Ana SayfaKürsüSovyetler Birliği’nin Büyük Zaferi: 9 MAYIS

Sovyetler Birliği’nin Büyük Zaferi: 9 MAYIS

Sovyet askerleri Berlin’de

Almanlar bizden topyekûn imha savaşı istedi, onlara istediklerini vereceğiz.

Stalin, Moskova, 1941

Ve bugün, sevdiğine veda eden –

Bırak da erittiği acıyı kuvveti kılsın.

Çocuklara yemin olsun, yemin olsun mezarlara,

Kimse bize diz çöktüremeyecek!

Anna Ahmatova, Leningrad, 1941

22 Haziran 1941. Nazi Almanya’sının öncülüğünde Avrupa’nın bütün faşistleri büyük bir güçle SSCB’ye saldırdı.

9 Mayıs 1945. Nisan ayında Berlin’e giren Kızıl Ordu, faşist şef Hitler’in intihar etmesinin ardından SSCB “Büyük Vatanseverlik Savaşı”nı kazandı.

Bu iki kısacık cümle arasında geçen zamanda tarihin gördüğü en kanlı çatışmalar, katliamlar ve ablukalar yaşandı. 27 milyon insanını bu savaşta kaybeden SSCB; sanayisi, altyapısı ve ekonomisi ile büyük bir yıkım yaşadı. Tüm bunlara rağmen, dünya ezilenlerinin ilk anavatanı, faşizmin başkentini ele geçirmek şöyle dursun, Avrupa Kıtasının yarısına hâkim oldu. Bu hâkimiyet, artzamanlı olarak, savaşa bir başka önemli nitelik daha kazandırdı.  

Anti-Faşist Savaş

Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın tarihin gördüğü en büyük anti-faşist mücadele olduğunu söylemek yeni bir şey söylemek anlamına gelmez elbette; yine de bazı şeylerin klişeleşmiş olmaları onların yanlış oldukları anlamına gelmez. Gerçekten de böylesi bir mücadelenin büyüklüğü ile kudreti ne kadar vurgulansa azdır.

Büyük Vatanseverlik Savaşının bu birinci niteliği en görünür niteliğidir aynı zamanda. Doğrudan saldırıya katılan faşistlerin yanı sıra, adı Türkiye olan ülkeninkiler de dahil olmak üzere, fiili saldırı dışında kalan faşistler de Nazi saldırısını büyük bir sevinç ve umut ile karşıladılar. SSCB yıkılacak, büyük devriminin yarattığı bu büyük ülke idealleri, kazanımları ve yeşerttiği umut ile yok edilecekti. Fakat yıkılması ümit edilen ülke, nefret edilen ideolojisinin verdiği itki ile yıkılmamakla kalmadı, Avrupa’nın yarısından faşizmi 80 seneden fazla süre söküp attı.

Bu savaşın, İkinci Dünya Savaşının genel kapsamını aşan bir niteliğe sahip olduğu yüksünmeden iddia edilebilir. Bunun nedeni Dünya Savaşının emperyalist niteliğini eylemli olarak sorgulaması idi. Gerek Almanya ve İtalya gibi yeniden paylaşım isteyen güçlerin karşısındaki hâkim emperyalist güçler İngiltere ve Fransa’nın, gerekse de savaşı zayıflayan emperyalist kampın yerine geçmek için kullanan ABD’nin aksine Sovyetler Birliği’nin mücadelesi, ideolojik ve pratik varlık-yokluk savaşı idi. Bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’ne pratik yayılmacı ve emperyalist çıkarlar için saldıran Almanya’nın, kendisine Batı Avrupa’da yeten bu itkiyi SSCB’ye karşı ideolojik bir tahkimatla desteklemesi de bunun kanıtıdır. Gerçekten de o günlere dair az biraz bir şeyler okumuş ya da izlemiş birisinin Almanya’nın, SSCB’ye karşı, batıdaki düşmanlarına karşı gösterdiği yasal-normatif rasyonaliteden oldukça uzak bir nefret rasyonalitesi taşıdığını anlamaması olanaksızdır. Her iki taraftaki ideolojik girdi, diğer cephelerin aksine savaşı hem uzattı hem de vahşileştirdi. Almanya’nın önünde haftalar içinde diz çöken, başkentini bile savunmaktan aciz olan ve Alman ordusuna katılanların sayısının, anti-faşist mücadeleye katılanları fersah fersah aştığı Fransa ile, adasına sıkışıp kalan ve değil Avrupa, elindeki sömürgelerini korumaktan başka bir şey istemeyen İngiltere’nin aksine SSCB ideolojisine ek olarak salt varoluşu açısından bu nefreti hak ediyordu. Almanya girdiği Sovyet coğrafyasındaki nüfusu insan olarak görmedi ve buna uygun davrandı. Batı Avrupa’daki savaş esirleri bile bulundukları kamplarda son derece iyi bir muamele görürken, Sovyetler’deki milyonlarca sivil insan tecavüzlerin, toplu katliamların, sürgünlerin ve köleleştirmenin nesnesi haline getirildi. Bu ideolojik itkiye karşı verilecek cevap da elbette karşı-ideolojik bir itki ile tahkim olacaktı ve öyle de oldu. Sovyet coğrafyasında yaşanan ve yaşatılanları yıllarca –sadece emperyal değil aynı zamanda ideolojik nedenlerle– bir el çabukluğu ile görünmez kılan Batılı tarihçilerin, Sovyetler’in intikamını kınamaları da işte savaşın doğu cephesine içkin bu ideolojik girdiyi görmek istememelerinden kaynaklanmaktadır.

Devrimci Savaş

Büyük Vatanseverlik Savaşı yalnızca anti-faşist bir savaş olarak kalsaydı eğer, savaş sonrasında SSCB’nin dünya jeopolitiğinde oynadığı rol de açıklanamaz ve koca mücadele faşizmi terbiye etme derekesine düşerdi. Fakat savaşın ardından Doğu Avrupa’da filizlenen Halk Demokrasileri bunun aynı zamanda devrimci bir savaş olduğunu da göstermektedir. Kızıl Ordu’nun girdiği ülkelerin bir kez daha SSCB’ye karşı bir saldırı üssü olarak kullanılmasına izin verilemezdi. Bunun öneminin 2022 yılında görülmesi tarihin bir cilvesinden ziyade, somut durumun somut tahliline dayanan bir kaçınılmazlığın sonucudur. SSCB’nin yıkılmasıyla ve Batı için “çılgın ‘90’lar”, Rusya halkı için ise utanç, aşağılanma ve fiziki yok oluşun eşiğine gelmek olan yıllar boyunca Batıya tapan ve böylesi rasyonalitelerden uzak olmayı medeniyet ölçüsü kılan Rusya yöneticileri sayesinde boş bırakılan alanlar birer birer zapt edildi, Batının savaş makinesi Moskova kapılarına tek kurşun atmadan bir kez daha dayandı. İşte bugün Ukrayna’da verilen meşru müdafaa savaşının temel nedeni budur. İşte, kendi topraklarının geçmişinden silinmek istenen SSCB, birçok sosyal, politik, ekonomik, ideolojik ve toplumsal nedenlerin yanında belki de en çok bu rasyonalitesiyle kendisini bugünün Rusya’sına dayatmaktadır. Bu dayatmanın zirvesi ise 9 Mayıslarda yaşanmaktadır. Kızıl Meydandaki Lenin Mozolesinin önü, geçit töreni sırasında istendiği kadar kapatılsın, Lenin ve onun ardı sıra yatan Stalin’in şahıslarında SSCB hayaleti Ukrayna’da atılan her kurşun ile kendisini hissettirmeye devam edecektir.

Doğu Avrupa Halk Demokrasilerinin kuruluş biçimi de uzun yıllar, özellikle Solun bir kısmının katılımıyla, eleştirilmiştir. Etiği, “etik-politik” kavramsallaştırması ile politikanın öncülü kılanlar için bir ülkede işgal ile sosyalist bir düzen kurulması anlaşılabilecek bir durum değildir. Politikayı politik mantık ile yapanlar ve az çok tarih bilgisi olanlar için ise böyle rejim değişiklikleri hiç de rahatsız edici değildir.

*

Bir 9 Mayıs daha geldi. Bu zaferin özneleri bizzat Sovyet devleti, Kızıl Ordu, muzaffer halk ve tüm bunları bir arada tutmayı başaran ve tarihin verdiği rolü, günahı sevabıyla ama layıkıyla oynayan Stalin’dir. Bu sayılanlar dışında kimsenin bu zaferde pratik emeği ya da payı yoktur fakat bu zaferin öznesini, ilk başta özne kılanın Marksizm olması elbette bizleri gururlandıracak, imrendirecek ve sahipleneceğimiz tarihimizin değerini arttıracaktır.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar