Ana SayfaKürsüStalin’in Parmakları

Stalin’in Parmakları

Michael Parenti

Çeviri: Eyüp Eser

1989-1991 yılları arasında Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği dikkate değer dönüşümlerden geçti. Komünist hükümetler devrildi, kamu mülkiyetindeki ekonomilerinin büyük bölümleri parçalanarak, bitpazarı fiyatlarına özel mülkiyete devredildi. Tek-parti sistemi ise çok-partili parlamenter sistemler ile değiştirildi. Komünizmi yıkmak için yorulmak bilmez biçimde çalışan Batılı liderler için tüm bunlar bir hayalin gerçekleşmesi anlamına geliyordu.

Komünizmin yıkılması, bazılarının iddia ettiği gibi bir demokrasi zaferi ise; serbest piyasa kapitalizmi ve muhafazakâr antikomünizm açısından daha büyük bir zafer idi. Bu olayda hakkının teslim edilmesi gerekenler Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy), AFL-CIO, Ford Vakfı, Rockefeller Kardeşler Vakfı, Pew Hayır Vakfı (Pew Charitable Trusts) ve diğer çeşitli sağ görüşlü grupların yanı sıra CIA ve diğer soğuk savaş gizli servisleridir; bunların tamamı Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde serbest-piyasacı ve antikomünist politik örgütlere ve yayınlara fonlar sağlayarak, oldukça hızlı bir biçimde, tarihin gördüğü en yüksek bütçeli “devrimler” zincirini oluşturdular. 

Ayaklanmalar gözle görülür derecede düşük bir şiddetle gerçekleşti. Lech Walesa’nın Kasım 1989’da övündüğü üzere, Polonya Dayanışma hareketi komünist hükümeti tek bir pencere camı kırmadan devirmişti. Bu durum devrilen hükümet kadar isyancılar hakkında da bir şeyler söylemektedir. El Salvador, Kolombiya, Zaire ya da Endonezya’daki ABD destekli iktidarların ölüm mangaları terörü ve kitlesel baskı yöntemlerine nazaran komünistler, bütün iktidarı, neredeyse tek bir kurşun atmadan terk ettiler. Göreceli barışçıl geçiş, rehin tuttukları halkları üzerindeki iktidarlarını korumak için gözünü budaktan sakınmayacak vicdansız totaliter imgesine hiç uymuyordu. Merhametsiz Kızıllar neden daha merhametsiz olmadılar?[1]

Kaç Kurban?

Joseph Stalin’in diktatörlüğü (1929-1953) süresindeki egemen terör ve baskıyla başlayarak, bu merhametsiz Kızıllar hakkında çok şeyler işittik. Stalin yönetimi altında yok olanların sayısına dair tahminler –temelde bunlar, ellerindeki sayılara nasıl ulaştıklarını hiçbir zaman açıklamayan yazarların spekülasyonlarına dayanmaktadır– büyük farklılıklar içermektedir. Örneğin Roy Medvedev Stalin’in kurbanlarının sayısını 5 ila 7 milyon arasında vermektedir; Robert Conquest için sayı 7-8 milyon civarındadır; Olga Şatunovskaya için ise sadece 1935-40 dönemi arası sayı 19,8 milyondur; Stephen Cohen’e göre 1939’daki rakam 9 milyon iken, bunların 3 milyonu 1936-39 arasında idam edilenler ile kötü muamele görenlerden oluşmaktadır; Arthur Koestler ise bize kurban sayısının 20 ila 25 milyon olduğunu söylemektedir. Daha yakın zamanlarda Claremont Enstitüsünden William Rusher, “1917’deki Bolşevik Devriminden sonra komünist diktatörler tarafından 100 milyon insanın sebepsiz yere öldürüldüğünü” söylerken (Oakland Tribune, 1/22/96); Richard Lourie “milyonların katledilmelerinden” Stalin dönemini sorumlu tutmaktadır (New York Times, 8/4/96).

Herhangi bir belgeleme endişesi taşımadan söz konusu bu gibi “tahminler” bizi, yirmi iki yıllık bir dönem boyunca (ölüm ve cezanın tamamlanması gibi değişimler dikkate alındığında) çalışma kamplarında hapsedilmiş toplam sayının Sovyet nüfusunun hayret verici bir bölümüne denk geldiği sonucuna ulaştırmaktadır. Gulagların (tüm çalışma kampları, emek kolonileri ve Sovyet Sistemindeki cezaevleri) desteklenmesi ve denetlenmesi SSCB’nin yegâne en büyük girişimi olmalıydı.

Güvenilir kanıtların yokluğunda bize sunulan sadece Winston Churchill’in Stalin’e kıtlıkta ne kadar insan öldüğünü sorması gibi anekdotlar oluyor. Churchill’e göre Stalin, konuyu açmaya isteksiz olduğunu düşündürecek biçimde, iki elini birden kaldırarak cevap vermişti. Ancak Stalin’in her elinde tesadüfen beş parmak bulunduğundan, Churchill –netleştirici bir takip sorusu sorma ihtiyacı hissetmeden– Stalin’in on milyon kurbanı itiraf ettiği sonucuna vardı. Bir devlet başkanı (özellikle ketum Stalin) bir diğer devlet başkanına böylesi bir itirafı bu kadar gelişigüzel dile getirir miydi? Batılı yazarlar söz konusu bu darmadağınık hikâyeyi, kitlesel vahşetin tunçtan bir itirafı gibi kabul etmektedirler[2].

Stalin’in tasfiyeleri hakkında bildiğimiz şey, kurbanların çoğunluğunun Komünist Parti görevlileri, yöneticileri, askerler ve diktatörün hapsetmeye ya da tasfiye etmeye uygun gördüğü diğer stratejik mevkilerdeki kişiler olduklarıdır. Ek olarak, Stalin’in güvenilmez bir sadakate sahip olduğunu düşündükleri –Kosaklar, Kırım Tatarları ve etnik Almanlar– ise iç göçe tabi tutulmuşlardı. Bu gruplar bir cezaevinin ya da çalışma kampının içini görmemek bir yana, Orta Asya ve Sibirya’da hapis cezası içermeyen ikamete tabi tutuldular.

Komünist ülkelerdeki devletler suçlar işledi ve birçok kişi haksız politik nedenlerle ya hapsedildi ya da öldürüldü elbette. Fakat Soğuk Savaş araştırmacılarınca şişirilen rakamlar tarihsel gerçeğe ve adalete hizmet etmediği gibi, söz konusu korkunç Kızıllara duyulan öfke ve refleksif korkuyu tahkim etmekten başka bir işe yaramamaktadır.

1993 senesinde, ilk kez, birkaç tarihçi daha önce gizli olan Sovyet polis arşivlerine girdiler ve cezaevleri ve çalışma kamplarına dair iyi biçimde belgelenmiş tahminlere ulaştılar. 1939 Ocak ayında, Büyük Tasfiyenin sonuna gelindiği zamanda, tüm gulag nüfusunun 2.022.976 olduğunu keşfettiler[3]. Aşağı yukarı aynı zamanlarda tasfiyecilerin tasfiyesi başlamıştı ve rejime olan bağlılıklarını dile getirmelerine rağmen haber alma ve gizli servis (NKVD) yetkilileri ile diğer yargı ve soruşturma komite üyeleri terörün aşırılıklarından aniden sorumlu tutulmaktaydılar[4].

Sovyet çalışma kampları, Nazilerin Avrupa’da inşa ettikleri ölüm kamplarına benzemiyordu. Ne mahkûmların sistematik yok edilmeleri ne gaz odaları ne de milyonlarca cesetten kurtulmak için inşa edilmiş krematoryumlar bulunmaktaydı. Zorlu koşullara rağmen, gulag mahkûmlarının büyük bir çoğunluğu hayatta kaldı ve sonunda ya cezalarının bitmesi ya da affedilmelerinin ertesinde topluma döndüler. Arşiv kayıtlarına göre, herhangi bir yıl içerisinde mahkûmların %20 ila %40’ı serbest bırakılmakta idi[5]. Bu olgulara son derece yabancı olan New York Times’ın (7/31/96) Moskova muhabiri gulagları “modern tarihin en geniş ölüm kampları sistemi” olarak tanımlamayı sürdürmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir milyona yakın gulag mahkûmu orduya katılmaları için serbest bırakıldı. Arşivlerin ortaya koyduğu üzere, 1934-53 arasında gulaglarda yaşanan ölümlerin yarısından fazlası savaş zamanında (1941-45), akut yoksunluğun tüm Sovyet toplumunun ortak noktası olduğu bir dönemde, yetersiz beslenmeden kaynaklanmıştı. (Savaş boyunca 22 milyon Sovyet yurttaşı hayatını kaybetmişti.) Örneğin 1944’te çalışma kamplarındaki ölüm oranı 1000’e 92’i idi. 1953’e gelindiğinde ise, savaş sonrası toparlanma ile birlikte, oran 1000’e 3’e kadar düşmüştü[6].

Tüm gulag mahkûmlarının Kızıl baskının masum kurbanları olması mümkün mü? İnandırıldıklarımızın aksine politik suçlar nedeniyle tutuklananlar, yıldan yıla değişen biçimde, %12 ila %33 arasında değişmekte idi. Gulaglardakilerin büyük çoğunluğu politik olmayan suçlardan mahkûm olmuşlardı: Cinayet, darp, hırsızlık, eşkıyalık, kaçakçılık, dolandırıcılık ve herhangi bir toplumda cezalandırılacak diğer suç türleri idi bunlar[7].

Otuz üç yıla yayılan bir dönem olarak, 1921’den 1953’e kadar tüm idamların sayısı 799.455 idi. Araştırmacılar bu rakamın ayrıntılı bir dökümünü henüz sunmadılar. Politik olmayan suçlardan mahkûm olanların yanı sıra Batı kapitalist işgali ile onu izleyen Beyaz Ordu vahşetinde işbirliği yapanlar da kapsam içerisindeydi. Bunlara ek olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yapmış olanlarla beraber, büyük ihtimalle, Alman SS savaş esirleri de bunların içerisindeydi. Ne olursa olsun politik muhaliflerin öldürülmeleri milyonlar ya da on-milyonlar seviyesinde değildi; rakamların önemsiz ya da mazur görülebilir olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Bugüne kadarki gizli gulag kayıtlarını inceleyen üç tarihçinin ulaştıkları sonuca göre, kurbanların sayıları, genellikle Batıdaki iddialardan çok daha azdı. Bu bulgular, antikomünist bir liberal olan ve Churchill’in Stalin’in parmakları ile ilgili hikâyesini tekrar etmeyi yeğleyen Adam Hochscild tarafından alay konusu yapılmıştır (New York Times, 5/8/96). Diğerleri gibi Hochschild da, NKVD arşivlerindeki belgelenmiş rakamlar yerine, gulaglar hakkındaki belgelenmemiş spekülasyonları kabul etmekte herhangi bir sorun görmemektedir.

Gulag Nereye Gitti?

Soljenitsin ve Sakharov gibi bazı Rus antikomünist yazarlar ile ABD’li birçok antikomünist liberal, gulagların komünizmin son anına kadar varlıklarını koruduğu konusunda ısrarcı olmayı sürdürmektedir[8]. Eğer durum bu ise nereye kayboldular? Stalin’in 1953’teki ölümünden sonra, daha önce referans verilen NKVD dosyalarına göre, mahkûmların yarısından fazlası serbest bırakılmıştı. Peki, bu kadar insanın mahkûmiyetleri sürmekte idiyse, neden hiçbiri ortaya çıkmadı? Komünist devletler yıkıldığında, haklarındaki çilekeş hikâyeler ile birlikte toplama kamplarından yarı-aç halde çıkan sürüler neredeydi?

Sovyet çalışma kamplarının sonunculardan biri olan Perm 35, önce 1989’da Cumhuriyetçi kongre üyeleri tarafından sonra ise 1991’de Fransız gazetecilerce ziyaret edilmişti (Washington Post, 11/28/89 and National Geographic, 3/90). Her iki ziyaret grubu da, kesin bir biçimde ajan olarak yargılanmış, birkaç düzine mahkûmdan başka bir şey bulamadılar. Diğerleri ise, yurtdışına çıkmalarına izin verilmemiş bir avuç ‘refusenik’den[9] [otkaznik] başkası değildi. Mahkûmlar haftanın altı günü, sekiz saat boyunca çalışmakta ve aylık 250 ruble (40 ABD doları) kazanmaktaydılar.

Doğu Avrupa’nın diğer “komünist, totaliter polis devletlerinde” olduğu ve büyük sayılara ulaştığı varsayılan politik mahkûmlar neredeydi? Post-komünist dönemde bunların kitlesel serbest bırakılmalarına dair neden hiçbir delil bulunmamaktadır? Ya Küba’daki kitlesel sayıdaki politik mahkûmlar? Havana Üniversitesinden Profesör Alberto Prieto’ya bu konu sorulduğunda, insan hakları üzerine yayımlanan yeni tarihli bir ABD Dışişleri Bakanlığı raporuna işaret etmişti; bu rapora göre neredeyse tüm Latin Amerika’da işkence gören, öldürülen ya da “kaybedilen” yüzlerce insana rağmen, Küba’da sadece altı politik mahkûm bulunduğu belirtilmekteydi (People’s Weekly World, 2/26/94).

Komünizmin son günlerine kadar kitlesel vahşet sürdüyse, yeni kurulan anti-komünist hükümetler neden sabık komünist yöneticileri adalete teslim etmek için bu imkânı kullanmadılar? Neden yaygın vahşeti belgelemek için Nürnberg tarzı kamu mahkemeleri kurmadılar? Yüzlerce parti lideri, güvenlik çalışanı ile binlerce kamp muhafızı, ortadan kaldırdıkları milyonlarca insan için neden yargılanmadılar? Yapılan en ileri şey, Batı Almanların Doğu Almanya lideri Erich Honecker, birkaç yetkili ve yedi sınır muhafızını, ciddi bir suçlama olsa bile gulag konusunda bir gösterge olmasının oldukça zorlama olacağı, Berlin Duvarını geçerek kaçmaya teşebbüs eden insanları vurmak ile suçlamaları idi.

Kapitalist Batı Almanya Cumhuriyeti yetkilileri, egemen bir ülke olarak bir zamanlar BM’de temsil edilen ve yurttaşlarının çok büyük bir kısmı hiçbir zaman BAC vatandaşı olmamış, −şimdi feshedilmiş– Demokratik Alman Cumhuriyetindeki resmi görevliler, askeri yetkililer, askerler, yargıçlar, avukatlar ve diğerleri aleyhine “ihanet” suçlaması yapmayı tasarladılar. 1996’dan itibaren, içlerinde eski DAC haber alma şefi, savunma bakanı ve altı generalin de olduğu kişiler hakkında, üç yüzden fazla “ihanet” davası açıldı; bu kişilerin tamamı, bazı durumlarda faşizm ile mücadele ve CIA sabotajlarını engellemenin de olduğu, DAC Anayasası ve kanunlarında kendilerine verilen yasal görevleri yapmakla suçlandılar. Birçok davalı sonunda beraat etmiş olsa da, bazıları çeşitli hapis cezaları aldı. Burada şahit olduğumuz, Nürnberg mahkemelerinin tersten oynatılmasıdır: Kızıllar, BAC’nin ceza yasalarının DAC yurttaşları için geri yürütülmesiyle, Batı Almanya’nın faşizme dost canlısı yaklaşan savcıları tarafından sergiledikleri anti-faşist çabalar nedeniyle mahkemelere çıkartıldılar. 1997’nin başları ile birlikte, birkaç bin dava daha açılması bekleniyordu[10].

1995’te, Prag Komünist Partisi eski sekreteri Miroslav Stephan, 1988’deki protestolarda göstericilere karşı Çek polisinin göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullanması için verdiği emirden dolayı iki buçuk senelik bir cezaya çarptırılmıştı. Çekoslovakya’daki kapitalist restorasyoncuların Kana Susamış Kızıl Baskıya dair buldukları en iyi örnek bu mudur? Batı toplumlarının çoğunda bir suç bile teşkil etmeyen söz konusu bu eylem midir bulunan?

1996’da Polonya’da Stalin döneminde görev yapmış ve yaşını başını almış 12 politik polis, İkinci Dünya Savaşı sonrasında komünistlerin iktidara gelmeleri sırasında –neredeyse elli sene öncesinde– mahkûmlara şiddet uygulamaktan ve kötü muamelede bulunmaktan dolayı hapis cezalarına çarptırıldılar (San Francisco Chronicle, 3/9/96). Bir kez daha, komünist tiranların adaletle hesaplaşmasını isteyen post-komünist liderlerin, yarım yüzyıl önce gerçekleşmiş bir polis şiddetini yargılama konusu yapmak yerine, daha ciddi suçlamalar bulamamış olması insanı merak içerisinde bırakmaktadır.

Gulaglara kapatılmış insanların çoğunluğu politik mahkûm olmadığı gibi bu durum diğer komünist devletler için de geçerlidir. Milyoner oyun yazarı Vaclav Havel 1989’da Çekoslovakya’nın başkanı olduğunda, ülke cezaevlerinde bulunan ve sayıları milyonlardan ziyade binlerle ifade edilebilecek mahkûmların 2/3’i için bir af çıkarttı. Havel’in varsayımına göre komünist dönemde hapsedilmişlerin büyük çoğunluğu politik baskının kurbanlarıydı ve serbest bırakılmayı hak ediyorlardı. Havel ve şürekâsının tüm cesareti, serbest bırakılan mahkûmların büyük bir çoğunluğunun nahoş çıkarlarını takip etmekte hiç zaman kaybetmeyen deneyimli suçlular olduklarını keşfetmekten dolayı kırılmıştı (New York Times, 12/18/91).

Gelişim Bozukluğu Hatıraları

Komünizmin suçları hakkında ne kadar kötü şeyler duyuyor olsak da, başarılarına dair hiçbir şey işitmiyoruz. Komünist hükümetler, asırlık ekonomik sömürü ve gelişim bozuklukları mirasını heybelerinde taşıyan toplumları miras almışlardır. Doğu Avrupa’nın komünizm öncesi büyük çoğunluğu, devrim öncesi Rusya ve Çin gibi, yaygın fakirliğin ve kapitalist oluşumun neredeyse bulunmadığı bir Üçüncü Dünya bölgesi idi. Kırsal alanların büyük çoğunluğunda ulaşım hâlâ at arabalarıyla sağlanmaktaydı.

İkinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı yıkım, yüzlerce köy ve birçok şehrin yerle bir edilmesiyle, bölgedeki sefalete yeni ve oldukça ağır bir katman daha ekledi. Bu toplumları yeniden inşa edenler komünistler ve müttefikleri idi. Doğu Avrupa ekonomilerinin bilerek kötü bir durumda bırakıldığı ABD medyasında kınanırken, gerçekte Kızıllar, Doğu Avrupa ekonomisini, bulduklarından çok daha iyi bir durumda bıraktılar.

Çin için de aynısı geçerliydi. Henry Rosemont Jr’a göre komünistlerin Şanghay’ı ABD destekli gerici Kuomintang’dan kurtardığı 1949 yılında şehir nüfusunun %20’sine denk gelen 1,2 milyon insan uyuşturucu bağımlısıydı. Şehirde her sabah sokaklara çıkan takımların “tek görevi gece boyunca öldürülmüş, terk edilmiş ya da hastalık, soğuk ve/ya da açlıktan ölmüş insanların cesetlerini toplamaktı”. (Z Magazine, October 1995).

Stalin’in yönetiminde Sovyet ulusu okur-yazarlık, sanayi ücretleri, sağlık hizmetleri ve kadın hakları konularında dramatik kazanımlar sağlamıştır. Söz konusu başarılara, Stalin dönemi tartışmalarında, genellikle değinilmeden geçilir. “Sosyalizm işe yaramıyor” demek, aslında işe yaradığı olgusunu görmezden gelmektir. Devrimci komünistler Doğu Avrupa, Rusya, Çin, Moğolistan, Kuzey Kore ve Küba’daki büyük kitleler için feodal egemenler, askeri patronlar, yabancı yerleşimciler ve Batılı kapitalistler altında çekmek zorunda kaldıkları sefil varoluşlarına nazaran çok daha iyi bir yaşam yaratmışlardır. Nihai sonuç, milyonlarca insan için tarihte daha önce görülmemiş seviyede ve dramatik biçimde iyileştirilmiş yaşama koşulları idi.

Devlet sosyalizmi sefalet derecesinde fakir ülkeleri, herkesin yeterli gıda, giysi ve barınmaya sahip olduğu modern toplumlara dönüştürdü; yaşlılar emeklilik garantilerine sahipken; tüm çocuklar (ve birçok yetişkin) okula gidebilmekte ve herkes tıbbi bakım alabilmekteydi. Bizler gibi fakir ailelerden gelen ve Sınıf’ın gizli yaralarını yanında taşıyan birçoklarımız bu başarılardan sadece etkilenmekle kalmadı ve bunları basit birer “ekonomik” başarı olarak reddetmeye de kalkışmadı.  

Peki, bu halklardan esirgenen demokratik haklar? Gerçekte, Çekoslovakya hariç, komünizm öncesinde bu ülkeler politik demokrasi hakkında çok az şey biliyorlardı. Rusya bir çarlık otokrasisi iken, Polonya kendi toplama kamplarına sahip sağ bir diktatörlüktü; Arnavutluk 1927’ye kadar faşist İtalya himayesindeyken Küba da ABD destekli bir diktatörlük idi. Litvanya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı ile ittifak içindeki açık faşist rejimlerdi.

Bunların ötesinde sosyalizmin kuruluşu çabası üzerinde, aralıksız süren kapitalist kuşatmanın bozucu etkileri vardı. Yetmiş üç yıllık karşı-devrimci işgal, iç savaş, sanayileşme, Stalinist tasfiyeler ile sürgünler, Nazi saldırısı, Soğuk Savaş ve nükleer yarış tarihinde Sovyetler Birliği tek bir gün barışçıl gelişim şansına sahip olmadı. ABD ile askeri dengeyi sağlamak amacıyla Sovyetler, sivil ekonomiyi ciddi biçimde tüketen yıkıcı savunma harcamaları ile karşı karşıya kaldı. Bunlara ek olarak Batı’dan kaynaklanan finansal boykot, ticaret ayrımcılığı ve teknolojik ambargolarla da yüz yüze kaldılar. Komünizm altında yaşayan insanlar kronik arz darlıkları, uzun kuyruklar, kötü kaliteli gıdalar, servisler ve diğer sorunlara katlanmak zorundaydı. Daha iyi bir yaşam istediler diye onları kim suçlayabilir? Kapitalist kuşatmanın olmadığı bir ortamda iç sorunlarını çözmek için daha iyi imkânlara sahip olabilirlerdi.

Tüm bunlar komünist sistemlerin gerçek defolarının inkârı anlamına gelmemektedir. Şunu belirtmek isterim ki, komünizmin yozlaşması ve devrilmesindeki başarıda büyük pay, bu amaca kendilerini dur durak bilmeden adayan ve siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik her türlü saldırganlık yöntemini kullanan Batılı güçlerdedir.

Kaynak: Michael Parenti, Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, San Francisco, 1997, ss. 76-86.


[1] 1980’lerin ortasında komünist Polonya polisi Gdansk ve diğer şehirlerde 44 protestocu vurdu. 1996’da 10 eski emniyet görevlisi ile asker bu olaylar nedeniyle yargılandı. Romanya’da Çavuşesku’nun devrilmesinin hemen öncesinde patlak veren olaylarda çok sayıda insanın öldüğü bildirildi ki, bunun hemen ertesinde Çavuşesku ve eşi yargısız infaz sonucu öldürüldüler. Bildiğim kadarıyla, Polonya ve Romanya’daki ölümler, toplam can kaybı sayısını oluşturmaktadır.

[2] Stalin “Winston Churchill’e 10 milyon rakamı sırrını vermişti”: Stephen Cohen, Bukharin and the Bolshevik Revolution (New York: A.A. Knopf, 1973), 463n. Batı işgali, karşı-devrimci müdahale, Beyaz Ordu’yla iç savaş ve kolektifleştirmeye karşı toprak sahiplerinin direnişi sırasında kıtlıklar olduğundan şüphe edilemez.

[3] Kıyaslama yapmak gerekirse, 1995 senesinde Adalet İstatistik Bürosuna göre ABD’de 1,6 milyon hükümlü, 3 milyon denetimli serbesti ve 700.000 şartlı tahliye bulunmaktaydı; tüm bunların anlamı toplam 5,3 milyon insanın infaz sistemi içerisinde olmasıdır (San Francisco Chronicle, 7/1/96). Diğer bazı milyonlar ise cezaevinde yatmışlar fakat şimdi infaz sistemi ile artık herhangi bir ilişkileri kalmamıştır.

[4] J. Arch Getty, Gabor Ritterporn, and Victor Zemskov, “Victims of the Soviet Penal System in the Pre-War Years: A First Approach on the Basis of Archival Evidence”, American Historical Review, 98 (October 1993) 1017-1049.

[5] Getty, et al., “Victims of the Soviet Penal System…”

[6] A.g.e.

[7] A.g.e.

[8] “Gulag” kelimesinin İngilizcede edinilmesinin bir nedeni onun sürgit varlıklarına dair varsayıma yapılan referanslardır. Liberal oryantasyonlu Politika Araştırmaları Enstitüsü’nde (Institute for Policy Studies) kıdemli bir çalışan olan Robert Borsage bana 1982 Aralığında gönderdiği bir notta vurgulu bir biçimde “gulagların var olduklarını” yazdı. 1980’ler boyunca üniversite kampuslarında Reagan’ın yurtiçi harcamaları ile ilgili yaptığım konuşmalarda, tekrar tekrar, tartışılan başlığı umursamadan, hâlâ milyonlarca kurbana ev sahipliği yaptıklarını söyledikleri gulaglar hakkında da konuşmam konusunda istekte bulunan fakülte üyeleriyle karşılaştım. Ortodoksileri karşısında el pençe divan durmam birçoğunun içerlemesine neden oldu.  

[9] Отказник: Genellikle İsrail’e göçmelerine izin verilmemiş Sovyet Yahudileri için kullanılan fakat onlar dışındakiler için de söz konusu olan bir gayri-resmi terim [ç.n.].

[10] Savaş sırasında Naziler tarafından toplama kampına atılan ve birkaç CIA sabotajcısının davasında görev yapmış olan DAC yüksek mahkemesinin başkan yardımcısı Reinwarth, 1996’da üç buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hitler rejimi sırasında anti-Nazi aktiviteleri nedeniyle hapsedilmiş olan anti-sabotaj davaları ile ilgilenen Helene Heymann da 1996’da mahkemeye çıkartıldı. Suçu yüzüne okunduğu sırada yargıç, aleyhine olan ek bir durumun da, Komünistler ile Sosyal Demokratların avukatlığını yapan bir Yahudi tarafından yetiştirilmiş olmasını göstermişti. Yine mahkemeye çıkartılanlar arasında sınır muhafızı olarak görev yapmış DAC askerleri de vardı. Yirmiden fazla DAC askeri, Batı basınında hiç yer bulmayacak şekilde, Batı tarafından açılan ateş sonucu hayatlarını kaybetmişlerdi: Klaus Fiske, (“Witchhunt Trials of East German Leaders Continue”, People’s Weekly World, 10/19/96). Bu yargılamalar, DAC’deki herhangi bir cezai infazın, infazın yapıldığı dönemdeki DAC yasaları çerçevesinde yapılması gerektiğini belirten BAC/DAC Birleşme Antlaşmasına aykırı idi.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar