
“Sınıf mücadelesi Marksist felsefe ve bilimde son sözü söyleyen halkadır.” Althusser
“…Ancak, artık sınıfların ve sınıf çelişmelerinin bulunmadığı bir düzendedir ki sosyal evrimler, artık siyasi devrimler olmaktan çıkacaklardır. O zamana kadar toplumun her yerinden değiştirilip, düzeltilmesinin arifesinde sosyal bilimin son sözü şu olacaktır: Ya mücadele ya ölüm, ya kanlı savaş ya da yok olma.” Marx
“Kurtuluşa Kadar Savaş!” Mahir Çayan
Mahirciliğin Türkiye devrimci hareketinde en büyük kalabalıkları kendi bünyesinde toplamış damar olduğu gerçeği tartışmasız bir olgu. Bundan da öte, Mahir imgesi ve Mahir’e duyulan sevgi, Parti-Cephe taraftarlığını da çok aşan bir ülke hakikatidir. Denizlerin de benzer bir durumda olduğunu fakat diğer kurucu önder Kaypakkaya’nın daha sınırlı bir çerçevede sahiplenildiğini de bir ara not olarak buraya ekleyebiliyoruz. Durum böyle olunca Mahirlerin ve yarattıkları geleneğin, mücadelenin, mirasın süreğenlik arz eden bir tartışma konusu olması kaçınılmaz. Gerek siyasal yönden gerekse de duygusal açıdan…
Türkiye devrimciliğinin “0 noktası”ndan başlayan ani gelişiminin görkemi ve trajik içeriği onu sadece bir motivasyon unsuru, bağlanma yordamı, özlenen bir anı biçimiyle değil bir ilgi odağı, tükenmez bir merak konusu olarak da yeniden üretiyor.
“Korkusuz devrimci kahramanlar” anlatısından “okumuş, idealist, masum çocuklar” romantizmine dek bu dönemin “olumlu” mânâda alımlanma çevresi geniştir. Aynı vaziyetin, devrimciliğin mukayese edilemez düzeyde daha fazla kabardığı 1976-80 yılları için yahut bir artçı olsa da kendine özgülükler barındıran ‘90’lar süreci için geçerli olmadığı da altı çizilmesi ve dikkat edilmesi gereken başka bir gerçek.
Çayan ve onun ardılları olmak ne demektir meselesi her gün olduğu gibi bugün de tartışılıyor. Tartışma içinde bulunduğumuz günlerde bir kez daha yükseldi. Zira hem bir kitap; hem de iki eski tüfeğin polemiği neticesinde meselenin külleri yeniden alevlenmiş oldu. Kitap; Dipnot Yayınlarının bastığı bir derleme olan “Mahir Çayan Kitabı”. Polemikse eski THKP-C kadroları Ertuğrul Kürkçü ve Oğuzhan Müftüoğlu arasında gerçekleşen ve Müftüoğlu’nun bir söyleşide ettiği sözler üzerine başlayan, genişleyen bir tartışma.
*
Önce, Müftüoğlu-Kürkçü polemiği üzerine konuşalım. Zira mesele biraz daha ilgi çekici. Sol tarih açısından çok önemli figürler olan bu isimlerin her ikisi de özel olarak bir pasifizm eleştirisine yıllardır muhatapken Müftüoğlu’nun, birdenbire Kürkçü’nün gözaltındaki, mahkemedeki ve devamındaki tavrına dair bir tartışma başlatması, kendisi nezdinde de politik bir risk ihtiva ediyor. Aynı şekilde Kürkçü’nün −zinde belagati ile− buna cevap yazmış oluşu da… Kürkçü, ta ‘72’den, Kızıldere’den beri devrimci hareketin geniş unsurları tarafından zaten −kimi zaman son derece sert biçimde, hatta ölmediği için bile− eleştirilir. Kürkçü’nün, daha sonra söylem bazında “toparlamakla” birlikte Mahir’e dair etmiş olduğu, daha çok “maceracılık” bağlamındaki eleştirel sözleri, dar bir çevre tarafından biliniyorduysa da bir sır değildi. Ertuğrul Kürkçü’nün Kızıldere sonrası pratiği ve bunun THKP-C’li olmakla hemen hemen tamamen ilişkisiz oluşuysa[1] zaten tartışmadan vareste bir olgu olarak duruyor. Ondan sonraki ömründe kendisinin sol akıma katkısı düşünsel düzlemdedir, bu çabada Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ndeki kolektif yaratıma önayak oluşu bilhassa mühim. ÖDP, HDP gibi yasal birlik partilerindeki “bir bilen” rolü de… Söz konusu yasal partiler P-C geleneğinde çok sayıda insan ve örgütü kapsasa da sürdürülen siyasi çizgi bakımından mirasla bağlantısızdır.
Devrimci Yol’un eski lideri Oğuzhan Müftüoğlu’na yönelik, kendisinin Kürkçü’ye yaptığı eleştirilere benzer yaklaşımlarsa 12 Eylül’ü takiben başlamıştı. Gerçi, daha önce de özellikle THKP-C kökenli diğer gruplar arasında Devrimci Yol’a yönelik pasifizm, reformizm, kendiliğindencilik türünden eleştiriler vardıysa da bunlar 12 Eylül sonrası düzeyinde sert değildi. 12 Eylül öncesi bu eleştiriler THKP-C devamcılığının çok parçalı yapısı dolayısıyla doğaldı da.[2] Zaten daha Devrimci Yol’un ilanından bir sene geçmeden buradan kopan ve kitleselleşen Devrimci Sol’un ortaya çıkışı eleştirilerin varlığını araştırma yapmaya dahi gerek duyulmadan önden gösteriyor.[3]
12 Eylül’ü takiben Müftüoğlu ve Devrimci Yol önderliğine, bu hareketin dışarıda ve hapishanelerde direnme pratiğine, mahkemedeki tavrına, sonrasındaki yönelimlerine dönük eleştirilerse Devrimci Yol geleneğini de içerecek biçimde genişledi. Devrimci Yol ardılları bu tartışmalar üstünden (esasen) üç parçaya bölündü. Bu eleştiriler öyle bir boyut kazandı ki Devrimci Yol kadrolarının özellikle kırsal alanda geliştirmeye çalıştığı direniş pratiği önderliğin tutumuyla akim kalmış olmasına karşın sanki Devrimci Yol geleneği hiç savaşmamış gibi bir algı dahi oluştu genel kamuoyunda.
Şunu açıkça ortaya koymak gerek: Çayancılık; politik, demokratik, ekonomik tüm mücadelenin PASS (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) kurgusu etrafında örgütlenmesi demekse, şu an bunu tartışan taraflar bu işten çoktan −tahayyül olarak da− “emekli” zaten. Yakın gelecekteki siyasal kümelenmelere yönelik kurgulandığı anlaşılan Çayan, P-C, teslimiyet ve temsiliyet, devrimciliği sürdürme polemikleri, özneleri için aslında pratik / teorik bir risk de taşıyor. Ancak devrimciliğin geri çekildiği yani P-C’nin savaşçı çizgisini fiilen sürdürebilen tek bir öznenin varlık sorunu yaşadığı dönem atmosferinin, özneleri konuşmaya motive ettiği, cesaretlendirdiği açık.
Sol siyasette alanın başta DEM Parti yörüngesi ve TİP olmak üzere parsellendiği, TKP ve EMEP’in ayakta kalabildiği, üstelik Mahir’in mirasının Kürt Hareketince lafzen ve birinci ağızdan üstlenildiği zeminde, Sol Parti’nin de zayıf düşüşün gerçekliğinde bir çıkış olanağı yakalamaya çalışması olağandır. Fakat Müftüoğlu’nun Kürkçü’ye göre söylem düzeyinde kalan farkını keskinleştirme çabası eşyanın tabiatı gereği politik bir zafiyeti içeriyor. Üstelik yakın tarihte birlikte parti ve vakıf kurmuşlarken. Bu yüzden siyasal sahanın ve konumlanmaların “çözüm süreci”nin rüzgârıyla yeniden oluştuğu bu süreçte Müftüoğlu’nun ve Sol Parti’nin toparlama hamlesinin bu hareket adına faydalı olabilme ihtimali epey düşük görünüyor. Kaldı ki ÖDP / Sol Parti, Urasların tasfiyesinden beri devrimcilik jargonunu siyasal söylem setinde zaten etkinleştirmişti. Ancak bunun büyümeye katkısının pek olmadığı ortada. CHP’nin bir parmak soluna yerleşen pratiğin belirleyiciliği…
*
Buradan Dipnot’un Mahir Çayan Kitabı’na geçelim. Öncelikle, devrimci hareket tarihine dair son yıllarda çoğalan çalışmaların her birinin şu veya bu düzeyde esastan faydalı olduğunu söylemeliyiz. Kaldı ki, bu tarihe taraftarlık üstünden değil eleştirel bir noktadan yaklaşımın da ihtiyacı hissediliyor. Kuşkusuz Dipnot’un kitabının da bu açıdan bazı yararları olacaktır.
Kitaba dair bizden önce, sendika.org’ta Ertuğrul Bilir’in de bir eleştirisi çıktı. Bilir, sol ve Devrimci Yol tarihi üzerine kıymetli çabaları olan biri, okunmalı.
Politik eleştiriye geçmeden önce kitabın kimi maddi hatalar içerdiğini belirtelim. Ancak bu doğaldır. Çünkü hareketin o yıllardaki tarihi, belgeli yakın bir dönem olmasına karşın çok hızlı ve iç içe geçmiş bir süreç olduğu için oldukça karmaşıktır. TİP’li olmakla gerillacılığın, “Kuvvacılık”la Marksizmin iç içe geçtiği bir süreç. Böyleyken esası etkilemeyen kimi ufak tefek yanlışlar olabilir. Kaldı ki ne kadar özenilirse özenilsin, bir dikkat dağınıklığı neticesinde bile olsa her metinde iyi bildiğiniz bir konuda dahi maddi hata yapma riskinizin olduğu bilinir.
Fakat kitabın “defo”su hataların, yanlışların ötesinde bir ideolojik tercihte açığa çıkıyor. Yukarıda bahsettiğimiz alan kapama gündemiyle de ilişkisi olan bu tercih sebebiyle Mahir Çayan’ın adına hasredilmiş kitapta, onun ve partisinin düşüncesini sürdüren hiç kimse yok. THKP-C’nin pratik sürdürücüsü niteliğinde olan bir politik özne var bugün. Fakat devletin ağır, kesintisiz baskısı altında varlık savaşı veren bu sürdürücüye olumsuz (hatta devletvâri bir bakışla komplocu) bakışın egemen olduğu bir çevreden elbette onlara da yer verilmesini beklemiyorduk. Zaten davet edilseler de, bir iki isim belki istisna olmak üzere, yazmazlardı, bunu da biliyoruz. Ancak usulen de olsa, P-C karakteristiğini düşünsel bazda taşıyan birilerine, mesela bir Sol Partiliye, Halkevciye, Devrimci Hareketçiye yazı yazdırılmamış olması niyeti açık ediyor. Çalışmada THKP-C geleneğinden gelen önemli isimler olsa da, bunların tümünün bu pratiği reddettiği bilinen bir gerçek.
Dolayısıyla çalışma neticesinde ortaya çıkan bütün, esasen (“fokocu” diyecek kadar) Çayan ve P-C eleştirisiyle, biraz romantizm, nostalji, dram anlatısı ve yer yer kimi “akademik” gevelemeler oluvermiş. Tabiî methiyeler ve hakkını teslim etmelerle birlikte. İlginç noktalardan biri de yazarların kaleme aldığı metinler boyunca Devrimci Sol’un adının hiç anılmıyor oluşu. Sadece THKP-C geleneği açısından değil genel devrimci hareket bağlamında da önemli bir yeri olan bu akımın isminin hiç geçmemesinin tesadüf olmadığını anlıyoruz.
Kitapta bu bapta çok manidar bir bölüm var. Devrimci Yol’un eski Ana Gerilla Birliği komutanlarından Merih Cemal Taymaz’ın yazısında (sayfa 431’de) şöyle bir değini gördük: “1974 sonrasında THKP-C kökenli birçok hareket Türkiye’nin sol zeminine kimi THKP-C’nin eylem çizgisini sürdürerek (salt bu açıdan bakıldığında en başarılı örnek MLSPB’nin eylemliliğidir) […]”
THKP-C’deki ’74 sonrası bölünmelerin ve silahlı propagandanın özetlendiği bu parçada dahi Devrimci Sol’un anılmıyor olması ancak bir kasıt, grupçuluk ve haset olarak okunabilir. Kaldı ki, MLSPB’nin (ya da HDÖ’nün, Eylem Birliği’nin, MLSPB’den kopan Çayan Sempatizanları, THKP-C Savaşçıları gibi yapıların) eylemsellikleri tabiî ki son derece önemli olmakla birlikte, Devrimci Sol’un ’89-’93 arasında bu pratikleri nitelik açısından çok aştığı da ortadadır. “Dev-Sol” adının bugün siyasetle hiç ilgilenmeyenleri de kapsayacak biçimde toplumsal hafızaya kazınmış olması da zaten bu sebeple.[4]
Kurtuluş önderlerinden Mahir Sayın’ın başta “suni denge” olmak üzere Çayan tezlerinin ne kadar geçersiz bir teori olduğunu anlattığı yazısında da (387. sayfada) “Mahir Çayan’ın söylediklerini motamot bu dönemde uygulamak isteyenler oldu ama en bodur kalan hareketler de onlar oldular” deniliyor. Bu tez de −yine adı anılmayan− Devrimci Sol özelinde geçerli değildir. Gözleri varoşları görmeyenlerin, yolu gecekondulara uğramayalı çok olanların bu gerçeği izleyememeleri de doğaldır. 32. Gün ve Mehmet Ali Birand kadar olamamalarıysa bizatihi düşündürücü. Bu körlük o “mahalle” için genel bir tutum hâline gelmiştir. Bunun bir tarafı da sadece 1980 öncesi silahlı aksiyonun değil, ‘90’ların mücadelesi ve birikiminin küçümsenmesi, göreli bir yükselme dönemi olarak yok sayılması biçiminde de cereyan ediyor.
Kitabın ana motivasyonunun, Öcalan’ın HDP’nin kurulduğu dönemde sarf ettiği “Ben Mahir Çayan’ın mirasını HDP’ye emanet ediyorum” sözüyle bağlantısı bizce aşikâr. Buradan o vakit anladığımız şey şuydu; yani Öcalan bugüne dek bu mirası tek başına kendi benliğinde ve siyaset etme tarzında yahut bir bütün olarak hareketinde taşımış, şimdi de onu pek çok paydası olan daha geniş bir oluşuma, sürdürmesi temennisi ya da umuduyla sunuyor.
Reformizm ve devrimcilik arasında keskin bir çizgi bulunur. Mahirlerin ise burada “kesintisiz” ve uzlaşmaz bir devrimci mücadele çizgisinde konumlandığı açık. Hâl böyleyken, üstelik de gündem memlekette o dönem hâlâ isyanken (Gezi) devletle çözüm kanallarının açıklığından ve reformcu/ kazanımcı bir siyasetin işleyebilirliğinden ümitvar olan bir “yeni” yapının kendisine süslü bir tepside Mahir mirası ısmarlaması gerçekten de abesti. Hele hele o yıllarda Çayan’ın mirası, sürdürücüsünün omuzlarında ve kalbinde dururken ve yürümekteyken, onun devamcıları, fikri ve pratik yoldaşları var güçleriyle eylemekteyken bu aynı zamanda bir siyasal yapıya ya da geleneğe saygısızlık diye de algılanabilir. Bugün ise sahanın, “Mahir’in mirasını” −söylem bazında ve sembolik olarak− sahiplenmek isteyenler için daha kolay hareket edilebilir olduğu kuşkusuz.
Mahir mirasını HDP’ye, DEM’e ya da yakında kurulacak yeni bir oluşuma veya THKP-C geleneğinden herhangi bir yasalcı partiye sevk etmeyi “saygısızlık” addetmemiz, PKK’yi, Öcalan’ı, DEM Parti’yi veya Sol Parti’yi küçümsememizden kaynaklanmıyor. Zira bu haddimize de değil. Ancak var olan bir siyasi geleneği yok sayıp, birdenbire, bir de tarihsel çizgindeki en alakasız durağında “Bu mirası ben taşıdım, şimdi de emanet ediyorum” derseniz eğer, buna yeni bir ad bulmakta zorlanırız. Keza bu sözü eden, bunca yıldır bir kavga etme ve söz söyleme geleneğini bedeller ödeye ödeye bugünlere taşıyanları, bugün de cezaevlerinde kararlılıkla direnmeye devam edenleri yok saymıştır. Bu da en hafif tabirle “üzücü” olabilmektedir. Üstelik kendileri de sayısız bedeller ödeyen bir hareketken.
Bir sembolün, bir hareketin anısını hakkıyla yaşatabilmenin ön koşulu onu bugününde geçmişin anlam bağlamından koparmadan taşıyabilmekten geçer. Mahir Çayan’ı eğer nostaljik bir savaşçı figürü, siyah beyaz bir fotoğraf, bir “tişört” olarak kodlamayacaksak ve uğruna can verdiği ve yine onun yolunda nice canların düşmeye devam ettiği savaşının koşullarının ortadan kalkmadığını düşünüyorsak bu böyle. Yani en net ve doğrudan ifadeyle söyleyecek olursak, “Mahirler” demek, hatırladığımız zaman yüreğimizin burkulacağı güzel çocuklar değil, “Kızıldere!” demekse; mirası üstlenmenin bu biçimlerde tartışılamayacağı aşikârdır.
Kızıldere’nin ifade ettiği ideogram dünyası “öncü savaşı”nın simgeleriyle resmedilebilir. (Bu, Mahir adından yazılmış thompson’dur.) Bunun ruhani karşılayanı ise feda ruhudur; kavga için tereddütsüzlük, somut varlığına gelecekte başkalarının başka bir var olma biçimi için kıyabilme cesaretidir.
Ağır ve anlamsız gelebilir. Eleştirilebilir. Yanlış bulunabilir. Ama hakikat budur.
“Daha geniş hareket alanı bulabilme”, “nefes alma”, “demokratik kazanımlar çerçevesinde örgütlenme” temelinde ve karşılıklı çıkar hesaplamalarıyla bir araya gelmiş reformcu isim ve oluşumların, Mahir’in mirası söylemini taşıyabilecek kulpu bulabilmesi için “birkaç kırlangıç ömrü” değil, −ölümsüz kabul edilen bir denizanası türü olan− “turritopsis nutricula” ömrü gerekir herhâlde, ki epey uzun bir yol oluyor bu.
Sınıf perspektifinden neredeyse tamamen azade olup da sınıfın yerine etnik, dini/ mezhepsel, cinsel ya da daha farklı duyarlılıkları/ insani özellikleri ya da mesela “Cumhuriyet”i ve devrim yerine de “faşizmi daha sakinleştirme” görevini, daha çok belediye, sandalye kazanma hedefini ikame eden yapılar nasıl oluyor da “Mahir’in mirası”nı devralabiliyor? Bu “Denizlerin yolu Meclise çıktı” demek gibi bir şey.
Bir şeyin neliğini doğru dürüst koymak dururken, kendi gerçekliğini ele güne karşı sarih bir biçimde çizebilmek gerekirken yani, o şeye olmadık unvanlar, sıfatlar yakıştırmak, bunu heyecan ve hamasetle üstelemek neden?
Birlik partileri, demokrat güçlerin reformcu kesiminin ihtiyaç duyduğu konjonktürel ve işlevsel bir araçtı ve inşa edildi. İyi ve güzel de oldu onlar açısından. Bu insanlar bizim düşmanımız olmadığına göre bunu sol hareket açısından da bir kazanım olarak görebilirdik şüphesiz. Düzenin içinde düzene karşı yumuşak bir baskı aracı olabilecek güçlere gereksinim duyulur zira. Ancak söz konusu hareketlerin vurgu, söylem, yönelim ve bileşenleri ortadayken, kendilerini “sistemi kahrından öldürecek” özneler olarak sunmaları ve ne yazık ki bu işi devrimci hareketi “yok”a yazarak yapabilmeleri, söz konusu hareketin gelecekte varabileceği konaklar açısından da düşündürücü.
Mahir’in mirası; eksiği, gediği, hatası, yanlışı, doğrusuyla, tartışılabilir yönleri ve de silinmez azametiyle kendisini yeniden ve yeniden üretmeye, çarpışmaya, gerileme ve ilerlemelerle birlikte kendini yeniden ortaya koymaya da mahirdir. Hal böyleyken; başka bir biçimde siyaset etmede çoktan karar kılmış olanlara, algılara oturtmak için olmayacak çabalarla gören gözü irite edecek “kurucu selefler efsanesi”ndense, kendilerine daha uygun referanslar ve motivasyon için poplaştırılabilecek yerinde öğeler bulabilmek, kendi mücadele çizgilerine uygun bambaşka öykülere vârislik iddiası tutturabilmek düşüyor.
[1] Devrimci Sol’un kuruluşundan çok fazla zaman geçmeden bu hareketin içinden bir grupta Devrimci Yol ve Kurtuluş’la birleşme yönünde bir eğilimin belirmesinde Kürkçü’nün çağrısı etkili olmuştur. Devrimci Sol, Devrimci Yol ve Kurtuluş’la birleşmeyi öngören “THKP-C güçbirliği” fikrine ideolojik gerekçelerle yanaşmadı ama örgüt içinden az sayıda insan Kurtuluş’a ve Devrimci Yol’a geçti. Bu ekibe hareketin tarihinde “Platformcular” denir. Bülent Uluer ve İrfan Yavru bu çıkıştaki en önemli isimlerdi.
[2] Daha sonra TKP/ML çizgisi çok fazla bölünme yaşayacak olsa da ayrışma rekoru THKP-C’nin elindeydi. Henüz Mahirler sağken zaten MK düzeyinde (Küpeli-Aktolga kliği) ayrışma sübut etmişti bile. THKP-C geleneği, 12 Mart sonrası toparlanma dönemine de THKO’ya ve TKP/ML’ye göre çok daha fazla parçalı girdi. THKO ve TKP/ML bölünmekle birlikte esastan oldukça bütünsel sayılırdı. Ki THKO geleneğinin bütünsel varlığı bugüne dek de hemen hemen devam etmiştir. THKP-C’den kalanlarsa, önce orta düzey yönetici kadroların birçoğu şahsında mirasın reddiyesine gidecektir. Bazı kişiler TSİP’e geçer. Bir başka “üst düzey” sayılabilecek grup Militan Gençlik, THKP-C/ML adıyla bu P-C eleştirisinden doğdu. (Bildirilerinin sayfa sayısı sebebiyle “Sekizlikler” de denir. Yönetici kadrosu Aydınlık’a geçti. Kalanlar Devrimci Halkın Yolu ve sonra TKİH olur.) “X” diye anılan, başta Gülten Çayan’ın “Yurt Dışı” örgütüyle dirsek temasında hareket eden ve daha ziyade silahlı propagandaya yoğunlaşan MLSPB, HDÖ ve Eylem Birliği farklı bir çığır oluşturdu. “Acilciler” diye bilinen HDÖ’nün “Türkiye Devriminin Acil Sorunları” adlı metnindeki teorik derinliğe ve katkı çabasına da dikkat çekmek gerekiyor. Ana halka olan ve bu ana halkaya öncülük eden güçler, dışarıdaki P-C sempatizanı genç potansiyelinin de müspet itkisi ve THKP-C devamcılığı motivasyonuyla önce DGDF’yi kurdular. Buradan güçlü bir örgüt olarak KSD, P-C eleştirisiyle koptu. Kalanlar ülke tarihinin en popüler sol örgütü olan Devrimci Yol’u yarattılar ama oradan da kısa sürede bir başka cesametli yapı Devrimci Sol ayrıldı. Hareketin subay kadrolarıysa daha çok İstanbul’daki işçi semtlerinde ve mühendisler arasında ağırlıklı olmak üzere Üçüncü Yol’u (Sanayi Dev-Genç, GEMÜD, Otonom) meydana getirirler. THKP-C geleneğindeki ayrılıklar bu temel çatallanmalardan sonra da sürecektir.
[3] Son derece güçlü bir yapı olan Devrimci Yol’dan ayrılan Devrimci Sol’un da bir kuvvet, çekim merkezi olmayı başarabilmesi ilgiyi hak ediyor. 12 Eylül öncesinin altıncı büyük sosyalist hareketi olan örgüt (Devrimci Yol, TKP, TDKP, PKK, Kurtuluş, Devrimci Sol) hapishane direnişlerini ve silahlı propaganda eylemlerini takiben 1990’lar sürecinde ve 2000’lerde, 2010’larda devrimci hareket içinde omurga hâline gelip belirleyici güç olacaktır. Legal alana geçişlerin hızlandığı ‘90’lardan itibaren −Kürt Hareketi hariç− devrimci kanatta en çok öne çıkan yapılar DHKP-C, MLKP, TKP/ML ve MKP oldu. Yasal kanatta da ÖDP, EMEP ve Halkevleri’nin görünürlüğü belirgindi. Tüm bu belirlemeler 2016 öncesine dairdir. Bugün solda en çok öne çıkan yapılar −adından söz ettirmeyi de hesaba katarak− TİP, TKP, EMEP, Devrimci Hareket ve Umut-Sen olarak sayılabilir. Sol Parti, belli bir medya ve DKÖ gücüne sahip, geleneksel tabanının bir bölümüne hâlâ hâkimse de bu dönemde pek öne çıkamıyor. Tablo, Türkiye solundaki karakter değişimini de yansıtıyor elbet. Ancak 2010’larda, özellikle 2016-18 arasında, Türkiye solu içinde, eline uzun süredir silah almamış olanları da kapsayacak biçimde yeniden gelişen militanlaşma yönelimini de hesaba katalım.
[4] Yazar, yazının sonunda Sinan Kukul’un ve (Hareket’te “darbe”ye öncülük eden) Bedri Yağan’ın −bir nostalji olarak− sadece ismini anmakla yetiniyor.