya çalıştığı tam olarak budur. Fizikçi ve politik metin yazarı Manuel Garcia Jr., Washington’ın politikasını, “bazı ulusları Nükleer Silahların Yayılmasının Önlemesi Anlaşmasına uymaya teşvik ederken –ve nükleer silahlardan vazgeçmelerini sağlamaya çalışken– kendisini bundan muaf tutmak” olarak gözlemledi. Garcia’nın ulaştığı sonuca göre Washington’ın bu uluslara daha rahat hükmedebilmesi için bunların silahlarını bırakmaları gerekliydi.

ABD’li liderleri Pyongyang’ın komünist hükümetini devirmeyeceklerine dair bir garanti vermeyi hâlâ reddediyorlar. KDHC’yi terör destekçisi ülkeler listesine tekrar koymak konuşulsa bile, Hillary Clinton böylesi bir kararı destekleyecek delillerin yetersiz olduğunu kabul ediyor.

Üzerinde yapayalnız ve tehlikeli biçimde durduğu denge içerisinde Kuzey Kore’nin kendisini savunmasız hissetmesi gayet doğal. Yüz yüze olduğu askeri tehditleri göz önüne alalım. KDHC’nin eski ve yetersiz donanımlı ordusunun ABD, Güney Kore ve Japonya’nın konvansiyonel güçleri karşısında herhangi bir şansı bulunmamaktadır. ABD, Güney Kore’de büyük bir saldırı üssüne sahip olmayı sürdürmektedir. Paul Sack’in New York Times’a yakın zamanda yazdığı bir yazıda bize hatırlattığı gibi, ABD, yılda en az bir kez, Güney Kore kuvvetleri ile birlikte KDHC’nin karadan işgalinin çalışıldığı ortak askeri tatbikat yapmaktadır. ABD Hava Kuvvetleri Okinava, Guam ve Hawaii’de bulunan cephanelikleri ile birlikte Güney Kore üzerindeki “nükleer şemsiyeyi” korumaktadır. Japonya ise sadece bir yıl içerisinde nükleer silahlara erişebileceğini söylemekle kalmamakta, giderek bunu daha fazla arzulamaktadır. Ve Güney Kore’nin yeni kurulmuş liderliği de Pyongyang’a karşı dostluk hariç olmak üzere her türlü pozisyona girmektedir.

KDHC’nin nükleer cephaneliği iki ucu keskin bir bıçaktır. Ya bir saldırıyı caydırır ya da bir saldırıya davetiye çıkartır. ABD’li yetkililerin Kuzey’i sarmalayan kuşatmayı daraltmadan önce ya iki kere düşünmelerine yol açacak ya da hiç kimsenin arzulamadığı bir çatışmaya daha agresif biçimde girmelerine neden olacaktır.

Washington’ın yıllardır süren kuşatması ve tekrarlanan ret cevaplarının, yıllardır devam eden tehditler, tecrit ve şeytanlaştırma sonrasında Pyongyang liderleri, bir süper gücün saldırı ve boyunduruğuna direnmek için en iyi yolun nükleer cephanelik geliştirmek olduğuna ikna oldular. Bu hiç de öyle delice gelmiyor. Daha önce de bahsedildiği gibi ABD uzun-menzilli nükleer silahlara sahip ülkeleri işgal etmiyor (en azından şimdiye kadar).

Kendini beğenmiş doymak bilmez bir imparatorluğun kurduğu akıl hastası bir dünya içerisinde bu kadar zamandır köşeye sıkıştırılmış Kuzey Koreliler, “aklı başında” olduğu muhtemel bir caydırıcılık politikası temelinde, artık bu kumarı oynuyor ve bahisleri yükseltiyorlar.

Kaynak

https://www.michael-parenti.org/article-north-korea-sanity-at-the-brink
Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar