Ana SayfaGüncel YazılarLenin’in Çağrısı: İran’a Zafer!

Lenin’in Çağrısı: İran’a Zafer!

Yazarımızın haberdeger.com sitesinde yayınlanan yazısıdır.

İran’da bugün, bütün görüntüsü ve saklı özünün tamamıyla, bir “vatan savunması” yürütülmektedir. Bu kesin ve net gerçeğe karşın, İran devletinin çeşitli suçları ve niteliği gerekçe gösterilerek vatan savunması kategorisi önemsizleştirilmekte ya da vatan kavramı düpedüz reddedilmektedir kimi sol çevrelerde. Sol hareketin, uzun yakın tarih boyunca Türkiye’de vatan savunmasıyla herhangi bir sıcak konjonktürde karşılaşmaması gerçeğinden zemin bulan bu yaklaşım, ideolojik olarak emperyalist merkezlerden gelen liberal ve liberter baştan çıkarıcı esintilerle beslenmektedir.

Ezilen devlet

Mirasını skolastik softaları değil yaratıcı ve özgülleştirici öğrencileri olarak yaşatmamız gerektiğini bir kez daha gördüğümüz Lenin, yüz yılı aşkın bir süre önce, yeryüzündeki toplumların salt sınıflar, ulus ve milliyetler, dinler ve mezhepler, cinsiyetler bakımından değil devletler bakımından da ezen-ezilen ayrımı yaşadığını söylüyordu. Ezilen sınıf, halk, ulus, cins olurdu ama “ezilen devlet” olur muydu?

Lenin, büyük emperyalist paylaşım savaşının patlamasından birkaç ay önce 1914 Mayısında bitirdiği “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı” yazısında şöyle diyordu: “Asya’nın büyük bir kısmı, ‘büyük güçler’in sömürgelerinden ya da ulus olarak büyük ölçüde bağımlı olan ve ezilen devletlerden oluşmuştur.”[1]

Ardından aynı yılın Ağustosunda yani savaş başladıktan hemen sonra yayınlanan Sosyalizm ve Savaş broşürünün “Saldırgan ve savunucu savaş arasındaki ayrım” gibi anlamlı bir başlığa sahip alt-bölümünde bu görüşünü pekiştirecekti: “Örneğin, yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin, Rusya’ya … savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun, bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar; ve her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı zafer kazanmasını ister.”[2]

Nitekim Lenin’in, savaş bütün şiddetiyle sürerken yazdığı aynı adlı kitabında emperyalizm teorisini üzerine kuracağı temel ayaklardan biri “ezen ve ezilen devletler” ayrımıydı.

Bizatihi varlığı ezmek üzerine bir kurum olarak devletin ezen ve ezilen sıfatlarıyla ayrılmasını sorgulamak gerekmektedir. Lenin, “ezen, köleci, soyguncu devletler”e karşı “ezilen devletler”in haklılığını nasıl algılamakta ve çerçevelemektedir? Devletin bir baskı aygıtı olarak kendi toplumunun büyük çoğunluğunu ezmesi gerçekliği örtülmekte midir böylece?

Lenin hiçbir şeyi örtmemekte, gözden kaçırmamaktadır; tam tersine gerçeği bütün yönleri ve dinamikleriyle sağlamca gördüğü ve bu tam-görüş doğrultusunda devrimci politikanın mızrağının ucunu yönelteceği yeri/yerleri bildiği için öne sürmektedir “ezilen devlet” kavramını. Burada Marksizmin Leninizm adıyla andığımız tarihsel uğrağının ayırt edici bir boyutunu görüyoruz.

Lenin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı” yazısında önce temel vurgusunu yapar: “Eğer ezilen ulusun burjuvazisi, ezen burjuvaziye karşı savaşırsa, biz, her zaman her durumda, herkesten daha kararlı olarak bu savaştan yanayız.”[3]

Buradaki “burjuvazi” terimini ezen ulus açısından kesinlikle ve her örnekte devlet olarak alabiliriz, zira devletsiz bir ezen ulus bulunmayacağını kabul etmekte sakınca yoktur. Ama ezilen uluslar arasında devleti olmayanlar yanında, epeyi bir sayıda, devletli olanlar da vardır ve Lenin, devleti olan ezilen ulusları devletleriyle birlikte anmakta ve bize “ezilen devlet” kategorisini vermektedir. Yani bir kez daha, biri ezen öteki ezilen iki devletten söz etmektedir Lenin.

Lenin’in ezilen devletten söz etmesi ve ezilen ulusların devletli olsun ya da olmasın desteklenmesi gereğini belirtmesi tayin edici nitelikte bir aşamadır. Üstelik Lenin, ezilen devletin savaşını, “herkesten daha kararlı olarak” desteklemeyi savunmaktadır. Bu Leninist aşamaya ulaşamadan, “devletsiz ezilen uluslar ya da halklar” eşiğinde kalanlar olduğunu ve bugün sol çevrelerin önemli bir kısmının sancılandığı hususun tam da bu olduğunu biliyoruz. Devlet olarak ezilmeyi kavram düzeyine çıkaramayanlar o yüzden durmadan “İran halkı” diyor.

Peki Lenin’e göre ezilen devleti her koşul ve durumda savunmalı mıyız? Önceliğin savaş olduğu açıkça görülüyor; ezilen devlet ezen devlete karşı savaşırsa devreye girmektedir Lenin’in anlatımı. Başkaldırmayan ve bekasını efendiye boyun eğmekte bulan kölenin nesini savunmayı düşünecekti Lenin!

Lenin için aslında bu sadece ezilen devlet için geçerli değildir; onun yaklaşımındaki mantığı öteki ezilme kategorilerine de uzatabiliriz. Başkaldırmayan işçiyi de aynı şekilde görür Lenin.

Temel önermeyi koyduktan sonra Lenin, kayıtlarını belirtir: “Ama ezilen ulusun burjuvazisi, kendi öz burjuva milliyetçiliğinin çıkarlarını savunuyorsa, biz ona karşıyız. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve zulmüne karşı savaşırız, ama ezilen ulusun kendisi için ayrıcalıklar sağlama yolunda çabalarına destek olmayız.”[4] Görülüyor; açıkça koşullu bir destek söz konusudur. Ama destek olduğu kesin ve nettir. Ayrıca Lenin burada da sadece ezilen ulusa ilişkin düşünmez; Lenin’e göre, örneğin, işçilerin de salt kendi çıkarları için başka kategorilerdeki ezilenler aleyhine gelişmelere göz yumması, öteki ezilme ilişkileriyle ilgilenmemesi yapısal eksikliktir.

Lenin’in ezilen ulusun burjuvazisinin ya da devletinin −biri olumlu öteki olumsuz− ikili eğilimine ilişkin görüşünü Türk Kurtuluş Savaşıyla örnekleyebiliriz. Osmanlı devletini de −ezene karşı savaşmayan− ezilen bir devlet olarak gördüğü ve Birinci Dünya Savaşının çıkma nedenlerinden birinin bu devletin paylaşılması olduğunu saptadığı halde, Lenin, emperyalist kamplardan birinde yer aldığı için, bu devleti ve ülkeyi savaş sırasında hiçbir zaman “haklı savaş” yürütmekle nitelemez. Bu açık ve yalın ayrımına karşın, Lenin’in görüşlerini beceriksizce istismar etmeye kalkanlar, Çanakkale’de Alman generaller komutasında vatan savunması yapıldığına ilişkin sözde-Leninist menkıbeler uydurmaktadır. Ancak emperyalist savaş bittikten ve Osmanlı devleti kendi ezilmiş varlığıyla baş başa kaldıktan sonra işler değişecektir. Türkler bu kez, İstanbul’daki hükümetleri emperyalistlere teslim olmuşken, Ankara’da başka bir devlet oluşturmaya başlamıştır ve artık açıkça savaşan “ezilen ulus” kategorisindedir. Son onyıllarda, liberal tarih yazımının derin etkisiyle Lenin’in desteğinin eleştirilmeye başlandığı Ankara hükümeti, emperyalist kampın işgaline karşı savaşında desteklenir ama kendinden zayıf öteki ulus ve toplulukları ezmesine, onlar aleyhindeki işlemlerine karşı olunur. Kurtuluş Savaşındaki Leninist tutumu en iyi tarzda koyan Marksist İbrahim Kaypakkaya’dır.

Bir başka boyut bakımından Lenin, desteklenmeleri için, adıyla andığı devletlerin kendi toplumlarının ezilen sınıflarını temsil etmesi gerektiğini söz konusu bile etmiyor. Bu onun için bir veridir. Lenin, bir gerçekliği esas alıyor ve gerçeklik içinde bu ayrımı yapmayı göze alıyor. Desteklenmesi gündeme gelenler, açıkça, egemen sınıflara dayalı devletlerdir.

Ek olarak, Lenin, bu devletlerin kendi halkına karşı geçmişte ve o sırada, demokratik olması gerektiğine ilişkin bir şey diyor mu? Lenin’in geçmişle kesin olarak hiçbir şekilde ilgilenmediğinden emin olabiliriz. Bu, Lenin’in politik taktiği “içinde bulunulan ân”ı (konjonktürü) esas alarak yapmaya ilişkin politika anlayışına bağlı bir husustur. Lenin, ezilen devletten kendi halkına ya da başkalarına karşı “sabıkasızlık belgesi” istemiyor.

Ezilen devletin kendi toplumuna karşı sicilinin koşul olarak gündeme gelmesi Lenin’in yaklaşımının önsel olanaksızlığı anlamına gelecektir. Kendi halkına karşı suçsuz devlet olamaz. Devlet zaten varlığıyla bazı sınıf ve kesimleri ezmek üzeredir; toplumun bir kesimini ezmeyen devlet olmaz.

Buna karşılık, ezilen devletin konjonktürde kendi halkına ya da başka halklara karşı davranışına ilişkin olarak Lenin’in birtakım kayıtları var. Ona göre, ezilen devletin, ezen devlete karşı savaşırken aynı zamanda öteki ezilen topluluklara ve işçi-emekçi kesimlere dönük saldırganlığına karşı çıkarız. Ancak bunun bir anlayış olduğunu ve somut örneklerin her birinin özgül değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini, nitekim Leninist Marksizmin tarihinin bu konuda −olumlu ve olumsuz yönleriyle− epeyce zengin olduğunu biliyoruz.

Bizim olmayan bir devleti desteklemek

Lenin yaratıcı ve kudretlenmeye dönük bir Marksist olduğu için devletler gerçeğinin Marksistidir ve o sayede tarihin ilk devletli Marksisti olmuştur. “Ezilen devlet” kategorisinin Lenin’in Marksizmi ve tarihsel varlığıyla derinden bağları vardır. Günümüzün, Marksizmden uzaklaşan sosyalist ya da komünalist akımları, devletler gerçeğini savuşturacaklarını sanıyorlar. Oysa bu gerçek, bütün ağırlığı ve azametiyle her an ve an karşımızda duruyor. Üstelik her zaman olumsuz varlığıyla değil; işte şu günlerde İran’da toplumuyla bağ kurmayı başaran bir devlet, “ezen devletler”e karşı mücadele veriyor.

Önemli bir kısmıyla sol hareketin İran devletinin haklı savaşından −ya da daha uygun olanlar açısından, haklı savaşın İran devleti tarafından yürütüldüğü gerçeğinden− uzak durması, aynı zamanda Leninist devletli gerçekten uzak durmasıdır. “Devlet ile özgürlük”ü haklı olarak karşıtlaştıran ama bu arada gerçekliğin kendisinden de uzaklaşan özgürlükçü virüs, Marksizmin civarında olan kesimleri de derinden etkilemiş ve bu kesimler böylece, devletten uzak durmayı yeni çağın düsturu olarak yükseltmeyi seçmiştir. Oysa Lenin’in özgürlükçüleri uyarmak için istihzayla söylediği gibi, “devlet varsa özgürlük yoktur”; ve devlet bugün dünyanın her yerinde vardır. (Tabii ücra köşelerde kalakalmış ilkel kabileler ile devletlerin oluşturduğu parklarda özgürlük oyunları oynayan topluluklar dışında!) Kaçınılamayacak ve böylece kaçınılması gerekmeyen bu gerçeği bütün varlığıyla gören Lenin, bu gerçeğe devrimci tarzda müdahale için “ezilen ve ezen devlet” ikiliğini koymuştur.

Her türlü baskı ve zulme karşı çıkan militanlar olmalıyız, ama bu ancak ilk adımdır; baskı ve zulümlü devletlerden birine karşı birini seçmek gibi sevimsiz gelebilecek bir gerekle karşılaşabiliriz politik yaşamın kirli-paslı gerçekliğinde. Bu yoldaysak, yarın kendi devletimiz de baskı ve zulümle kirlenebilecektir. Devlete alışmak zorundayız.

Yürüttüğü anti-emperyalist savaşta zafer olasılığı hiç de yabana atılamayacak İran devletinin, bütün olumsuz niteliklerine karşın, sırf zafer etkisiyle, bu alışkanlığı yeniden kazanmak için şu konjonktürde en uygun örnek olduğunu Lenin’in yolundayken görüyoruz. İran’ın kazanacağı bir zaferin −ya da görkemli bir direnişin− ideolojik ve politik bakımdan zincirleme etkileri olacaktır.

