Ana SayfaGüncel YazılarYeni Iraklar, Libyalar ve Suriyeler İsteyenlerin İran Hayali

Yeni Iraklar, Libyalar ve Suriyeler İsteyenlerin İran Hayali

ABD-İsrail ile “yatay solculuk”un ortaklığı

Bugün İran’da halk yığınlarının gerici ve baskıcı rejime karşı başkaldırısının sürmesi ve ardından bu ülkede bir halk devrimi olmasına kim karşı çıkabilir! Gerçek koşulların böyle cümleler kurmaya izin vermediği savunulacaktır aşağıdaki satırlarda.

Somuta ilişkin soyut çağrılar boşlukta kaybolmak yanında somut olarak bir güce hizmet eder. Somuta ilişkin somut olunmalıdır. Somut eylemler yapılamıyorsa somut olarak düşünülmeli ve tutum açıklanmalıdır.

*

Bugün İran’da ABD-İsrail’e karşı tutumunu açıkça beyan etmeyen her politik çağrı gerici ya da karşı-devrimcidir. Bugün İran’dan söz ederken ABD-İsrail’in bu ülke için adeta bir iç olgu haline gelmesi ya da her an dolaysız iç olgu haline gelebileceği gerçeğini hesaba katmayan her politik çağrının sahibi, ciddiye alınacaksa bir gerici ya da karşı-devrimci, alınmayacaksa basit bir hayalcidir.

Bugün İran gerçeğinde “baş düşman”ın ABD-İsrail olduğunun ayırdında olmayan biri, ne söylerse söylesin ve ne hissederse etsin, ABD’ye hizmet etmektedir.

Bugün İran’da, molla rejiminin “düşman” niteliğine yer vermeden onu savunan her çağrı gericidir.

Bugün İran’da halk eylemlerinin esas olarak meşruiyetini teslim etmeyen herkes gericidir.

Bugün İran’da yıkılması istenilenin yerine −soyut bir dilek ve ideal değil− somut olarak neyin konacağını söylemeyen her çağrının sahibi politik özne ehliyetinden yoksundur.

Bugün İran’daki gelişmelerin Venezüella’dan bağımsız olduğunu sanan her özne, ortadaki gerçek bir özne tarafından kullanılmaya hazır bir malzemedir.

Bugün İran’ın dünya jeo-politik saflaşmasının asli bir birimi olduğunu görmeyen her özne küçük akıllıdır ve büyük aklın vassalıdır.

Bugün İran’ın emperyalist zincirin bir halkası olduğunu söylemek, gerçeklerle hiçbir ilgisi olmamak bir yana, emperyalizme güya karşı olurken ona hizmet etmektir. İran kuşkusuz emperyalist zincirin dışında yer aldığı için acil tehdit ve saldırı altındadır.

Bugün dünyada süren kapışmanın iki tarafının da emperyalist olduğunu sanmak gaflet ve dalalettir. Kuzey Kore’nin, Küba’nın, bugün Venezüella’nın, dün Suriye, Libya ve Irak’ın emperyalist zincirin halkaları olduğu için saldırıya uğradığını söyleyenler hayal dünyasında yaşayan bebeksilerdir.

“Ne molla rejimi ne ABD” sloganı Amerikancıdır!

Bugün İran’daki gerçek güçleri saptamak durumundayız. İran’da ve İran’a ilişkin iki güç vardır bugün. Bunlardan birini İran devleti oluşturmaktadır. Öteki ise ABD ile İsrail’in tek sayılması gereken birleşik varlığıdır.

İran’da Tahran’ı merkez kabul eden herhangi bir devrimci güç yoktur. Rojhilat Kürdistan’daki örgütlerin bölgesel güç niteliği bulunmaktadır.

Fakat asıl önemli soru, günlerdir ülkenin çeşitli kentlerinde eylemler yapan halk yığınlarının bir güç sayılmasına ilişkindir. Hayır; örgütsüz ve dağınık ama yaygın eylem halindeki halk yığınları özel olarak bir güç değildir. Güç, somut bir hedefi ve somut bir amacı olan bir özneyi varsaymak durumundadır. “Kontrolsüz güç güç değildir!” Eylemli halk yığınları ancak yıkıcı bir “etki”dir. Eylemli yığınlar devleti çökerterek yıkıcı bir rol oynayabilir. Ama ancak bu kadar. Yığınların bu etkisi, ânında hazır herhangi bir özne-güç tarafından kullanılacaktır. İran’ın somut gerçekliğinde, yığınların içinde örgütlenmelerin ortaya çıkmasını bekleyecek zaman yoktur ve hazır güçler bu elverişli ortamı değerlendirecektir.

İran’a ilişkin devlet dışındaki öteki gücü ABD-İsrail oluşturuyor. Bu birleşik ve ezici güç, bugün İran için açık, dolaysız ve yakın tehdittir. ABD-İsrail askerlerinin Tahran’da boy göstermesinden elbette farklıdır bu gerçek, ama bugün örneğin “Üçüncü Dünya Savaşının sürdüğü” bir tevatür olmasına karşın İran ile ABD-İsrail arasında bir savaş hali olduğu ve içinde bulunduğumuz günlerin savaşın ateş araları olmaktan farklı olmadığı açıktır. İran’ın her ânı ABD-İsrail saldırısı bekleyerek geçmektedir.

Bu, yakın bile değil anlık olasılığı −İran şu anda saldırıya uğramış olabilir− izlemeyi sürdürelim. Bugün İran rejimi ABD-İsrail saldırısı ya da kitlelerin büyük yıkıcı etkisi sonucu çökse yarın ne olabilir? Yarın, İran’da bırakalım devrimci ya da demokratik bir iktidarı, bugünküne göre tercih edilecek bir iktidarın kurulması olasılığı var mıdır? Gerçek koşullar ve gerçek varlıklar içinden bu soruya verilecek yanıt gayet yalındır: İran’da bugünkü rejimin yıkılması halinde herhangi bir demokratik rejimin kurulması olasılığı yoktur. Hatta, İran’ın koşulları bu bakımdan negatiftir; İran’da yeni rejimi kuracak olan güçler ABD ile İsrail’den başkası olmayacaktır çünkü.

İran’da rejimin çökmesi karşısında, hazırda bekleyen ABD −ve yerine göre İsrail−, tıpkı daha önce Irak ve Libya’da ve bugün Suriye’de olduğu gibi operasyonel tarzda devreye girecek ve rejimi istedikleri gibi tasarlamak için her türlü önlemi alacaktır. Gerçek koşullar buyken, herhangi bir soyut zamanda değil, somut olarak bugün İran’da rejimin kahrolmasını isteyenlerin günümüz Suriye’si talebini dile getirdiği gayet açıktır.

İran’daki rejimin yıkılmasının ve yerine “ademi merkeziyetçi” tarzda örgütlenen bir politik aygıtın kurulmaya başlanmasının koşulu İsrail ile ABD “merkeziyetçiliği”nin ta kendisidir. Soyut âlemlerin solcularıyla, bütün dünyanın kendini yöneten küçük birimlerden oluşmasının ne güzel olacağı konusunda ortak hayaller kurabiliriz. Fakat, dünya yüzünde bir tek merkezi güç kaldıysa bu hayal tuzla buz olmaya mahkûmdur ve hayalcilere ancak büyük merkezi güç vesayetinde kendilerine bahşedilen küçük özgür oyun alanlarıyla yetinmek kalacaktır.

Somut koşullarda ademi merkeziyet, İsrail ile ABD’nin merkezi vesayetinde birbiriyle didişmeye harcanmış enerjileriyle ömür tüketecek küçük merkezler anlamına gelecektir. Tıpkı, Fransa’nın çekilirken onmaz bir sistem bıraktığı Lübnan gibi. 19. Yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başlarında küçük ve didişen birimleri kastetmek için “Balkanlaşma” terimi kullanılıyordu. Bu, geçen yüzyıldan bugüne Fransa’nın armağanı bir “Lübnanlaşma”ya bırakmıştır yerini. İsrail ile ABD’nin ideali, bütün bölgenin kendilerine tehdit oluşturmayacak küçük birimlere bölünmesidir. Bu birimlerde kimileri komünler inşa edebilir kimileri derebeylikler. Efendiler bu konuda özgürlük tanıyacaktır! Büyük patronun bahşettiği pastoral küçük bahçelerinde komşularıyla sonu gelmez didişmeler olan bir gelecekten başka tasavvuru olmayanlarla ortak bir bugünümüz de olamaz yarınımız da… ABD’nin çekilirken bıraktığı Irak ve bugünkü Suriye’yi model olarak benimseyecek olan uysal bağlılara diyecek bir sözümüz ve onlarla etkileşeceğimiz ortak bir zeminimiz yok.

Böyle bir manzarada, İran’daki anti-demokratik (ya da kimilerinin hiçbir teorik karşılığı olmayan terminolojileriyle “faşist”) “molla rejimi yıkılsın da ne olursa olsun” diyeceklerle de konuşulacak bir şey yok. Son onyıllarda hiçbir büyük ölçeği dikkate almayan, jeo-politik yaklaşımı kategorik olarak reddeden, bütün devletlere hiçbir ayrım yapmadan güya aynı mesafede düşman olan, başka ezilenlerle ortak tasavvur ya da programlar ortaya koymayla ilgilenmeyen ve sadece kendi varlığı üzerinden politika yapmayı adet edinen bir yatay politika tipi türedi.

Bu gerçekler ışığında, bugün İran özgülünde hem molla rejimine hem de ABD-İsrail’e birden karşı durmanın olanağı yoktur ve bu tutum, −vurgulamalıyız, soyut anlayış olarak değil− somut ve operasyonel olarak ABD-İsrail safında yer almak anlamına gelmektedir. “Ne o ne bu!”cu bir konumlanış bazı koşullarda elbette mümkün ve uygun olabilir. Düşmanlar birbiriyle didişirken üçüncü bir seçenek olarak somut varlık alanındaysak böyle bir şiarın karşılığı olabilir. Fakat bugün Tahran merkezli İran’da böyle bir yönelime olanak tanıyacak en küçük bir alan ve olsa da bu alanı değerlendirecek bir özne-güç bulunmuyor.

Başka bir olasılığın İsrail ve İran rejimlerinin birlikte çökmesi olduğu söylenebilir mi? Bu tam bir kuruntudan ibaret olacaktır; zira İsrail’in çökmek bir yana daha da güçlendiği, bölgede kudretini artırdığı ve bu yolda her gün yeni hamleler yaptığı gerçeği karşısında bu türden bir düşünüş de ancak İsrail gerçeğine hizmet etmeyi ima edecektir. Dolayısıyla, ABD-İsrail’in saldırganlığı ortamında İran rejiminin çökmesini dilemek, bir kez daha Siyonizme hizmet etmektir.

Öte yandan, İran’da rejimin çökmesinin bölgesel etkileri de süpürücü şekilde güçlü olacaktır. Filistin hareketi daha ağır bir şekilde ezilmeye ve gömülmeye çalışılacak, Lübnan ve Yemen’deki güçler kolayca bertaraf edilecek ve bütün bölge ABD ile İsrail için dikensiz gül bahçesi olacaktır.

Bu tabloda Türkiye’nin yeri neresidir? Türkiye’nin ABD ile karşı cephelerde yer aldığına ilişkin kontra-politik düşüncenin hükmü ve gerçekliği yoktur. Buna karşılık, bu ülkenin İsrail ile birtakım çelişkileri olduğu da apaçıktır. Bu çelişkiler aynı cephenin üyeleri arasında yaşanabilecek türdendir ve Türkiye’nin görünür gelecekte karşı safta yer alması ihtimali söz konusu değildir.

Kürtlerin kaderi nereye bağlı?

Bize göre, öncelikle, bölgede Kürtlerin kaderi öteki halklar olan Araplar, Farslar ve Türklerden farklılık arz ediyor. Her bir parçada örgütlü güçler tarafından temsil edilen Kürtlerin, temsiliyeti iki başlıca gücün yapmasına karşın, geleceklerini ABD-İsrail hegemonyasının kaçınılmazlığı üzerinden kurmaya yöneldiği görülüyor. Bunun gerçekçi bir yöneliş olduğu reddedilemez. Ancak bu gerçek, aynı zamanda Kürtlerin bölgedeki diğer halkların olası devrimci temsilcileriyle aralarındaki ontolojik bir ayrımı da göstermektedir.

Kürtler bugün esas olarak −resmen feshedilmiş olsa da− PKK ile KDP’nin varlığında temsillerini buluyor. Bu iki politik akım dört ayrı parçada da belli bir zemine sahip ve aralarındaki önemli ayrımlara karşın, özgül bağlamımızda, Kürtler diye tek bir simge altında anmamıza olanak veren bir genel konumda yer alıyorlar. Kürtler açısından emperyalizmin bölgedeki operasyonel varlığı Irak ve Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, kendilerini bölge devletlerinden kurtarıcı bir etki yaratıyor. Kürtlerden bu olanağı tepmelerini istemek, onlara sunulacak somut bir devrimci seçeneğin olmadığı koşullarda tamamen gerçeksizdir. Bütün bölgede, halkları ya da ulusları devrimci tarzda temsil eden herhangi bir gücün olmadığı koşullarda bölge devletlerinin tasallutundan kurtulmak Kürtler açısından tayin edici bir olumluluktur. Ancak bu gerçek, Kürtleri, öteki ulus ya da halkların devrimci temsilcilerinden ontolojik olarak ayıran etmenin de ta kendisidir. Burada öncelikle, ontolojik ayrımı, Kürtlerin somut temsilcileri olmasına karşın, öteki başlıca halklar Türklerin, Arapların ve Farsların hiçbirinin herhangi bir devrimci temsilciye sahip olmaması oluşturmaktadır. Kürtlerin kaderlerini şu anda sahada gerçek bir varlık olmayan devrimci gereklere bağlamasını istemenin gerçek karşılığı yoktur. Kürtler bugün kaderlerini, soyut dilek temenni düzeyinde değil, operasyonel olarak çizmekle karşı karşıyadır.

Ancak her ne kadar gerçek birer devrimci varlık olunamasa da, bölgede örneğin Türklerin devrimci temsilcilerinin bugünden yarına Kürtlerin bu gerçek yordamıyla yoldaşlaşma olanağının bulunacağını sanmıyoruz. Bölgenin gerçeği, Kürtlerin merkezinde olduğu bir halklar birliğini olanaklı kılacak koşullardan yoksun bulunuyor. Kısacası, Kürtlerin öteki halklarla “birleşik devrim”i olanağı bugün ve orta vadede ufukta gözükmüyor.

Bu bakımdan bugün kritik mesele, Kürtlerin, Güneybatı Asya’da halkların birliğine dayanan demokratik bir alternatifin merkezi ya da odağı olma konumlarının bulunmadığı gerçeğidir. Kürtlerin vizöründen emperyalistlerle bölge devletleri arasında kategorik fark olsa olsa bölge devletlerinin aleyhine yani bölge devletlerini düşmanlıkta öne çıkarmada somutlanmaktadır. Türkiye’de, devletin terimleriyle “terörsüz Türkiye” denilen sürecin akıbeti büyük ölçüde kuşkuludur. Bölgedeki bu gerçekliğin, içinde bulunduğumuz evrede halkların birliğini sağlamak için değil onları emperyalist kampın gözetiminde sürekli istikrarsızlığa sürükleyici bir boyutu olduğu muhakkak. Buna karşılık, Kürtleri dışarıda tutan bir yaklaşımın da her zaman bölge devletlerinden birini savunmak anlamına gelebileceği −ya da çok büyük ölçüde geldiği− açıktır. Fakat buradaki öteki kritik hususu bölge devletlerine yakından bakış oluşturacaktır. Bugün bölgede ABD-İsrail kampına düşman bir tek İran kalmıştır.

Dolayısıyla Irak ve Suriye devletlerinin parçalanmasının Kürtlere somut yeni olanaklar sunduğu kesin olmakla birlikte, bu halkın geleceğinin parlak olduğu söylenemez. Çünkü bölgeyi −bugün yaşanılan yetmezmiş gibi− kaotik bir gelecek beklemektedir.

İran’ın başına Irak ve Suriye’nin akıbetinin gelmesi koşullarında Rojhilat Kürtlerinin İsrail-ABD ile ilişkileri neredeyse tamamen bu iki ülkedekiyle aynı şekilde seyredecektir muhtemelen. Suriye’de şu günlerde yaşananları esas alarak değerlendirecek olursak, Kürtlerin İran’da da İsrail ve ABD ile giderek artan ve karmaşıklaşan bağlar içinde olmak durumunda kalacakları sabittir. Bu tablonun halihazırda ne kadar büyük gericilikler taşıdığı ve gelecekte ne ölçüde büyük gericiliklere gebe olduğunu anlatmaya en azından bizim konumumuzdan gerek yok.

İran pürüzünün de kırıp dökerek yok edilmesi Kürtler ve öteki halklar açısından birtakım tarihsel ilerilikler getirebilir ama ta Roma’dan beri hiçbir emperyalist barışın ezilen devrimciliği bakımından olumlu olduğunu tarih yazmadı ve göstermedi.

Biz şu somut koşullarda, anti-demokratik ve gerici İran rejiminin ayakta kalmasının bölge ve dünya ölçeğindeki potansiyel devrimci gelişmeler bakımından, Kürtlerin İran’da tarihsel ilerleme yaşamasından daha ehven olduğu görüşünü beyan etmeye cüret ediyoruz. Seçenek, İsrail-ABD patronajındaki Kürt özgürlüğü ile dünya ölçeğindeki ayrışmanın bölgedeki tek karşı üyesi konumunda olan bir ülkenin varlığı arasında olacaktır zira.

Somut gerçek “Ya mollalar ya ABD”dir

Dünya ölçeği bakımından İran ile Küba, İran ile Venezüella arasında kategorik bir ayrım bulunmuyor. Tıpkı “Ne Maduro ne ABD” gibi, İran’a dışarıdan bakan bir gözün “Ne molla iktidarı ne ABD” şiarının özel olarak Amerikancı olduğu kuşkusuzdur. Peki, bu şiarın İran’da farklı bir işleve sahip olması mümkün olabilir mi? Daha açık terimlerle, kadroları idam edilen, hapsedilen bir politik örgütün İran devletiyle yakınlık beyan etmesinin son derece zor olduğu açıktır. Fakat bir politik örgütün kurmay akla sahip olması beklenir ve böyle bir heyetin ülkenin içinde bulunduğu koşullarda “yabancı işbirlikçisi” olmasının hesabı ne konjonktürel ne de tarihsel olarak verilebilir.  

İran’da bugün “baş düşman” ABD-İsrail’dir. Bu, İran devletinin “düşman” olmadığı anlamına gelmemekte, sadece baş düşman olmadığı anlamına gelmektedir. Böylece hiçbir zaman İran devletinin düşman statüsünden uzaklaştığını ima etmiyoruz. Ancak eğer bir güç olsaydık, sonra onu da halletmeyi gözetmek üzere, bu ikincil düşmanla ittifak kurup asıl düşmana karşı mücadele etmeyi savunurduk. Ayrımı özenle kurmak gerekmektedir; ikincil düşmana katılmak, onun askeri olmaktan değil, onun bağlaşığı olmaktan söz ediyoruz. Ancak şimdi herhangi bir güç niteliğinin olmadığı koşullarda bunu ancak ideolojik-politik tutum olarak dile getirebiliriz.

Bu hale karşın, varsayımsal olarak, emperyalist güçler arenaya çıkmadan İran’da devrimci bir iktidarın kurulması olasılığı olsaydı, bu kritik aradan yararlanmamak devrimciler açısından tarihsel bir suç ve politik bir başarısızlık olurdu. Fakat bugün böyle bir somut olasılık yoktur.

Bugün İran’da rejimin çökmesini istemek soyut bir dilek olarak boş, somut olarak ise ABD’ciliktir. “Bu gücün yerine hangi hazır ve aday gücün gelmesini istiyorsun” sorusuna somut ve operasyonel yanıt verilmek zorundadır. Bugünkü koşullarda, İran’da mollalar rejiminin yıkılmasından sonra işlemsel tek ihtimal ABD-İsrail’in gözetim ve kontrolünde bir devlet yapısının inşasıdır. Yani somut seçenek, buna gönlümüzün razı olup olmamasından bağımsız olarak, “Ne mollalar ne ABD” değil, “Ya mollalar ya ABD”dir. Bu, ötekinden ayrı olarak mollacılık değil, daha güçlü ve saldırgan düşmanı göstermek ve görevi işaret etmektir. Molla iktidarı bugün ABD-İsrail’e karşı direniyor, savaşıyor. Yeni kurulacak iktidar bu düşmanların bağlısı olmaktan başka bir nitelik taşıyamayacaktır.

Irak’ta ve daha dün Suriye’de diktatoryal rejimlerin simgelerinin hangi gücün izniyle ve nasıl yıkıldığını unutmadık. Beklenti gerçekleşirse Tahran’da “mollaların kanlı rejimi”nin simgelerini esrik coşkuyla yıkacak yüzbinler de sadece gerçek ABD-İsrail’in çizdiği gerçek senaryonun gerçekten figüranları olacaktır. İktidara aday gerçek ve somut örgütlü güçlere sahip olmadıktan sonra, demokratik İran hayali ile ABD-İsrail’in demokratik İran planı ne yazık ki örtüşmektedir.

Silah ancak silahla ve söz de söz ile eleştirilebilir. Eleştiri silahının silahların eleştirisinin yerine geçeceği, bebeksi hayallerinde dünyalar yıkan ve kuranların kuruntusudur. Soyuta ilişkin somut eylemlerin nasıl herhangi bir karşılığı yoksa, somuta ilişkin soyut sözlerin de hiçbir karşılığı yoktur. Biz, bugün somut bir varlık olmadığımızı bütün ağır somutluğuyla yaşayan bir konumdan bu sözleri etmeyi zorunlu görüyoruz. Tarihimizin başarılı bütün evreleri somut varlıklar arasında somut bir varlık olmaktan geçti.

Bugün İran’da mollalar rejimi yıkılacak olsa halk yığınlarının emperyalizmden bağımsız ve emperyalizme rağmen bir iktidar kurma olasılığı yoktur. Rejim halk yığınlarının etkisiyle yıkılsa bile, halk yığınları bir kuruculuk gösteremeyecek haldedir ve ABD ile İsrail acilen müdahale edecektir.

Bugün somut bir ezilenler alternatifi yokken molla rejiminin kahrolmasını istemek, ABD ve İsrail’den Suriye’de yaptıklarını İran’da da yapmalarını istemektir. Somut gerçeklerin dili bundan başkası değildir.

Somut güçler içinde bir güç değilsek bari somut düşünmeyi bilelim ve somut gerçeği tanıyalım.

İran solunun “soyut” gerçekliği

Son günlerdeki gelişmeler üzerine, İran’da solu temsil ettiği iddiasında olan bazı kuruluşlar açıklamalar yaptı.[1]

İran Komünist Partisi (Marksist-Leninist-Maoist)’in açıklamasına göre, “İslam Cumhuriyetinin devrimci biçimde yıkılması toplumun büyük çoğunluğu için acil bir ihtiyaçtır.” Soyut olarak bu sözlere kim itiraz edebilir. Peki somut olarak?

Bugün İslam Cumhuriyetinin devrimci biçimde yıkılması olasılığı somut bir seçenek midir? Aynı şekilde, bu yıkım acil olarak gerçekleşirse bunu değerlendirecek özneleriniz var mıdır?

Bu örgütün açıklaması somut bir sorgulamayı karşılamaya hiçbir şekilde yetmemekte, somut gerçekliğe soyutluk dayatarak kendini olanaksız ve umutsuz bir labirente sokmaktadır. Bugün İran’da rejimi devrimci biçimde yıkmanın en küçük bir olasılığı yoktur ve dolayısıyla aciliyet de söz konusu değildir. Aksine, İran devletini karşı-devrimci biçimde yıkmayı aciliyet olarak üstlenmeye hazır güçler vardır.

Bu açık gerçeksizliğe karşın bu örgütün kendini ABD-İsrail senaryosundan ayırma konusunda gösterdiği dikkat kaydedilmelidir.

İran Kürdistanından birkaç örgütün açıklamasında İran devletinin birtakım uygulamalarının “faşist İsrail hükümeti”ninkine benzetilmesi de önemli bir olumlu tutumun göstergesidir. Buna bağlı olarak bir kez daha yineliyoruz: Bugün İran’a ilişkin söz eden birinin ABD-İsrail’e karşı konumunu açıkça ifade etmemesi gerici bir tutumdur.

İranlı bir yazar soruyor: “İç baskıya boyun eğmeyen ve dış savaş kışkırtıcılarının aracı hâline gelmeyen, ilerici, bağımsız ve sınıfsal bir alternatif inşa etmek mümkün mü?”[2]

Bu soruya, dilek temenni babında “evet” yanıtını veren yazar, aslında anlattıklarıyla hayır demektedir. Çünkü ona göre “evet” yanıtı ancak şu koşullarda mümkündür: “Evet, ancak yalnızca bilinçli, örgütlü ve köklü bir işçi sınıfı gücüne ve diğer bağımsız toplumsal hareketlere dayanarak.”

Bugün her an ABD-İsrail saldırısının beklendiği koşulların İran’ında, “bilinçli, örgütlü ve köklü bir işçi sınıfı gücüne ve diğer bağımsız toplumsal hareketlere dayanarak” “ilerici, bağımsız ve sınıfsal bir alternatif inşa etmek mümkün” değildir. Somut gerçek soyut sözlerle karşılanamaz. İran’da büyük bir devrimci tarihin sahibi olan Halkın Fedaileri’nin sitesinde yayınlanan bu yazıdaki soruya evet yanıtı ancak orta vadede bir olasılık olarak verilebilir.

İran’daki somut gerçeği bu ülkeden gönderilen 9 Ocak tarihli bir yazıda bütün somutluğuyla ve ibretle görüyoruz.

“Solun İran muhalefeti içinde yer almaması, sistematik biçimde izole edilmesi ve hatta yurt dışında dahi gerçek bir dayanağının bulunmaması, bugün yaşanan eylemlerin en büyük açmazlarından birini oluşturmaktadır.”[3]

Bu sözlerde yansıyan gerçek karşısında İran’da sol adına “operasyonel söz” edilmesinin “operasyonel eylem” kapasitesine sahip hangi güçlere hizmet ettiği açık değil midir?


[1] “İran Solundan Halk Ayaklanmasına Dair Açıklamalar.” 9 Ocak 2025.

https://gercegingunlugu.blogspot.com/2026/01/iran-solundan-halk-ayaklanmasna-dair.html

[2] Arash Hesam, “İran 2017 – 2025 Protestolarının Sınıfsal Analizi” (Fedayi.org), Çeviren: Saba Savalan, 10 Ocak 2026.

[3] Behnaz Tebrizi, “İran Sokakları: Ambargo, İstibdat ve Yalnız Bırakılan Halk”, 9 Ocak 2026. https://redmed.org/node/1606

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar