
Çeviri: Jülide Yazıcı
Çevirenin Sunuşu
Çevirisini ilginize sunduğumuz metin, Venezuela Bolivarcı Üniversitesi’nde profesör olan ve Monthly Review’in katkıda bulunan editörlerinden Chris Gilbert ile Lübnan’da çıkan Al-Mustaqbal Al-Arabi dergisinden Ibrahem Younes tarafından, Venezuela’ya 3 Ocak tarihli emperyalist saldırı üzerine yapılmış bir söyleşi. Teori ve Politika’nın son sayısında Venezuela’da sosyalizme geçiş, halk komünleri, anti-emperyalist mücadele ve bunların arasındaki ilişki üzerine çalışan Gilbert’in “Sosyalist Komünler ve Anti-Emperyalizm” başlıklı makalesinin çevirisine yer verilmişti.
İlk bölümü[1] geçen hafta yayınlanan söyleşinin aşağıda bulacağınız ikinci bölümünde Venezuela’da komünlerin rolü, Latin Amerika ve Arap ülkelerinin mücadeleleri arasındaki olası paralellikler ve son olarak Başkan Maduro’nun kaçırılmasının ardından Delcy Rodriguez liderliğindeki geçiş hükümetinin politik ve ekonomik tavizlerinin nasıl ele alınması gerektiği tartışılıyor.
Rodriguez hükümetinin bir yandan Maduro’ya sadakat ilan ederken öte yandan ABD’yi memnun eden ekonomik ve diplomatik adımlar atması uluslararası sol kamuoyunda yaşananların teslimiyet mi stratejik geri çekiliş mi olduğu konusunda tartışmalara yol açtı. Son olarak Venezuela hükümetinin, 28 Şubat tarihinde, emperyalist saldırıya direnen İran’ı kınayan bir açıklama yapması[1], mevcut tutumun ABD’ye teslimiyet anlamına geldiği görüşünü kesinleştiren bir etki doğurdu. Bu olaydan altı gün önce verdiği söyleşisinde ise Gilbert, Venezuela hükümetinin son hamlelerinin stratejik geri çekiliş çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürüyor. 28 Şubat tarihli açıklama, Gilbert’in değerlendirmesine oldukça güçlü bir karşı-örnek oluştursa da, Gilbert’in söyleşisinde gerek Latin Amerika tarihi gerek güncel anti-emperyalist mücadelelere ilişkin birçok bilgi ve yorum not edilmeyi hak ediyor.
*
Ibrahem Younes: Sizin Karl Marx okumanıza göre, kapitalizme “alternatif”, kamusallaştırmaya veya genişletilmiş bir refah devletine indirgenemez; bunlar yerine üretimin, tüketimin, politikanın, yönetişimin ve planlamanın hepsinin kitle tabanı düzeyinde ve yerel topluluğun üyeleri tarafından işletilen kooperatif üretim kurumlarına dayanacak şekilde yeniden organizasyonu, ve bunun yanında değer mantığında −metalaşmış ve piyasalaşmış bir “değişim değeri”nden, doğrudan bir “kullanım değeri”ne doğru− bir değişim olarak algılanmalıdır. Yazılarınız ve saha çalışmalarınızda olduğu gibi tüm bunları bugün mülkiyet ilişkileri, dağıtım ve politik idare düzeylerinde somut kurumsal ve ekonomik tasarılara tercüme edersek, Venezuela’nın devlet tarafından desteklenen anti-emperyalist sosyalist komünleri epey bir yol kat etmiş gibi duruyor. Sizce Venezuela komünü nasıl tanımlanmalı? Güçlü yanları ve sorunları neler? Kapitalist, emperyalist ve düşmanca olan bu bölgesel ve uluslararası koşullarda, komün mensupları piyasa toplumundan ve kapitalist değişimden tam bir çıkışı nasıl sağlayabilir?
Chris Gilbert: Hiçbir devrimci süreç −daha doğrusu hiçbir başarılı devrimci süreç− lineer değildir. Hakiki bir devrimci moment, ki bu 21. yüzyılın başında Venezuela’da yaşanmıştır, tanımı gereği halkı harekete geçirir ve böylece onların her alanda özgürleşme yönündeki en derin isteklerini açığa çıkarır. Devrimin “ütopik” anı olarak adlandırabileceğimiz bu şey şüphesiz burada, Venezuela’da yaşandı. Yirmi yıl önce bu ülkeye geldiğimde bunu tüm kuvvetiyle deneyimledim: bir coşku anıydı ve her şeyin herkese ait olduğu hissi vardı, hatta uluslararası anlamda bile. Devlet tarafından işletilen dükkânlarda, pankartlarda ve tişörtlerde yer alan sloganlardan biri “Venezuela es de todos” (Venezuela herkesin) idi. Samimi bir şekilde sahiplenilen bu slogan ile yabancılar ve turistler de “herkes”e dahil ediliyordu. Evrensel bolluğun çok yakın olduğu hissi hakimdi −tabii bunda kısmen o dönemdeki emtia süper döngüsünün[2] de etkisi vardı.
Devrimin sonraki seyri, bir yandan bu son derece iddialı hedefler −ki bunlar özünde komünist olan maksimalist bir proje teşkil etmektedir− ile, diğer yandan devrimin karşı karşıya kaldığı gerçek-dünyaya ait engel ve baskılar arasında sürekli bir müzakere sürecini içermiştir. Bu baskılar arasında özellikle teknolojik gelişme ve savunmaya yönelik acil ihtiyaç ile zorunlu ittifaklar ve tavizler yer almaktadır. ABD emperyalizminin hâkim olduğu bir dünyada gerçekleştirilen her devrimin kaçınılmaz paradoks ve gerilimlerinden biri şudur: Tam bir özgürleşme projesi, baskı ve sömürüden arınmış bir dünya, toplumsal cinsiyet ve ırk kaynaklı baskının aşılması ve doğayla uyumlu bir ilişkinin kurulması gibi hedefler ilan edersiniz; oysa gündelik çalışmanız etkili bir ordu inşa etme çabası ve son derece pragmatik karar ve tavizler etrafında şekillenir. Venezuela’da geçmişte Başkan Chavez ve Başkan Maduro, bugün ise Başkan Vekili Delcy Rodriguez ile görüldüğü üzere, iyi devrimci liderlik, ütopik-stratejik ve pratik kutuplardan hiçbirini göz ardı etmeden durumu idare edebilmekle ilgilidir. Bence, bu görev bugüne kadar başarıyla ifa edildi, fakat elbette zorunlu olarak eksikli ve inişli çıkışlı biçimlerde.
Sömürüyü ve tüm baskı türlerini aşma arzusunu ifade eden Venezuela sosyalist komünü şüphesiz bu denklemin en iddialı ve maksimalist tarafında yer alıyor. Komünün tarihi, dolaysızca, Chavez tarafından 2006’da ilan edilen ve 2007’de başarısız bir anayasal reform ile yasalaştırılmaya çalışılan ve en sonunda 2009’da farklı bir yaklaşımın geliştirilmesiyle komünlere evrilen sosyalizmi inşa etme projesine dayanıyor. Fakat Chavez’in bu oldukça radikal ve iddialı projeyi yürütürken bir yandan da geniş çaplı uluslararası katılım gerektiren Orinoco Kuşağı ağır-petrol projesi gibi daha pragmatik kalkınma projeleri ve Büyük Venezuela Konut Misyonu gibi geniş ölçekli sosyal yardım programları da yürüttüğü unutulmamalı. Kısacası, “ütopik” ve stratejik hedefler her zaman mantık ile hareket eden bir gerçekçilikle yan yana var oldu. Chavez, Maduro ve halk, Marx’ın Paris Komünarları için dediği gibi, “gökyüzünü fethetmek” için uğraştılar −ve hâlâ uğraşıyorlar−, fakat ayaklarını her zaman sağlamca toprağa basmaya devam ettiler. Bence basitçe romantik bir “güzel ruh” (Hegel’in terimleriyle) değil, devrimci olmak işte tam böyle bir şeydir.
Bolivarcı Devrimin en iddialı sosyalist tarafı ile bu dünyada hayatta kalabilmeye ilişkin pratik meseleler arasındaki müzakerede söz konusu olan gerilimin komünlerin içinde de devrede olduğunu belirtmeliyiz. Komünler en yüksek sosyalist ideallere işaret ediyor; ancak çoğu zaman komünlerin günlük uğraşı, tesisat ya da çöplerin toplanması gibi meselelere çözüm bulmaktan ibaret kalıyor. Elbette burada da söz konusu gerilimlerin çözümü devrimci liderlerin varlığını ve toplumsal tabanın en sıradan faaliyetlerde dahi, uzak bir hedef bile olsa, tüm alanları kapsayan bir kurtuluş ve anlamlı bir bolluğun yaşanacağı o görkemli geleceği görme kabiliyetine sahip olmasını gerektiriyor. İki örnek alacak olursak, ilk olarak, faşizme ve Japon işgaline karşı savaşırken bir yandan anti-faşist mücadeleyi daha geniş bir komünist projenin parçası olarak gören Çin Halk Kurtuluş Ordusu tam olarak bu ikili denklemi somutlaştırmaktadır. İkinci olaraksa, Fyodor Gladkov’un sosyalist-gerçekçi romanı Çimento (1925) bunu çok iyi yakalar: Romanda komünist geleceğin inşası görevi, Beyaz Ordu güçlerinin ateşi altında ve sayısız toplumsal ve maddi zorluk içinde bulunurken, bir çimento fabrikasının nasıl tekrar işler hale getirileceğinin yolunun bulunması olarak sunulur.
Tüm bunlar, piyasa toplumundan tam bir çıkışın −hiç değilse bunun dünya çapında bir mücadele sonucu ABD emperyalizminin yenilgiye uğratılmasını gerektirmesi sebebiyle− uzak bir hedef olduğu anlamına gelmektedir. Bu hedefe kolay, kısa ya da tek yönlü bir süreç sonucunda ulaşılmayacak. Asıl imtihan, ufukta hedefi korumak ve onu bugünün koşullarında kısmen inşa etmek ve deneyimlemektir. Bu, yetkin ve yaratıcı bir liderlik, iletişim becerileri ve insan hayal gücünü gerektirmektedir. Bu zorlu bir iş, ancak başarılabilir. Daha önce de söylediğim gibi, geçmişte bunun örnekleri mevcut.
IY: Sizce, çoğunda Latin Amerika’da görülen düzeyde politik süreçlerin bulunmadığı Arap toplumları, Venezuela komün deneyiminde somutlaşan −politik, ekonomik ve kültürel− kitle tabanlı halk direnişlerinden nasıl yararlanabilir?
CG: Arap toplumlarının Venezuela’daki sosyalist komünal inşa örneğinden nasıl yararlanabileceklerini söylemek bana düşmez; ancak Latin Amerika bölgesi ile Arap ülkeleri arasında günümüze kadar devam eden uzun soluklu bir fikir paylaşımı olduğunu belirtebilirim. Söyleyebileceğim şey, emperyalizmden kurtuluş ve sosyalizme doğru bir yürüyüş başlatma stratejik projesinin günümüzde evrensel bir karakter taşıdığıdır, çünkü ana düşman (ABD önderliğindeki emperyalist sistem) ve birçok temel tahakküm yapısı her yerde aynıdır. Bu, bir bağlamda öğrenilenlerin başka bir bağlamda da neredeyse kesin olarak işe yarayacağı anlamına gelir −elbette üretici güçler, tarih, siyasi kültür, gelenekler vb. açısından çok önemli farklılıkları göz ardı etmeden.
Bununla birlikte, postmodern ve postyapısalcı düşüncenin bizi teşvik ettiği gibi kültürel ve toplumsal farklılıkları abartmaktan kaçınmamız gerektiğini söylemek isterim. Dahası, yine bu düşünce tarzının teşvik ettiği, farklılıkları diyalektiğe aykırı algılama tarzı nedeniyle ciddi hatalar ortaya çıkmıştır. Farklılığın varlığını kabul etmek, evrenseli geçersiz kılmaz; aksine onun geçerliliğini teyit ve ifade eder. (Başka bir deyişle, evrensel, kendisini farklılığın reddi yoluyla ifade etmez −böyle düşünmek, evrenseli genel ya da homojen olanla karıştırmak demektir− aksine, farklılıklarıyla birlikte tikel ve tekil olgular yoluyla ifade eder.) Örneğin, Latin Amerika’daki geçmiş ve yaşayan Yerli toplumlarımızın özgünlüğünü kabul etmek −ki bu toplumlar genellikle halihazırda var olan sosyalist uygulamaları temsil eder− Marx’ın, işçilerin özgür birliği ve toplumsal mülkiyet yoluyla değer üretiminin aşılabileceğine dair keşiflerinin geçerliliğini reddetmez, aksine doğrular. Aslında, bir Yerli toplumunun kendine özgü karakterini kabul edip ona saygı göstererek, daha az Marksist ve komünist değil, tam tersine daha Marksist ve komünist oluruz. Büyük Latin Amerikalı Marksist düşünür Jose Carlos Mariategui, o zamanlar “Yerli sorunu” olarak adlandırılan meseleyi, Yerli halkların kendilerinin belirlediği temeller üzerinde analiz etmenin bizi en Marksist meseleye, toprak meselesine (yani mülkiyet ilişkilerine) götüreceğini göstererek bunu kanıtlamıştır. Mariategui ayrıca, Peru’da modern sosyalist hareket ile yerli halkların fiili sosyalist toprak kullanımını sürdürme mücadelesinin bir araya gelmesinin, her iki hareketi de kendi koşullarında nasıl daha güçlü hale getirebileceğini göstermiştir.
Komünün, her yerdeki halklar ve uluslar için bir fetişe ve bir tür sosyalist her derde deva haline getirilmemesi gerektiğini de belirtmeliyim. Komünal geleneklerin var olduğu yerlerde bu yaklaşım uygun olabilir. Ancak, sosyalist idealleri savunan ya da solcu olduğunu iddia eden pek çok komünal proje var ki ne sosyalizm için yararlı ne de günümüzde herhangi bir değerli girişimin olmazsa olmazı olan anti-emperyalist karaktere sahip. (Komünal yapının emperyalizm ve Siyonizmin alçakça amaçlarına hizmet etmesinin en açık örneği, Filistinlilerin topraklarını ellerinden almak için bir araç olan İsrail kibbutzlarıdır, ancak dünyanın diğer bölgelerinde de emperyalizme hizmet eden komünal projeler bulunmaktadır.) Marx gerçekten de pek çok komün girişiminin değerini görmüştü; ancak Marx’ı biraz olsun titizlikle okursanız, gerek Paris Komünü gerekse Rus kırsal komünü değerlendirmelerinde, onun, bağlam ve içeriği göz ardı ederek “komünü genel olarak savunmaya” yönelmediğini görürsünüz. O, komünlerin yaşayabilmek için daha geniş bir bağlamın, yani ulusal kurtuluş devriminin bir parçası olması gerektiğini fark etmişti. Günümüzde bu daha geniş bağlam, bir öncü parti veya başka bir sınıf temelli örgüt tarafından yürütülecek olan anti-emperyalist (ve anti-Siyonist) ulusal kurtuluş devrimidir. Marx bize, bu daha büyük devrimci projenin bir parçası olmak gerektiğini öğretmiştir ve bu Chavez’in düşüncesinde de kendine yer bulmuştur. Chavez, “İzole edilmiş komün karşı-devrimcidir” ve “Komün bir hücredir, ancak bir hücrenin bir bedene ihtiyacı vardır” demiştir. Chavez ayrıca, bir Ulusal Komün Sistemi inşa etme gerekliliğinde ısrar etmiştir. (Bu fikirlerin daha ayrıntılı bir incelemesi için, bu yaz Monthly Review’da yayınlanan “Sosyalist Komünler ve Anti-Emperyalizm: Marksist Yaklaşım”[3] başlıklı son makaleme bakabilirsiniz.)
Yukarıda[4] Hristiyanlıktaki özgürleştirici unsurların Latin Amerika devrimci projesine katkısından bahsettiğim için, Arap ülkelerinde egemen din olan İslam hakkında da birkaç söz söylemek istiyorum. Elbette İslam da diğer pek çok din gibi birçok özgürleştirici ve insani değeri yüksek unsura sahip; ancak günümüzün devrimci projesi bakımından önemi, bu belirli özelliklerin ötesine geçmektedir. En önemlisi, son birkaç yüzyıldır Müslüman çoğunluklu halkların çoğunun Kuzeyli güçlerin sömürgeci ya da emperyalist tahakkümü altında yaşamış olmasıdır. Bu deneyimin bir sonucu olarak, İslam kültürü tarihsel olarak sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı tutumlara yönelmiştir. Bunun dolaylı bir teyidi, İslamın Suudi Arabistan gibi sömürgecilik ve emperyalizm yanlısı bir devletin resmi dini haline geldiğinde, cevap olarak sayısız bölünme, çelişki ve muhalif hareketin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu durum bize, temel tarihsel ve coğrafi nedenlerden dolayı İslamın temelde ezilenlerin ve tahakküm altında yaşayanların dini olduğunu hatırlatır.
Dünyadaki ezilenlerin kültür ve inanç sistemlerinin devrimci değerler teşkil etmediğini düşünmek son derece absürt ve ayrıca Marksizmle uyumlu her türlü sosyolojik ve tarihsel ilkeye aykırı olurdu. Dünyadaki iki milyar Müslüman, çağımızı tanımlayan küresel anti-emperyalist mücadelenin temel direklerinden biridir.
IY: 2025 yazından itibaren ABD, Karayipler’de büyük çaplı bir askeri konuşlandırma gerçekleştirdi. Balıkçı teknelerine drone ve füze saldırıları düzenlendi, 130’dan fazla kişi yargısız infaz edildi ve Venezuela ham petrolü taşıyan tankerlere defalarca şiddetli baskınlar yapıldı. Bu eylemler, geçtiğimiz 3 Ocak’ta Karakas’ın bombalanması ve Başkan Maduro ile milletvekili olan eşi Cilia Flores’in yasadışı şekilde kaçırılmasıyla doruğa ulaştı. Bu eşi görülmemiş saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz ve bunların orta ve uzun vadede ne gibi etkileri olacağını düşünüyorsunuz? Bu yeni tür emperyalist müdahaleye karşı bir direniş biçimi olarak silahlı mücadelenin muhtemel geri dönüşünden bahsetmiştiniz. Bunun ötesinde, bu yeni senaryoda Venezuela ve bölgedeki ülkeleri başka ne gibi zorluklar bekliyor?
CG: Bu röportaja, 3 Ocak günü olanları tarihsel süreklilik içinde ele almanın önemine dikkat çekerek başlamıştım. Aynı kaygıyla şunu da belirtmek isterim ki o gün yaşanan olaylara yönelik doğru ve materyalist bir perspektif, ABD emperyalizminin, Venezuela’ya bir Blitzkrieg (yıldırım) saldırı düzenleyip Başkan Nicolas Maduro ile First Combatant[5] Cilia Flores’i yasadışı bir şekilde kaçırma kararını vermeden önce ve sonra sergilediği eylemlerin, ağır bir şekilde koşullandırılmış olduğunu ortaya koyacaktır. Bir yandan, Venezuela içindeki devrimci blokun birliği, ordunun sarsılmaz sadakati ve halkın silahlı oluşu, emperyalizmin bu bağlamda yapabileceklerini gerçek anlamda sınırladı. Bu, ABD’nin klasik bir kara işgali gerçekleştiremeyeceği ve bir darbe yoluyla rejim değişikliği yapamayacağı anlamına geliyordu. Tüm bu nedenlerden dolayı ABD, Venezuela ham petrolünü taşıyan tankerlerin ülkeden ayrılmasını engelleyerek ablukayı sıkılaştırmayı tercih etti ve Başkan’ı kaçırmaya karar verdi.
Aslında, 3 Ocak’ta Başkan Maduro ve Cilia Flores’in yasadışı olarak kaçırılmasına benzer en yakın tarihsel örnek, 2011 yılında Kolombiya’daki barış müzakerelerinin başlangıcında FARC lideri Alfonso Cano’nun öldürüldüğü operasyondur; bu olay, halihazırda devam etmekte olan müzakere sürecini tamamlamak üzere Timochenko’yu (Rodrigo Londoño) bu anti-emperyalist gerilla hareketinin başına getirmişti. Bu bağlamda −ve bir kez daha tarihsel sürekliliklere dikkat ederek− 3 Ocak saldırısının ardından Başkan Vekili Delcy Rodríguez’in aldığı kararların, esasen Nicolás Maduro tarafından daha önce ortaya konulan müzakere planının çizgisini izlediğini belirtmek gerekir. Kaçırılmasından önce Maduro, Hidrokarbon Yasası’nda olası bir revizyon ve ABD’li petrol şirketlerine yönelik kontrollü bir açılım öngörüyordu. Önemli bir nokta şu ki çoğu petrol uzmanı, yatırımcıların bu konuda pek istekli olmaması nedeniyle önümüzdeki yıllarda Venezuela’da üretilen petrol miktarında büyük bir değişiklik olacağını öngörmüyor. Sonuç olarak, ABD ya da Venezuela’ya büyük fayda sağlayacak bir “yeni canlanma” vaadinin gerçekleşme olasılığı çok düşük.
3 Ocak’tan sonra ortaya çıkan yeni durumun, Bolivarcı Devrim için olduğu kadar bölgedeki ilerici güçler, özellikle de Küba (Küba devrimi, dünyanın dört bir yanındaki devrimciler için bir sosyalist örnek ve umut ışığı olmuştur) için de taktiksel bir geri çekilme ve dikkate değer zorluklar içerdiğini kabul etmek önemlidir. ABD’nin yakın gelecekte Venezuela’nın petrol satışlarını kontrol edeceği gerçeği, belirli bir alanda Venezuela’nın egemenliğine gerçekten de darbe vurmaktadır. Venezuela hükümetinin yaptığı şeyin, bunu bir kez daha vurgulamak isterim, taktiksel bir geri çekilme olarak değerlendirilmesi gerekir. Akıllıca olan böyle yapmaktı. Kontrollü geri çekilmeler ve tavizler, her devrimci stratejinin önemli parçalarıdır. Ancak, Venezuela devriminin −eğer bu geri çekilmeyi sadece taktiksel bir hamle olarak tutmak istiyorsa− anti-emperyalist politik duruşunu sürdürmesi ve diğer alanlarda egemenliğini savunması, aynı zamanda gelecekte petrol üretimi ve ticareti üzerindeki tam kontrolünü geri kazanmak için hazırlık yapması önemlidir.
Önümüzdeki zorlu dönemde stratejik projesini sürdürebilmek için Venezuela devriminin elinde bazı önemli avantajlar bulunuyor. Bunlar arasında şunlar yer alıyor: (1) Güçlü bir siyasi parti olan PSUV[6] (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi); (2) Chavez’in “sivil-askeri ittifak” olarak adlandırdığı yapıya uygun olarak halkla müttefik olan sadık bir ordu; ve (3) finans sektörü üzerinde, son on yılda ABD’nin uyguladığı abluka karşısında geliştirilen artan kontrol. Bu üç unsura ek olarak, Venezuela’nın en belirleyici devrimci “değeri” −aslında devrimin özü− halk güçleri ile devrimci hükümet arasındaki ittifaktır. Bu ittifak ne pahasına olursa olsun korunmalıdır. Dahası, önümüzdeki dönemde, tıpkı son on yılda yaşadığımız abluka kaynaklı kriz sırasında komün hareketinin yaptığı gibi, devrimin en yüksek sosyalist ve anti-emperyalist ideallerini korumak, özellikle komünlerde ifade edildiği şekliyle, halk güçlerinin görevi olacaktır. Ayrıca, şu anda devlet için açık diplomatik ilişkiler yoluyla kurmanın kolay olmayacağı devrimci uluslararası bağların bir kısmını halklar arası ve Küresel Güney içi ilişkiler temelinde sürdürmeye çalışmak da bu hareketin görevi olacaktır.
Aslında bu, komünal güçlerin Başkan Maduro’nun geri dönüşü için özenle kampanyalar üzerinde çalışması ve Kolombiya halkı içindeki devrimci güçlerle olan bağlar gibi enternasyonalist bağları sürdürmeye gayret göstermesi düşünüldüğünde, halihazırda gerçekleşmektedir. Gelecekte karşı karşıya kalacağımız zorlu dönemde, Venezuela devrimci güçlerinin, hem son on yılda hem de 3 Ocak saldırısına verilen anlık tepkilerde kendini gösteren etkileyici birliğini koruması önemlidir. Bununla birlikte, Venezuela’daki birleşik devrimci blok içinde, bir yanda orta sınıf ve teknokratik eğilimler, diğer yanda ise işçi sınıfı temelli ve komünlerle ilişki içinde eğilimler her zaman bir arada var olmuştur. İlk eğilim emperyalist ablukadan kurtulmak için gerekli olan politika kararları sebebiyle son on yılda güçlendi. Bu nedenle, devrimin sosyalist eğilimli güçlerinin, özellikle de komünlerde yer alanların, geçtiğimiz on yılda yaptıkları gibi, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda sahip oldukları kapasiteyi ve sağlamlığı örnek teşkil edecek şekilde sergilemeleri gerekecektir. Açıkça belirtmek gerekirse, bu, böbürlenme ve “eleştirel” söylemler şeklinde değil, komün inşası ve kitlelerin ideolojik ve pratik olarak şekillendirilmesi için sabırlı ve somut bir çalışma şeklinde olmalıdır: yani, komünal alanın devrimin en sağlam, en güvenilir, en disiplinli ve en anti-emperyalist ayağı olduğunu örneklerle gösteren bir dizi çaba.
Son bir gözlem: Faşizm, ABD’de ilerledi ve aslında iktidarı ele geçirdi; bu durum, Trump’ın ikinci başkanlığıyla birlikte oldukça açık bir hal aldı. Bu arada, faşist ve daha açık bir şekilde sömürgeci bir emperyalizm olan MAGA emperyalizmi, daha şiddetli eylemlere ve açık müdahaleye başvurarak Latin Amerika bölgesinde bazı gerçek zaferler elde etmiştir. Bu durum sol kesimde umutsuzluğa yol açabilir, özellikle de bölgedeki anti-emperyalist, anti-faşist güçlerin tepkisinin şu ana kadar yavaş ve dağınık kalması ve yeterince kararlı olmaması sebebiyle. Ancak sol kesim sabırlı olmalıdır. Faşizm genellikle ilk savaşları kazanır; oysa en köklü anti-faşist güçlerin tepkisi, doğası gereği daha yavaş şekillenir. Bunun nedeni, bir yandan anti-faşizmin dünyanın barışsever çoğunluklarını harekete geçirmesinin gerekmesi, diğer yandan da iç örgütlenme yöntemlerinin daha demokratik olmasıdır. Ancak bu güç bir kez uyandığında, gücü ve yaratıcılığı muazzam, toplumsal ilerlemeye ve insanlığın özgürleşmesine düşman olanları ezme kapasitesi görkemlidir.
Kaynak
Monthly Review Online, 6 Mart 2026
[1] https://teorivepolitika.online/2026/03/14/venezuelanin-bolivarci-devrimi-ve-abd-emperyalizmine-karsi-kuresel-mucadele-chris-gilbert-ile-soylesi/
[2] Bu yüzyılın başından itibaren on yıldan fazla süren ve dünya çapında artan talep sonucunda temel emtia, petrol ve maden fiyatlarının önemli ölçüde yükseldiği dönem. (Ibrahem Younes’in notu)
[3] “Socialist Communes and Anti-Imperialism: The Marxist Approach”. Monthly Review. Vol. 77, No. 03 (July-August 2025) https://monthlyreview.org/articles/socialist-communes-and-anti-imperialism-the-marxist-approach/
Teori ve Politika’nın son sayısında bu makalenin çevirisine yer verilmiştir. Ç.N.
[4] Bu metnin Teori ve Politika’da çevirisi yayınlanan ilk bölümünde. Ç.N. https://teorivepolitika.online/2026/03/14/venezuelanin-bolivarci-devrimi-ve-abd-emperyalizmine-karsi-kuresel-mucadele-chris-gilbert-ile-soylesi/
[5] First Lady teriminin aristokratik bulunması sebebiyle Cilia Flores First Combatant (İlk Savaşçı) olarak adlandırılmaktadır. Ç.N.
[6] Partido Socialista Unido de Venezuela.