
Eric Hobsbawm tarih üzerine yazdığı kapsamlı eserinin bir dipnotunda şunu söylüyordu: “Kuşkusuz ‘olmakta olan şeylerin doğru olduğu’nu, en azından kaçınılmaz olduğunu varsayarsak, çıkarsamaların sonuçlarını da −onaylayarak ya da onaylamadan− kabul edebiliriz, fakat bu yolla problemi ortadan kaldırmış olmayız.”[1]
Tarih asla bir kader değildir; o, bir tercihler alanıdır. Bu günlerde Şi Jinping sayesinde tekrar gündemimize giren, Thukydides’in gözlerimizin önüne serdiği o kadim tuzağın kanlı bilançosu neydi? Sparta’nın gerileyişi, Atina’nın yükselişi, ordusunu Kserkses’in kırbaçları altında yedi gün yedi gece süren bir köprü geçit töreni, ya da koruma birliğinin altından parlayan miğferleriyle düşmanlarının gözlerini kamaştıran Pers’in kibri, bugünün dünyasında yeniden sahnelenmek isteniyor. Ama bu kez, sahne değişti, aktörler değişti, belki de en önemlisi: bilinç değişti.
Bugün, Çin’in yükselişi karşısında titreyen eski hegemonun kulakları tırmalayan kakofonisi, Kserkses’in oklarının güneşi kararttığı gibi insanların gözlerini karartmaya yetmiyor. Ancak unutmayalım: Pers’in zulmüne karşı ayakta kalan küçük Yunan kent devletlerinin motivasyonu kendi özgürlük iradeleriydi. Peki bugün, Çin’in kadim bilgeliği, tarihsel deneyimi ve sosyalist kararlılığı karşısında, Thukydides Tuzağı bir kader olmaktan çıkıp aşılacak bir sınav haline gelemez mi? Elbette gelebilir. Çünkü bu kez, yükselen gücün elinde ne Sparta’nın ilkel oligarşik katılığı var ne de Atina’nın denizci kibri. Çin’in tarih sahnesine çıkışı, başkalarını yok etmek için değil, yepyeni bir medeniyet ufkuna yelken açmak içindir. Çin’in kolektif aklı ve kadim stratejik mirası Thukydides’in Tuzağı’nı boşa düşürebilir mi?
Genel kabul gördüğü üzere şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şayet tarihin babası Herodot’sa, rasyonel ve siyasi tarihin yazıcısı da Thukydides’tir. Elbette onun rasyonel tarih yazıcısı olması Atina ittifakının oluşturmuş olduğu ordunun, başarısının da mimarı olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığını üstlenmesi dolayısıyla, aynı zamanda tarih yazımına ufkunu veren ve rasyonalitesini bozan, bakmak zorunda kaldığı Atina’nın penceresidir. Hiç kimse karşısına geçip kendisine bakamaz.
Statükocu ve hâkim gücü, askeri oligarşik örgütlenmeye sahip Sparta temsil ediyordu. Kendi liderliğinde, Mora Yarımadası’ndaki antik kent devletlerinin yanı sıra Makedonya’yı da kendine dahil ederek Peloponez Birliği’ni oluşturmuş, esas olarak kara gücüne dayalı, muhafazakâr bir düzenin savunucusuydu.
Sparta’nın karşısında ise, Pers İmparatorluğu’nu yendikten sonra güçlerini Avrupa kıtasından çıkararak deniz ticaretiyle zenginleşmiş yükselen güç Atina vardır. Atina’nın liderliğindeki birlik, Teselya başta olmak üzere Antik Yunan kent devletleri ve Batı Anadolu devletlerinden oluşmuş ve ilk toplantının yapıldığı yerin adıyla anılarak Delos Birliği olarak tarihe geçmiştir. Atina, deniz ticaretiyle ekonomisini büyütmüş, bu büyüme sayesinde demokratik bir devlet yapısına kavuşmuş, deniz ticaretiyle uyumlu olarak donanmasıyla askeri gücünü son derece büyütmüştür. Antik Yunan, Persleri topraklarından çıkardıktan sonra altın çağını yaşamaktadır. Bu dönemin komutanı da Yunan-Pers ve Peloponez Savaşı’nda öne çıkan, Anaksagoras, Damon, Sokrates, Sophokles ve Zenon’dan dersler alan politikacı ve general Perikles’tir.
Antik çağın en büyük askeri ve “emperyalist” gücü Pers İmparatorluğu’dur. Persler Anadolu’daki bütün devletleri ve Mısır’ı da egemenliği altına almış büyük bir askeri güçtür. Kimsenin durdurmaya bile cesaret edemediği bu gücün orduları, geçtiği toprakları çoraklaştırıyor, mola verdiği alandaki göletleri kurutuyor ve düşmanlarına attıkları oklar güneşi örtüyor ve savaş alanını adeta karanlığa çeviriyordu. Herodot’un yazdığına göre, Yunanistan’ı işgal etmek amacıyla Avrupa’ya geçmeye çalışırken Pers ordusu gemileri duba olarak kullanmıştı. Kserkses önderliğindeki ordu, üç gün içinde inşa edilen köprü üzerinden filler, atlar ve on binlerce askerle Hellespontos (Çanakkale) boğazını geçmişti. Bu köprüden, Kserkses’in kırbaçları altında Pers ordusunun geçişi yedi gün yedi gece sürmüştü. Bugünkü mühendislik bilgisi ve teknolojisi ile bile zorluğu açık olan bu büyük operasyon, Pers ordusunun büyüklüğünü ve gücünü göstermek için fazlasıyla yeterlidir. İşgal etmek istedikleri yere elçiler gönderir, ekmek ve su isterlerdi. Kadirşinas Kserkses’e boyun eğenler, onun koruyucu kanatları altında “özgürlüğün” tadını çıkarıp onurlandırılırlar, aksi halde orduları yok edilir, anayurtları yerle bir edilir, kız ve erkek çocukları köle ve cariye olarak alınırdı. Bu durum bir çarkın doğal dönüşü kadar normaldi ve insanlar da bu çarkla beraber dönmelilerdi. Karşı koymak yalnızca akılsızlık değil, delilikti de aynı zamanda. Bugünkü emperyal kibrin diline benzerlik bakımından Kserkses’in sözleri çarpıcı, bir o kadar da öğreticidir.
“Hellespontos’lular denizine bir köprü atmayı düşünüyorum. Avrupa’nın içine bir ordu sokmak istiyorum, Atinalıları tepelemek için… bütün Perslerin öcünü, Atina’yı alıp yakana kadar durmadan savaşacağım. … Perslerin gözleri önünde artık tanrısal gök kubbeden başka sınır kalmayacaktır. Evet, güneş artık sınırları bizimle bir olan başka toprak görmeyecektir; sizin yardımınızla, Avrupa içerisinde yapacağım basit bir gezinti ile bütün toprakları bir tek ülke halinde birleştireceğim.”[2]
Thukydides, iki kitapta topladığı “Peloponisos’lularla Atina’lıların Savaşı” adlı eserinde Sparta ile Atina arasındaki savaşı anlatırken sık sık yaklaşık yarım yüzyıl önce yaşanan Yunan devletleriyle Pers İmparatorluğu arasındaki savaşı da konu edinir.
Toplumların tarihini anlamak için bakmamız gereken tek yer dündür. Bugünü ve yarını anlamak ancak dünü kavramakla mümkündür. Ezilenlerin asli ve vazgeçilmez görevi, tarihte yaşananları tüm ayrıntılarıyla bilmek ve öğrenmektir. Egemen sınıfların temsilcileri ise ya tarih çarpıtıcısı ya da tarih silicisidirler. Bu nedenle her savaş, aynı zamanda toplumların belleğine yapılan bir saldırıdır; tıpkı İskenderiye Kütüphanesi’nde olduğu gibi birikimleri yakarlar, tarihi yağmalarlar. Egemenler, ellerinde tuttukları güç sayesinde geçmişe de yön verebileceklerini düşünür ve her tarihsel olayı kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtırlar.
Elbette tarih bire bir tekerrür etmez, etmiyor da. İnsanların önüne farklı coğrafyalarda ve farklı koşul ve biçimlerde geliyor. Daha güçlü kozlarla gideceği hesaplanarak mart ayından ertelenen Xi – Trump görüşmesi, 13 Mayıs’ta görkemli ve deneyimli gazetecilere göre de anlamlı bir şekilde gerçekleşti.
Ekonomik, kültürel, siyasi ve tarihsel olarak gerilemekte de olsa, askeri bir savaş makinesine dönüştürülen ABD emperyalizminin küstah yüzü Trump ve yükselen güç olarak geleneksel Çin bilgeliğinin timsali Xi Jinping, 13 Mayıs’ta Pekin’de bir araya geldiler. Bir araya gelme talebi, süren ABD-İran savaşının seyri dolayısıyla görüşmenin ertelenmesi, görüşülecek konuların belirlenmesi başta olmak üzere, Trump’ı karşılayan Çin temsilcileri dahil, karşılanma töreninin biçimleri de bu görüşmenin içeriğinin anlaşılması bakımından bazı gerçekleri açığa vurmaktadır.
Çin tarafının dış politikası, merkezi bir kararla belirlenmiş, Dış İşleri Bakanlığı’nca şeffaf, tümüyle net ve nesnel gözlerin rahatlıkla görebileceği üzere tümüyle anlaşılabilir şekilde yürütülmektedir. Bu politika, karşı taraftakilerin hamleleri gözetilerek ve haklı olarak tümüyle kendi toprakları olarak gördükleri Tayvan için de geçerlidir. Temsil ettiği sınıfların politikalarını yansıtacak şekilde bir dediği bir dediğini tutmayan Trump’ın, kısa vadede öngördüğü politikalar ne olursa olsun, esas olarak tekelci sermayenin bir devletinden ibaret olan ABD’nin genel “ulusal çıkarları” neyi gerektiriyorsa onlar uygulanacak ve asla mutlak bir barış sağlanamayacaktır. Komünist Manifesto’nun, “Modern devletin yürütme organı, tüm burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir” saptaması Marksistler açısından tartışılmaz niteliktedir. Emperyalist ABD ve sosyalist Çin ayrımı, sınıf ayrımları kadar net ve bir o kadar da keskindir. Esas olan, bu keskin ayrımın bir savaşa evrilip evrilmeyeceğidir.
Xi Jinping’in Trump’ın tam da kendine yaraşır şekilde peşine taktığı tekel konumundaki, finans oligarşisi ve teknolojik devlerinden oluşan 17 stratejik sektörün CEO’larından oluşmuş heyetine yaptığı konuşmanın birkaç cümlesine sığdırılmış vurgulara dikkat çekmek gerekiyor. Xi, muhtemelen Trump’ın anlamak için heyetin diğer katılımcılarına sormak zorunda kalacağı, her bir cümlesi önemli dış politikasını yansıtan içeriğe, kadim Çin bilgeliğini yansıtan derinliğe, bir o kadar da soğukkanlı ve diplomatik bir dile sahip konuşmasında şunları söyledi:
“Dünya, yüzyıldır görülmemiş hızda değişimlerden geçiyor. Uluslararası manzara hızla değişiyor. Dünya yeni bir yol ayrımına geldi.
“Çin ve ABD’nin sözde ‘Thukydides Tuzağı’nı aşıp aşamayacağı,
“Ve büyük güçler arasındaki ikili ilişkilerde yeni bir örnek oluşturup oluşturamayacağı,
“Küresel zorluklarla başa çıkmak için birlikte çalışıp çalışamayacağımız,
“Dünyaya istikrar kazandırıp kazandıramayacağımız,
“Halklarımızın refahını ve insanlığın ortak geleceğini iyileştirip iyileştiremeyeceğimiz,
“İkili ilişkilerimiz için iyi bir gelecek inşa edip edemeyeceğimiz merak ediliyor.”
Thukydides Tuzağı kavramını politik literatüre kazandıran Amerikalı siyaset bilimci Graham Allison’dur. Kavram, yazının girişinde özetleyerek aktarmaya çalıştığım gibi tarihçi ve askeri komutan Thukydides’in kitabından esinlenerek üretilmiştir. Kavramın atıf yaptığı çıkarsama, “Yükselen yeni bir gücün mevcut egemen gücü tehdit etmesi, neredeyse her zaman savaşla sonuçlanır” ilkesinin günümüzde ABD-Çin özgülünde geçerli olup olmadığıdır. 15. Yüzyıldan günümüze kadar yükselen bir gücün egemen güce rakip olduğu 16 tarihi örnekten 12’si savaşla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla, istisnalar olmasına karşın, bu gerilim mutlak bir savaşı doğurmaktadır.
Esas olarak, sosyalist Sovyetler Birliği kurulduktan sonra, 1. Dünya Savaşından büyük bir yıkımla çıkan ve sonra her an savaşmaya hazır potansiyel emperyalist Almanya, Sovyetler Birliği’ne saldırması için kapitalist emperyalist ülkeler tarafından desteklenmiş, teşvik edilmiş ve Sovyetler Birliği sınırlarına kadar önü açılmıştır. Dolayısıyla, savaşın seyri değiştiğinde Sovyetler’le ittifak yapanlar dahil, 2. Dünya Savaşı, emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni yıkmak için başlattığı bir savaştı. Emperyalist dünyanın dayattığı bu büyük savaşta Sovyetler Birliği 27 milyon, Çin ise 20 milyonun üzerinde insan kaybı ve büyük bir ekonomik yıkım yaşamıştı.
Her biri kendi içinde ayrıntılı bir inceleme gerektirse de, sonrasında yürütülen vekalet savaşlarında, ABD’yi sosyalist ülkelere karşı savaştan alıkoyan esas olgu, Sovyetler Birliği’nin karşı güç olarak sahip olduğu askeri kapasitesi, daha sonrasında ise nükleer silah geliştirmiş olması dolayısıyla literatüre geçmiş olan “dehşet dengesi”nin sağlanmasıydı. Bu bakımdan, asla savaşsız yapamayacak olan kapitalist emperyalist dünyayı durduran sosyalizm olmuştur.
“Tuzağın” kendine özgü mekaniği şimdilerde Çin özgülünde işlevsiz kalmış gibi görünüyor: ABD’nin Çin karşısındaki pozisyonu, liderinin de tarif ettiği gibi Sparta’nın Atina karşısındaki konumunu andırıyor. Tuzağın mekaniğini Çin’e uyarlamak işin belki de en zor kısmı. Bu tuzaktan kaçınmanın yolu, yükselen gücün, ne pahasına olursa olsun hegemonik gücünü silah kullanarak tescil ettirmeye çalışmak değil, yeni dengeyi mümkün olduğu kadar zamana yaymak ve iş birliği zeminlerini kendi lehine kullanmaktan geçiyor. Çin bu yönde birçok platform inşa ediyor, karşılıklı ekonomik çıkarlara ve barışçıl kalkınmaya sürekli vurgu yapıyor. ABD’nin bütün provokasyonlarına rağmen, bir bütün olarak kapitalist dünyanın buna ne ölçüde karşılık vereceği henüz belirsizliğini koruyor olsa da, bugünlük “barış” Çin’in gelişimine yarıyor, gücünü pekiştirmesine hizmet ediyor. Bu zamana kadar silahlarını kullanarak hegemonik güç olanların ya da gücünü koruyanların aksine Çin, barış içinde büyük bir hızla hegemonik güç konumuna yükseliyor. Adeta Çin, büyük savaş ustası Sun Tzu’nun önermelerini andırır şekilde tek bir kurşun atmadan “savaşı” kazanıyor gibi görünüyor.
Daha dün, dünya jandarması ABD öncülüğünde toplanan NATO’nun bir numaralı tehlike olarak gördüğü Çin’i, askeri olarak hedefe koyamamasının nedeni, böylesi yıkıcı bir savaştan, 2. Dünya Savaşı’nda sahip oldukları büyük avantajlara rağmen yaşadıkları kayıplarla karşılaştırılamayacak kadar daha büyük yıkımla çıkacaklarına dair yaşadıkları korkularıdır. Çin’in bu durumu sosyalizmin genel teorik yaklaşımlarıyla uyumlu olduğu gibi, aynı zamanda kadim bilgeliğinin Çin Komünist Partisi’nde somutlaşmayışla da bir o kadar sevindiricidir.
Sosyalizm ile kapitalizm arasındaki farkı görmek için Çin ile ABD’nin son yüzyıllık tarihini incelemek fazlasıyla yeterlidir. Bir tarafta bütün tarihi soygun, sömürgecilik, savaş, siyasi suikastlar ve darbelerle geçen gerileme eğimine giren hegemonik güç ABD, diğer tarafta ise tek kurşun atmadan, uluslararası komplolara tenezzül etmeden, bütün komplo ve savaş kışkırtmalarına prim vermeden, sadece ve sadece kendi öz ulusal dinamiklerine ve partisinin etrafında sıkıca kenetlenmiş ve halkının özverili seferberliğine dayanarak inşa edilen yükselen hegemonik güç olarak Çin. Peşine taktıkları da dahil olmak üzere, asgari hukuk normlarının geçerli olduğu herhangi bir burjuva devlette cezaevinde tutulup yargılanması gereken, insanın ifade etmekte bile zorlandığı pedofili, hiçbir dediğinin birbirini tutmadığı düşük profilli bir Trump’la, biyografisini çıkarırken CIA’nın bile saygı göstermek zorunda kalarak şapka çıkardığı Xi Jinping. Xi Jinping’in bu kirli elleri sıkmasının sorumlusu ne Çin’in çıkarları ne de uzlaşmacı ÇKP ve dolayısıyla Xi’nin kendisidir. Bunun sorumlusu başta halkı olmak üzere ABD ve onun müttefiklerine secdeye varacak kadar boyun eğen, kendi devletlerine ve dolayısıyla kapitalizme karşı savaşımda teslimiyet seviyesine dek gerileyen, mücadele yoksunluğu içindeki dünya halkları ve ezilenleridir.
Büyük bir şevkle ve devasa askeri güçle ilerlediği Orta Doğu’da, 1 trilyon dolarlık askeri donanıma, bölge ülkelerinin küçümsenemez fiili desteğine karşın tosladığı İran duvarına ve ardından saplandığı Hürmüz batağından çıkmak için bir numaralı düşman olarak belirledikleri ülkeden yardım dilenmeleri, dünya jandarması ve yüz yıllık hegemonik gücün geldiği noktayı berrak bir şeklide göstermektedir. 2. Dünya Savaşı sonrası Nazileri Berlin’e kadar püskürten Kızıl Ordu’nun muzaffer komutanı Stalin ile karşılaştırılabilir bir nitelikte, hiç kurşun sıkmadan, ABD’yi müttefikleriyle birlikte Hürmüz batağından çıkmak için başvurulan Xi Jinping, neredeyse aynı pozisyonda bir uluslararası saygınlık ve prestij kazanmıştır. Daha henüz bir yıl önce, en büyük düşman olarak belledikleri ve birlikte imzaladıkları anlaşmalarla askeri gücünü büyüttükleri ortak saldırı örgütü NATO kararlarına karşın, bu saldırgan gücün sahiplerinin yanı sıra, çeper ülkelerinin teker teker Çin’in kapısını çalması, haydut devleti ABD’yi, müttefiklerinin ayak izlerinden yürümek zorunda bırakması, tarihi bir zaferin tescillenmesinden başka bir şey değildir.
Başta 31 Mart-2 Nisan tarihleri arasında yapılması planlanan bu ziyaret, İran’a karşı yürütülen savaşta, ABD-İsrail koalisyonunun tüm birikimlerini en çok güvendikleri şok suikastlarla tükettikleri açık başarısızlıkları nedeniyle elini zayıflatmış ve bundan dolayı da ertelenmek zorunda kalınmıştı. Sonraki günlerde, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte daha da belirgin bir hale evrilmiş, küresel güvenlik arayışına giren ülkeler tek tek rahatsızlıklarını belirterek güvenli bir liman olarak gördükleri Çin’e akın etmeye başlamışlardı.
7-11 Nisan’da Jose Pedro Aguiar-Branco (Portekiz Meclis Başkanı), 11-15 Nisan’da Pedro Sanchez (İspanya Başbakanı), 12-14 Nisan’da beraberindeki heyetle birlikte Khaled bin Mohamed bin Zayed Al Nahyan (Abu Dabi Veliaht Prensi), 12-16 Nisan’da Gerry Brownlee (Yeni Zelanda Meclis Başkanı), 14-15 Nisan’da Sergey Lavrov (Rusya Dışişleri Bakanı), 14-17 Nisan’da seçildikten sonra ilk ziyaretini yapan Tô Lâm (Vietnam Devlet Başkanı ve Parti Genel Sekreteri), 14 Nisan’da Saara Kuugongelwa-Amadhila (Namibya Uluslararası İlişkiler ve Ticaret Bakanı), 16-22 Nisan’da Daniel Chapo (Mozambik Devlet Başkanı), 20-22 Nisan’da Saleumxay Kommasith (Laos Başbakan Yardımcısı), 25 Nisan-1 Mayıs’ta Asif Ali Zardari (Pakistan Devlet Başkanı), 27 Nisan-1 Mayıs’ta Maxime Prevot (Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı), 27 Nisan’da Penny Wong (Avustralya Dışişleri Bakanı), 16 Mayıs’ta Wavel Ramkalawan (Seyşeller Devlet Başkanı).
Son olarak, 19-20 Mayıs tarihlerinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ziyareti… Putin’in ziyaretinin iki ülke arasındaki stratejik ortaklığı pekiştirmek ve enerji, teknoloji gibi kritik alanlarda iş birliğini ilerletmek amacıyla olacağı bildirilmektedir.
Yukarıda aktarılan ziyaretler, özellikle İran’a karşı yürütülen savaşta ABD-İsrail saldırısının başarısız olmasından kaynaklı, tek tek ülkelerin güvenlik arayışlarının, ekonomik kaygılarının, yağma ve talana karşı tek küresel gücün Çin olduğunun uluslararası düzeyde tescillenmesi anlamına da gelmektedir. Dünyanın dört bir yanından üst düzey yetkililer, ülkelerinin Çin ile olan ilişkilerini derinleştirmek veya yeniden tanımlamak için Pekin’e akın etmiştir. Bu derece olağanüstü trafiğin, diploması tarihine geçeceği muhakkaktır.
Henüz yeni palazlanan kapitalistler, işçi sınıfı hareketinin gelişkin, örgütlenme düzeyinin yüksek, parlamentolardaki temsiliyetin güçlü olduğu Avrupa’da, komünizm hayaletinin ete kemiğe bürünmesini sezmiş ve kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalmışlardı. Komünist Manifesto’nun yazılmasının ve “General” Engels’in, “mösyö burjuvazinin” ilk kurşunu sıkması için meydan okumasının üzerinden henüz yarım yüzyıl geçmişti. Şimdilerde, aradan geçen bir asır ve muhteşem teknolojik dönüşümlere karşın, burjuvazi, artık centilmence düelloyu hak etmeyen, iliklerine kadar yozlaşmış yırtıcılar oligarşisinden başka bir şey olmayan ve “mösyö” özelliğini tümüyle yitirmiş, tarih tarafından süpürülmesi gereken sokak kabadayılarına dönüşmüştür. Bir paradoks olarak, bunları süpürmesi gereken işçi sınıfı ve onun öncüleri, işlenen cinayetler, açık saldırılar, hapishaneler ve ideolojik bombardıman aracılığıyla kendilerine önemli oranda benzetilmiş, psikolojik ve siyasi üstünlük sağlaması gerekirken tam tersi bir durum oluşmuş, Avrupa komünist hareketi de ideolojik ve örgütsel olarak neredeyse tamamen bitme noktasına evrilmiştir. Elbette bu durum salt Avrupa ile sınırlandırılamaz, bu kesimler, neredeyse bütün dünyada aynı paradoksun pençesi altında kolektif olarak kapitalistlerle birlikte çürümektedir.
İşte bu koşullarda, sermaye yoğunlaşması tepe noktasına varmış, neredeyse birkaç aile grubunun elinde tekelleşmiş, bu tekelleşmeye koşut olarak da dünya burjuvazisi iliklerine kadar çürümekle kalmamış, adeta kokuşmuştur. Bu kokuşmuş dünyanın müsebbipleri ve en tepesindekileri, düşman olarak gördüklerini açıkça beyan ettikleri ülkenin, yani, görkemli bir şahlanış dönemi yaşayan Çin’in kapısında sıraya girmiş bulunuyorlar. Bu sosyalizm açısından muhteşem bir başarıdır. Devrimden sonra 1979 yılına kadar tam olarak 29 yıl bu ülkeyi tanımayı reddeden ve diplomatik ilişki kurmayan ABD için gelinen nokta tam bir trajedidir. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla boyunları eğilen komünistlerin enselerini karartmalarına gerek yok. Belki Çin Seddi Ay’dan görünmüyor olabilir ama, bugün Kutup Yıldızı işlevini gören Çin sosyalizmi; kendinden menkul varlıklarıyla, dergi sayfalarının dar ideolojik kalıplarına sıkışmış komünistlerin aksine, dünya halkları Çin’in karanlıkta parlayan bir ışık, izlenecek yol için bir kılavuz, parlak geleceklerinin bir prototipi olduğunu iliklerine kadar hissediyor, görüyorlar.
Savaşı mı soruyorsunuz? Komünist Manifesto’da beyan edildiği üzere, neredeyse 200 yıldır tekrarlıyor ve şimdi bir kez daha hatırlatıyoruz. Sosyalizm; kapitalist kuşatma yerini sosyalist kuşatmaya terk edinceye, bütün dünyanın kapitalistleri bir daha asla başını kaldıramayacak biçimde ezilinceye ve gerek iç gerek uluslararası siyasal sistem barışçıl gelişmeye evrilinceye, yani kısacası, kuruluşundan komünizme geçilene kadar, çetin ve bir o kadar da tehlikeli sınıf savaşımları silsilesidir. Bir saniye bile rehavete kapılmayacak olan Çin, düşmanları tarafından kendisine yönelik tehditlere karşı, diplomatik ve akademik kanallardan, herkesin rahatlıkla duyabileceği bir şekilde dünyaya ilan etmiştir: İlk kurşunu sıkan olmayacak, ama ikinci kurşunun sıkılmasına da asla müsaade etmeyecektir.
[1] Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine, Çeviren Osman Akınhay, Bilim ve Sanat Yayınları Ankara 1999, s. 31, dipnot.
[2] Herodotos, Tarih, Çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, s 338.