Zira sol hareketin geniş çevrelerini devlet gerçeğinden uzaklaştıran temel bir etmen, devletli yolun yenilgili akıbetidir. Zamanında devletimiz oldu ama “hayrını görmedik”; kısmen olumlu gördüğümüz devletler oldu ama katliamlarına maruz kaldık! Umarız ve dileriz İran devleti emperyalizm karşısında bu döngüyü kırar ve devletsiz ezilenlere Leninist politikanın yolunu bir kez daha arşınlamak için itki verir.

Meydan okuyan İran

Geride bıraktığımız onyıllar boyunca ABD liderliğindeki emperyalist kamp, kendi egemenlik halkasına girmeyen çok sayıda ezilen devlete saldırdı. Tümü, halklarına karşı şu ya da bu ölçüde suç siciline sahip ezilen devletlerin ardı ardına yıkıldığına tanık olduk. Emperyalizmin zaferiyle sonuçlanan ve ezilen dünyada büyük maddi ve manevi sarsıntılar yaratan ezici etkinin son örneğini Venezüella’da yaşadık. Hugo Chavez’in devrimci sürecini korumayı başaramayan bu devletin utanç verici olduğu kuşkusuz koşullarını ibretle izliyoruz.

İran, 1979’daki İslam devriminden bu yana neredeyse kesintisiz olarak, Fransız Devriminde Jakobenlerin mottosu olan “Vatan tehlikede” atmosferinde yaşamaktadır. Ancak geçmiş onyılların hesabının görüleceği günlerde değiliz.

Ülke içinde İran devleti bir devrimci için kuşkusuz düşmandır, fakat emperyalist saldırı günlerinde İran’daki iç çelişkiler geri plana düşmüştür. Gerçeğin kendisi, İran’ı iç çelişkileriyle baş başa bırakmamış ve bu ülkenin gerçekliğinin eksenini, ülke olarak varlığıyla emperyalist saldırgan arasına yerleştirmiştir.

Asıl önemlisi, İran, saldırı koşullarında çözülmeyerek, iç çelişkilerinin konjonktüre boca olmasına meydan vermemiştir. Irak, Libya, Suriye gibi çözülen bir ülke olsaydı, ortaya çıkan ulusal, sınıfsal, dinsel ve öteki dinamiklere kimsenin bir şey deme olanağı ve hakkı olmazdı. Bunun, ilginç şekilde, İran’daki Kürdistan örgütlerinin davranışını da tayin edici nitelikte bir faktör olduğunu görüyoruz. İran’da bugün sağlanan “İran ulusu birliği”, Kürtleri de bu birliğin öğesi yapacak bir etki yaratmıştır.

İran bugün Lenin’in andığı “savaşan ezilen devlet”in en öndeki örneğidir. Emperyalist saldırıya karşı çözülmemekte, başarıyla karşı saldırılar yapmaktadır. Devamını dilemekten başka elimizden bir şey gelmeyen bu örneğin, son onyıllardaki eğilimin yönünü tersine çevireceğini umabiliriz.

İran devleti, salt kendinin değil bütün dünya halklarının ve ezilen devletlerinin baş düşmanı olan bir güce karşı ölümüne bir savaş yürütmektedir. İran’ın savaşı aynı zamanda Küba içindir. İran’da sosyalist Küba savunulmaktadır bugün.

İran ile Küba’nın arasındaki kopmaz nesnel ve giderek öznel olmasını dilediğimiz bağı görmeyenlerin, görse de ilgilenmeyenlerin salt görü alanının değil dünyasının dışındayız.

Bize büyük tarihsel önderimiz Lenin’in dileğini yüksek sesle haykırmak düşer:

İran’a zafer!


[1] V. İ. Lenin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı içinde, Çev. Muzaffer Erdost, Sol Yay., Ankara 1998, s. 56.

[2] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev. N. Solukçu, Sol Yay., Ankara 1980, s. 13. (Vurgu Lenin’in.) Ulaştığımız Türkçe çevirinin birinde cümle “zaferi sevgi ile karşılar”, İngilizce metinlerin birinde ise “zaferini sempatiyle karşılar” ifadesiyle bitiyor.

[3] V. İ. Lenin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı içinde, s. 69. (Vurgular Lenin’in.)

[4] Aynı yapıt, s. 69.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar