John Dewey’nin Kant eleştirisinin analizi
Jülide Yazıcı
Kant’ın teorisi transandantal idealizm, çoğu zaman realist, materyalist ya da natüralist yaklaşımlar, diğer bir deyişle gerçeklik-düşünce ya da nesne-özne düalizmini reddeden yaklaşımlar tarafından idealizm genel etiketi altında sınıflandırılması gereken düşman bir teori olarak algılanır. Bu kamplardan gelen saldırılar, transandantal idealizmi, düşünceyi gerçeklikten ayırdığı ve a priori tezi aracılığıyla onu bağımsız bir varlık olarak tasvir ettiği gerekçesiyle hedef almıştır. Onlara göre, transandantal idealizmin aksine, tek bir kuşatıcı gerçeklik içeren anti-idealist bir ontolojiyi savunmak, düşünceyi gerçeğin içine yerleştirmek, onu gerçeğe bağlı kılmak ve böylece ona bağımsız statü tanımamak gerekir. Ne var ki, bu konum anti-idealist ontoloji açısından oldukça meşru ve anlaşılabilir olsa da, genel olarak düşünce hakkında konuşmayı bırakıp onun çok özel bir biçimi olan bilimsel bilgi hakkında konuşmayabaşladığımızda bir sorun, hatta bir çelişki ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bilimsel bilgi söz konusu olduğunda, düşüncenin tarihsel, doğal ya da toplumsal koşullarının altını çizmekten ibaret bir yaklaşımın sonuçları ne olabilir? Bu yaklaşıma, önermenin kendi içeriğiyle, yani doğruluk iddiasıyla ilgilenmek yerine, bilimsel bir önermenin içeriği ile ilişkili olduğu tarihsel koşullar arasında açıklayıcı bir bağ kurmaya çalışan tarihselci epistemoloji sayesinde aşinayız.
John Dewey[1], Kant’ın transandantal idealizminin en güçlü muhaliflerinden biriydi. Gençliğinde Kantçı düalizme yönelik eleştirisi Hegel’in mutlak idealizmine dayanırken, sonraki yıllarına Hegelci mutlak fikrinin terki ve toplumsal boyutlara güçlü bir vurgu da içeren incelikli bir natüralizmin benimsenmesi damgasını vurdu. Dewey’nin Hegelci anlamda mutlak idealist olmasa da idealist kaldığını düşünenlerin[2] aksine, onun olgunluk yıllarında Kantçı düalizme yönelttiği eleştiri, mutatis mutandis, anti-idealistlerin şu fikrini paylaşıyordu: Düşünce; doğal, ekonomik, sosyal, politik vb. koşullar da dahil olmak üzere gerçekle ilişki içinde konumlandırılmalıdır. Dewey bizi, düşünceyi, insanın evrimi sırasında gelişen ve belirli bir durum ve zamanda somut pratik sorunları çözmeye hizmet eden insanî bir kapasite olan zekâ kavramı aracılığıyla düşünmeye davet eder. Böylece bağlamsalcılık, düşünce ile tarihsel çevresi arasındaki bağlantıda ısrar etmesiyle tarihselciliğin bir çeşidi haline gelir. Dolayısıyla aynı soru Dewey’nin konumu için de sorulabilir: Bilimsel bilgiyi kendi koşulları içinde konumlandırma jestinin bilimsel bilgi üzerindeki etkisi nedir?
Kant gibi Dewey de düşünceyi doğal koşullar içinde konumlandıran natüralist bir konumdan şüpheci sonuçlar çıkaran David Hume (Hume’un Kant tarafından hedef alınmasının nedeni bu şüpheci sonuçlardır) ile ikili bir ilişki içindeydi. Bir yandan Dewey, Hume’un “duyu algılarımız ve genel ilkelerimiz doğa tarafından öylesine belirlenmiştir ki, bunlar yaşamın sadece pratik bir organizasyonunu mümkün kılar […] Eğer bunlardan (duyu algılarımız ve genel ilkelerimizden) tutarlı bir bilgi bütünü türetmeye kalkışırsak, başarısızlık kaçınılmaz sonuçtur” fikrini paylaşıyordu.[3] Öte yandan, ampirizmi bir tür “psikolojik öznelcilik ya da onun kuzeni olan solipsizm” olarak görüyordu.[4] Dewey, Hume’dan farklı olarak, deneyimin pratik, uyarlanabilir ve tutarlı olmayan boyutunu, genel olarak bilimsel bilgiye şüpheyle yaklaşmak için bir neden olarak değil; bilimsel bilginin tek garantisi olarak gördü. Başka bir deyişle Dewey, çeşitli tarihsel ya da doğal koşulların ortaya çıkardığı sınırların bilginin önünde engel olduğunu değil, bilginin ancak bu koşulların ortaya çıkardığı sorunları çözmeye yönelik bir etkinlik olarak mümkün olduğunu düşünüyordu ki bu, ona göre, aynı zamanda deneyimin de koşuluydu. Birçok filozof için deneyim ve bilginin birbirinden ayrılması gerekirken, Dewey tarafından bunlar arasında, zekâ ve pratik aracılığıyla kurulan sürekliliği nasıl açıklayabiliriz? Bu en az ilki kadar önemli bir başka soruyu da gündeme getirmektedir: Dewey, Hume’un bilimsel bilginin epistemik değerini zayıflatan sonuçlarını geçersiz kılmayı gerçekten başarıyor mu?
Çalışmamız, ilk etapta, Kantçı düalizme karşı Dewey’nin deneyim ve bilimsel bilgi arasında süreklilik fikrini ele alacak. İkinci bölümde, bu fikrin doğurduğu sorunları ve Dewey’nin kendi pozisyonu bakımından yarattığı paradoksları ele alacağız. Üçüncü bölümde Kant’ın Hume eleştirisinin bize Dewey’ye karşı da geçerli bir eleştiri sağlayıp sağlamadığı sorusunu soracağız.
***
Dewey’nin Kant eleştirisinin merkezinde, sadece Kant değil, pek çok filozof tarafından paylaşılan, ampirik deneyim ya da dolaysız deneyime ilişkin belirli bir anlayışın eleştirisi yer alır. Bu deneyim anlayışı, deneyimi bizi zorunlu olarak aldatan yanlış bir bilgi kaynağı olarak tasvir eder. Deneyime duyulan bu güvensizlik, deneyimi değişime tabi olan geçici ve kusurlu Varlık-Olmayanın (Not Being) bir temsili olarak gören Platon’dan başlayarak felsefe tarihi boyunca belirgindir; Platon için bilgi Hakikati amaçlar ve Hakikat Varlık-Olmayan tarafından kirletilmemiş ebedi ve mükemmel İdealar alanında bulunur.[5] Deneyime yönelik bu yaklaşım, Platon’un mutlakçı İdealar epistemolojisini paylaşmayan Hume’da da bulunur. Deneyimin işlevinin insanın doğadaki yeri tarafından belirlendiği şeklindeki natüralist teze bağlı kalan Hume, insanların olguları değişken ve bağlamsal olan kendi pratik ihtiyaç ve çıkarlarına göre algıladıklarını ve Hakikati (ya da şeyleri) olduğu gibi gören bir aşkın nesnel görüşe sahip olmadıklarını savunur. Hume bundan; mütevazı, iddiasız bir bilimsel yaklaşımı önceleyen bir tür şüphecilik türetir. Her iki durumda da deneyim, bir idealleştirme ürünü olan nesnel ve tutarlı bilimsel bilginın eksikliğine, hatta bir başarısızlığa işareteder.
Hume’a karşı ikili bir yaklaşım sergileyen Kant, kendisini dogmatik uykusundan (kendinde şeylerin bilgisine inanma anlamında dogmatik) uyandırdığı için ona minnettarlığını ifade ederken; diğer yandan ampirizmden gelen şüpheci saldırılara karşı canla başla bilimsel bilginin olanaklılığını savunur. Kant, Hume’un benimsediği aynı olumsuz deneyim anlayışına sahiptir; ona göre ampirik deneyim, bizi zorunlu ve mutlak bilimsel bilgiye doğru yönlendiremeyecek kadar olumsal ve bütünlükten yoksundur. Kant’ı Hume’dan ayıran şey, ilkinin her şeye rağmen zorunlu ve mutlak bilimsel bilginin gerekliliği konusundaki ısrarıdır. Bu durum Kant’ı bilimsel bilginin koşullarını ampirik deneyimin dışında, bize ampirik olgular arasında birlik ve bağlantı sağlayan formel a priori kavramlarda ve anlama yetisinin ilkelerinde aramaya yöneltmiştir.
Dewey’nin Kant’a yönelttiği eleştiri, Kant’ın yanlış bir soruna yanlış bir çözüm bulmaya çalıştığı şeklindedir. Kant, deneyimden farklı olması gereken bilimsel bir bilginin ideal varlığını ve gerekliliğini varsaymış ve bu ön kabulden hareketle onun biçimsel koşullarını aramıştır. Dewey için sorunun yanlışlığı bilimsel bilginin evrensel, mutlak ve zorunlu olduğu; deneyimin ise tüm bu değerlerden yoksun olduğu ön kabulünde yatmaktadır. Dewey, sosyal natüralizminin ve düşüncesindeki Hegelci kalıntıların bir sonucu olarak, gerçekliğin, her bir unsurun birbiriyle organik ilişki ve etkileşim içinde inşa edildiği totaliter bir bütünlük oluşturduğu yönlü monistik (ama indirgemeci olmayan) bir ontolojik konuma sahiptir. Natüralist terimlerle konuşacak olursak, doğa, doğanın içinde ve onunla etkileşim halinde gelişen sosyal boyutları da dahil olmak üzere, organik bir bütünlük oluşturur ve her şeyi kapsar. Bu, var olan her şeyin bu organik bütünlük içinde var olması gerektiği anlamına gelir; onun dışı yoktur. Dolayısıyla, Dewey’ye göre, bu organik gerçekliğin dışında bilgi ya da bilginin koşulları yoktur. Kant’ın akıl yürütmesi, bilginin koşullarının, gerçekte bulunamıyorlarsa, dışarıda, yani a priori’de aranması gerektiği düşüncesinden yola çıkarken; Dewey, bir dışarısının olmadığı, bilgi de dahil olmak üzere her şeyin gerçekte ve gerçek aracılığıyla tanımlanması gerektiği düşüncesinden yola çıkar. Mutlak, zorunlu, evrensel ve a priori bilimsel bilgi, varsayılması gereken bir şey değil; tam da gerçek olanın içinde bulunmaması sebebiyle, hayali ve ideal bir icattır. Dolayısıyla Dewey’ye göre, bilginin bu idealize edilmiş tanımı kabul edilmezse, yani bilginin bu tanımı bir ölçüt olarak alınmazsa; deneyimi bir başarısızlık, bir eksiklik ya da bir yetersizlik olarak yargılamak zorunda kalmayız.
Dahası, Dewey gençliğinden beri, Kant’ın bu “sözde” sorunu çözmede etkili olduğuna inandığı çözümlerin, yani Kant’ın bilimsel bilgi için gerekli olan birleştirici ve tutarlı gücü atfettiği biçimsel koşulların, kendilerine biçilen misyonu yerine getirmede başarısız olduğunu savunmuştur. Dewey, zamanının yeni-Hegelcileri gibi, Kant’ın bilimsel bilginin birliğinin garantisi olarak önerdiği her şeyin, apperception[6], transandantal nesnenin ve numenanın, içerikleri kavramlara ya da birleştirici ilkelere bağlamaktan aciz, içerikten mahrum biçimcilikler olarak kaldığını ileri sürer. Dewey’ye –ve Hegel ile yeni-Hegelcilere– göre Kant, apperception teziyle, tüm deneyime eşlik eden ve böylece onun birliğini garanti eden biçimsel ve soyut bir özne kategorisi, soyut bir “Ben” önerir; ancak bu soyut kategorinin deneyimlere organik bir birlik sağlayamadığının pekâlâ farkında olması sebebiyle, bu garantiyi sağlamak için başka bir faktör arayışına girer ve numenayı ileri sürer.[7] Dolayısıyla, Dewey Kant’ın “ideal ile gerçek arasındaki boşluğu doldurma” çabasını takdir etse de, gerçek (deneyim) ve ideal (kategoriler) köken olarak birbirinden bağımsız kabul edildiği sürece bunları gerçekten organik olarak birbirine bağlamanın imkânsız olduğu sonucuna varır. Ona göre bu, iki farklı unsurdan oluşan bir düalizmden ibaret kalır; çünkü düalizmin üstesinden gelmek, unsurları inorganik bir şekilde bir araya getirmekten değil, onları bir birlik haline getirmekten geçer. Bu nedenle Dewey Kant’ı, gerçek ile ideali radikal bir biçimde ayıran eski gelenekler ve Hegel’le başlayan birlik felsefesi arasında sıkışmış bir geçiş filozofu olarak görür.
Koşullarını gerçekliğin ya da deneyimin dışında bulan bilimsel bilginin reddi, her ikisi de deneyime dair olumsuz bir bakış açısını paylaşan Kantçı düalizmin ve Hume’un şüpheci ve öznel ampirizminin reddidir. Dewey’ye göre, bilimsel bilgi iki nedenden ötürü kendini gerçek deneyimin içinde ve onun aracılığıyla yeniden tanımlamalıdır: (1) Az önce açıklandığı gibi, gerçek olanın dışında bir şey yoktur; ve, dolayısıyla, gerçek olanla ‒doğal ve toplumsal olanla‒ etkileşim içinde var olan insan için deneyimin dışında bir şey yoktur. (2) Bilimin ihtiyaç duyduğu birlik, deneyimin kendisinde bulunur; bu birlik insanın toplumsal ve doğal varlığını oluşturan öğeler tarafından garanti edilir: arzuları, ilgileri, ihtiyaçları, pratik yaşamında ortaya çıkan sorunlar ve özellikle sorunları çözmek ve ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak için aldığı kararlar ve eylemler. Dewey’ye göre, belirli bir sorunu çözmek için bir hedefe sahip olmak, sınırlamak, seçmek, yoğunlaştırmak, gruplamaktır; yani olgular arasında birlik ve gerekli bağı sağlamaktır.[8]
Dewey’nin düşüncesinin oluşumunda merkezi öneme sahip iki figür vardır: Hegel ve Darwin. Yeni-Hegelcilerin etkisi altındaki Dewey, akademik kariyerine bir Hegelci olarak başlamıştır. Gençliğinde Kant’a ‒ve aynı zamanda şüpheciliğe‒ yönelttiği eleştiriler Hegel’in Mantık’ındaortayakoyduğu argümanlara dayanmaktadır. Hegel burada, gerçekliğin ve ideanın tek bir Tinin ‒uyum içindeki‒ görünümleri olduğunu, Tinin Birliğinın içsel etkileşiminden doğan diyalektik bir hareketle ilerlediğini ileri sürerek Kantçı düalizmi hedef alır. Dewey, sonraki yıllarda Hegel’in mutlak idealizmini terk etmiştir; yine de kendisinin “[kendi] düşüncesindeki Hegelci kalıntı” olarak adlandırdığı Hegelci birlik ve organik etkileşim anlayışını asla terk etmemiştir. Bunun yerine, düşüncenin gerçekle uyumunu ya da etkileşimini, insanın ve dolayısıyla insan zihninin kökenini evrim süreciyle açıklayan Darwin’in çalışmalarına dayanarak düşünmeye ya da somutlaştırmaya başlamıştır. Darwin’in bilimsel teorisine göre homo sapiens, mutasyon, adaptasyon ve doğal seçilim süreçleri yoluyla beyninde meydana gelen olumlu gelişmeler sayesinde, ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak ve sorunları çözmek için, doğayla ve türdeşleriyle amaçları ve planları doğrultusunda etkileşime girmesini sağlayan bilişsel beceriler, yani zekâyı geliştirmiştir. Darwin’in teorisi, filozoflar arasında belli bir döneme kadar hâkim olan doğa ve insan arasındaki radikal metafizik ayrıma direnen ‒aralarında Marx’ın da bulunduğu‒ birçok düşünürü etkilemiş ve insan ile doğayı bir süreklilik içinde düşünmeleri için onlara gerekli kavramsal ve olgusal araçları sağlamıştır. Benzer şekilde Dewey, Darwin’in teorisinde düşünce ile gerçeği ya da bilgi ile deneyimi bir süreklilik içinde birlikte düşünme olanağını bulur.
İndirgemeci bir natüralizmle yetinmeyi reddeden Dewey, natüralizmine toplumsal boyutlar da eklemiş ve belirimci[9] bir natüralizmi savunmuştur. Böylece, toplumsal olanı doğaya indirgenebilir ya da onun dışında değil, doğanın içinde ve onunla etkileşim halinde olarak düşünmüştür. Ona göre, doğada gelişen adaptasyon ilkesi bugün pratik toplumsal yaşamda da devam etmekte ve toplumsal yönler kazanmaktadır. Dewey bu devamlılığı şöyle açıklar: Düşünce, somut sorunların, doğa ve kapsamları ne olursa olsun, deneyimlenmesi ve bunları çözmek için hesaplamalar ve planlar yapma arzumuz ve eğilimimiz tarafından kışkırtılmaktadır. Benzer şekilde, düşüncemiz somut sorunları çözmeyi başardığı ölçüde iyi ve zekicedir, yani bilimsel bilgidir. Böylece Dewey, bilimleri araçsal değerleriyle açıklayan ve tartan pragmatist ve araçsalcı bir epistemolojiye varır. Dewey, mantık ya da matematik gibi ileri düzeyde formel bilimleri dahi bu çerçevede açıklar. Dewey’e göre, “mantığın en etkili yasaları hayatta kalmıştır”[10]. Matematikle ilgili olaraksa şöyle der:
Matematik genellikle a priori ilkelere ve meta-ampirik materyallere dayanan tamamen normatif düşünceye örnek olarak gösterilir. Matematiğin durumu da metalürjininki kadar ampiriktir. Matematiksel yapı, her türlü deneyin denendiği uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür.[11]
Böylece Dewey, bilimsel bilgiyi mutlak ve deneyimden ayrı olarak gören Kant’ın ve şüpheci bir pozisyon benimseyen Hume’un iki uç bilgi anlayışından kaçınarak alternatif bir bilgi anlayışı önermektedir. Kant’ın Hume’a yönelik eleştirisi, yalnızca deneyime dayanan bir yaklaşımın kaçınılmaz olarak şüphecilik ürettiği fikrine dayanıyordu. Dewey, deneyimi doğa ile bir etkileşim olarak görerek ve bilimi bu etkileşim açısından tanımlayarak şüpheciliğe düşmekten kaçınabileceğine inanır. Ancak Dewey’nin tanımı bilimsel bilgiyi tanımlamak açısından yeterli midir? Eğer değilse, böyle bir bilgi anlayışı Dewey’nin teorisinde ne gibi gerilimler yaratır?
***
Dewey şüphecilikten uzak bir bilgi anlayışına sahip olduğunu iddia eder. Yine de mütevazı ve iddiasız bilim fikrini Hume ile paylaşır. Zorunlu, tutarlı[12] ve kesin bilgiyi inkâr eder.[13] Düşüncenin pratik ihtiyaçlar etrafında şekillendiğini savunan bir natüralizmden yola çıkan ve bir düşüncenin içeriğinden ziyade o düşüncenin fiili sonuçlarının daha önemli olduğu, daha doğrusu bir düşüncenin içeriğinin tek başına ele alındığında çok az şey ifade ettiği sonucuna varan yaklaşım, Dewey ve Hume tarafından paylaşılıyor gibi görünmektedir. Burada iki sorunla karşılaştığımızı düşünüyoruz: İlk olarak, bu yaklaşımın çıkış noktasına bakıldığında, pratik hayatta karşılaşılan somut bir soruna ya da toplumsal veya siyasi ölçekteki sorunlara pratik ve zekice çözümler bulmak ile bilim arasında doğrudan bir bağ kurmak oldukça zordur. Böyle bir bağlantının, faktörlerden biri olarak var olduğu soyut tarzda kabul edilse bile, bilimin bu tür pratik çözümlerden ibaret bir soyağacını çıkarmak olanaklı değildir. İkinci olarak, eğer bilimsel teoriler araçsal değerlerine göre göreceli hale getirilirse, paradoksal bir şekilde bu durumda, natüralist yaklaşımın temeli olması gereken bilimsel evrim teorisini de kaybetme riski ortaya çıkar.
İlkiyle ilgili olarak, öncelikle matematiğin durumunu ele alalım. Norman Kemp Smith’in Saf Aklın Eleştirisi üzerine ünlü yorumunda belirttiği üzere:
Sezgi, Poincare ve diğerlerinin [diğer matematikçilerin] iddia ettiği gibi, tüm matematiksel kavramlarda vazgeçilmez bir unsur olabilir; ancak herhangi bir genel teoremin ispatını sağlayamaz. Ondalık sayma yöntemlerimizi yönlendiren kavramsal sistem, 7 + 5 = 12 yargısına anlam veren şeydir; aynı zamanda bu yargıyı doğru olarak belirleyen şeydir. (…) Bu, geometrik önermeler açısından da aynı derecede açıktır. Düz bir çizginin iki nokta arasındaki en kısa mesafe olduğu, yalnızca sezgiye başvurularak kanıtlanamaz. Uzayın Öklidyen karakterde olduğu varsayılabilirse yargı geçerli olacaktır.[14]
Dewey, bilimsel teorileri Hume gibi pasif sezgiyle açıklamasa bile; Smith’in argümanı Dewey’e karşı da geçerlidir. Smith, matematiksel sistemlerin ispatının matematiğin dışında, pratik sonuçlarında ya da herhangi bir deneyim türünde değil, matematiğe içkin kavramsal sistemde yattığını gösterir. Bu yaklaşım Spinoza’da da bulunur. Ona göre doğruluk ve tutarlılık ölçütü bilimin kendisindedir; başka bir deyişle, neyin doğru ya da yanlış olduğuna karar veren bilimin kavramsal sistemidir. Bu yaklaşımı izleyerek, Dewey’nin matematiksel sistemin oluşumuna ilişkin argümanına, hangi deneyin yapılacağını ve bu deneylerin sonuçlarına ne anlam verileceğini belirleyenin matematiksel yapı olduğunu söyleyerek yanıt verebiliriz; başka bir deyişle, eğer bir deneyimden bahsedilecekse de genel ya da gündelik anlamda deneyim değil, bir bilimin özgün çerçevesi tarafından tanımlanan deneyimdir söz konusu olan.
Aslında bilime özgü deneyim fikrine, aşağıdaki satırlarda görülebileceği gibi, Dewey’nin kendisinde de rastlamak mümkündür:
Teori ve pratiğin birbirinden ayrılması denilen şey, aslında biri dış dünyada, diğeri ise çalışma ortamında gerçekleşeniki tür pratiğin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Düşüncenin alışkanlıkları belirli materyaller gerektirir (tüm alışkanlıkların gerektirdiği gibi), ancak bu materyaller tekniktir, kitaplardır, kelimelerdir. Fikirler eylemde nesnelleşir ama konuşma ve yazı onların eylem alanını tekeline alır […]. Entelektüel alışkanlıklar, diğer tüm alışkanlıklar gibi, bir ortam gerektirir, ancak bu ortam çalışma odası, kütüphane, laboratuvar ve üniversitedir. Diğer alışkanlıklar gibi bunlar da dışsal sonuçlar üretir.[15]
Dewey genel olarak pratik ile bilimsel pratik arasındaki farkı kabul ediyor gibi görünse de, argümanını daha ziyade aralarındaki benzerliği vurgulamak, her ikisinin de pratik olduğu gerçeğini vurgulamak için ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, Dewey’nin epistemolojisiyle ilgili bir sorun, çalışmalarının çoğunda deneyim veya pratik kavramını çok genel bir anlamda kullanmasıdır. Dewey, bu kavramlar altında sosyal, politik, doğal, gündelik ve aynı zamanda bilimsel deneyim ve pratiklere yer verir. Benzer şekilde, bilimin deneyimle süreklilik içinde olduğunu söylerken, bilimin toplumsal yaşamla, politik yaşamla, doğal yaşamla ve gündelik yaşamla süreklilik içinde olduğunu ima etmektedir; oysa bilimlerin kendi çerçeveleri, kavramsal sistemleri ve pratikleri vardır. Bu nedenle, Dewey’nin, belirimci yaklaşımı sayesinde toplumsal boyutlara vurgu yaparak indirgemeci bir natüralizmin ötesine geçmesine rağmen, bu incelikli yöntemi toplumsal alanın analizine uygulamadığı sonucuna varabiliriz. Dewey, toplumsal alanın çeşitli alanları (günlük deneyim, bilim, ideoloji, kültür, teknoloji) arasında metodolojik ayrımlar yapmayı bir tür düalizm olarak değerlendirmiştir. Toplumsal yapının farklı katmanlarını tanımayı ihmal eden ve gerçekliği ayrım gözetmeden a priori olarak totaliter bir bütünlük olarak düşünen bu yaklaşımın, Dewey’nin düşüncesindeki Hegelci kalıntının en belirgin hale geldiği nokta olduğuna inanıyoruz.
Şimdi, bilimsel bir teorinin değerini teorinin içinde ya da içeriğinde değil, sosyal, teknik ya da politik yaşamdaki yansımalarında arayan bu pragmatist epistemolojinin Dewey’nin kendi teorisi bakımından sonuçlarını kısaca ele alacağız. Daha önce de açıkladığımız gibi, Dewey’nin pragmatist epistemolojisi Darwin’in evrim teorisine dayanmaktadır. Bunu yaparken Dewey bu teorinin argümanlarına, yani içeriğine mi yoksa sosyal ve siyasi yaşamdaki araçsal sonuçlarına mı dayanmaktadır? Bilindiği üzere, doğal seçilim ve adaptasyon argümanları, Dewey’nin Darwin’s Influence on Philosophy and Other Essays in Contemporary Philosophy adlı kitabının yazılmasından sadece yirmi yıl sonra Nazilerin ideolojisi tarafından Yahudilerin ve diğer halkların tahakküm altına alınmasını meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Bu durumda bu bilimsel teori bir kenara mı atılmalıdır; ya da ona dışsal olarak ortaya çıkan sonuçları gördükten sonra argümanlarının değeri hakkında farklı bir yargıya mı varılmalıdır? Bilimsel bir teoriyi kendi dışı temelinde değerlendiren ve göreceleştiren bir epistemoloji, şüpheciliğin yaptığı gibi bilimsel bir önermenin içeriğini değersizleştirme ve paradoksal olarak kendi temelini kaybetme riskini taşımaktadır.
**
Çalışmamızın ilk bölümünde belirttiğimiz gibi, Saf Aklın Eleştirisi’ndeHume’un ampirizmine yönelik ikili bir ilişki buluruz: hem minnettarlık hem de ağır eleştiri. Kant’ın gözünde ampirizmin erdemi, Leibniz gibi rasyonalistlerin savunduğunun aksine, insan zihninin kendinde şeylere olduğu gibi erişmesini engelleyen sınırlarının varlığı konusundaki ısrarıdır. Hume’a göre, insan zihninin bu sınırları maddi ya da ontolojiktir. Hume bu ontolojiden kuşkucu bir epistemoloji çıkarırken, Kant tutarlı bilimsel bilginin meşruiyetini onu veri kabul ederek savunur ve böylece farklı bir düzleme geçer. Hume ile olan bu çifte ilişkide ontoloji ve epistemoloji arasında bir ayrım ve aynı zamanda Dewey’nin epistemolojisinin eleştirisinin olanaklarını bulabilir miyiz?
Anti-idealist ontoloji açısından bilimsel bilgi, her türlü düşünce gibi gerçekliğin bir parçasıdır ve toplumsal yapılar, ekonomi, güç ilişkileri, ekoloji, dil, biyoloji ve insan nörolojisi vb. ile nedensel ilişkiler içindedir; ancak bu formülasyon epistemolojik açıdan yeterli değildir. Burada epistemolojik bakış açısı ile kastedilen, bir iddiada, yani bir hakikat iddiasında bulunan kişinin bakış açısı ve bu iddianın içeriği ile ilgilidir. Bir iddiayı öne süren kişi, kendi iddiasına dair ontolojik akıl yürütmeyi askıya almalıdır; aksi takdirde kendi argümanını zayıflatacaktır. Örneğin Dewey, natüralizmini savunurken kendi argümanını ontolojik incelemeye tabi tutmaz; bağımsız bir evrensel hakikatmiş gibi ileri sürer. Bu, epistemik iddiaların ve bilimsel bakış açısının meşruiyetini tarihselcilik tuzağına düşmeden formüle etmemize olanak tanıyan, ontolojiden farklı bir epistemolojik düzene ihtiyaç duyabileceğimizi göstermektedir. Epistemoloji ve ontoloji arasındaki böyle bir ayrım, iki ontolojik düzen arasındaki düalist bir ayrım olmadığı; epistemolojiye metodolojik ve işlevsel/operasyonel bir bağımsızlık tanıdığı sürece idealist sonuçlara yol açmayacaktır.
Kantçı evrensel ve zorunlu bilimsel bilgiyi verili kabul etme jestini idealist bir metafizik yaklaşım olarak değil, sadece bilimsel bilginin içeriğini nesne olarak alan epistemolojik bakış açısının zorunluluğuna ve kaçınılmazlığına yapılan bir vurgu olarak değerlendirebilir miyiz? Bu tür bir okuma, aralarında, Anglofon akademik dünyada Kant’ın transandantal idealizminin metafizik değil epistemolojik bir bakış açısıyla ilgili olduğu ve bu anlamda meta-epistemolojik ve metodolojik olduğu teziyle tanınan Henry Allison’ın da bulunduğu belirli düşünürler tarafından paylaşılmaktadır. Bunlardan biri olan Fransız filozof Paul Clavier, Kant’ın esas olarak “sentetik a priori bilginin varlığını hangi ontoloji değil hangi teori açıklar?” sorusuna yanıt bulmakla ilgilendiğini belirtir.[16] Kant’ın bu yorumlarına göre transandantal idealizm, bilimsel yargıların içeriğine, onu tarihselleştirmeden, göreceleştirmeden ya da değersizleştirmeden, odaklanabilmek için varsayılması gereken metodolojik, diyelim ki operasyonel ya da işlevsel bir idealizmdir. Dolayısıyla Kantçı düalizm, Hume karşısında, gerçeklik içinde bir yarılma yaratan bir düalizm değil, şüphecilikten kaçınmak için metodolojik bir jestle varsayılacak farklı bakış açılarının bir düalitesidir. Kanaatimizce, bazı Kant okumalarının önerdiği bu bakış açısı düalizmi, materyalist veya natüralist bir ontolojiyle uyumsuz değildir ve Dewey’nin pozisyonuna yönelik de geçerli bir eleştiri teşkil edebilir.
***
Sonuç olarak, Dewey’nin düşüncesi, bilimsel bir teori ile onun ‒sosyal veya doğal‒ tarihsel koşulları arasındaki bağlantıları vurgulayan tarihselci yaklaşım içinde konumlandırılabilir. Dewey, Hume’un şüpheciliğinden kaçınmayı amaçlasa da, epistemolojisi Hume’unkinden uzaklaşamamamıştır ve bilimsel bir önermenin içeriğini, onun tarihsel bağlamının gölgesinde bırakan çıkarımlara sahiptir. Dewey bunu yaparken, dayandığı bilimsel teorilerin içeriğinin değerini de zayıflatmaktadır. Düşünce ile toplum ve doğanın diğer boyutları arasındaki bağlantıları ilkesel olarak kabul eden natüralist veya materyalist bir ontolojik pozisyon benimsense bile, bu, tarihselci bir epistemoloji anlamına gelmemelidir. Çünkü bilimin açık bir soykütüğünü, ona dışsal koşullara dayanarak çıkarmak mümkün değildir ve bilimsel bir önermeye odaklanabilmek ve onu savunabilmek için içeriğinin bağımsızlığını varsaymak gerekir. Kant’ın transandantal idealizmi, bu ön kabule dayanan epistemolojik bakış açısının ihtiyaçlarını, en azından kısmen ya da belirli bir işlemden geçirildikten sonra, karşılayan bir teori olarak düşünülebilir.
[1] Amerikan pragmatist felsefesinin en önemli temsilcilerinden biri olan John Dewey (1859-1952), siyaset felsefesinden ahlak felsefesine, mantıktan epistemolojiye, psikolojiden eğitim kuramlarına uzanan geniş bir alanda ürettiği eserleriyle kendi döneminde uluslararası düzeyde öne çıkan bir filozof olmuştur. Özellikle, kendisinin demokratik ve özgürlükçü olarak nitelediği eğitim yaklaşımı, dünya çapında etkili oldu; Bolşevikler tarafından ilk yıllarda Sovyetlerde, Kemalistler tarafından Köy Enstitüleri projesinde uygulandı. Dewey, Bolşevik Devriminin ilk yıllarında birçok Batılı özgürlükçü gibi Sovyetlere karşı ilgi ve heyecan gösterse de bu ilgi zamanla yerini eleştirel bir ilişkiye bıraktı. Nihayetinde kendini liberal olarak tanımlayan John Dewey’nin siyaset kuramının Marksizme dışarıdan da olsa katkı yapacak nitelikte olmadığı düşüncesindeyiz. Ne var ki Dewey’nin tarihselci felsefesi, özellikle epistemolojisi, Marksizmin belirli bir okumasında temel önemde olan praksis ve Hegelyan diyalektik temalarıyla şaşırtıcı bir paralellik içindedir. Umuyoruz ki bu yazı Dewey’nin eleştirisi aracılığıyla bu temalar üzerine kurulu okumaların da bir eleştirisini sunmuş olacaktır.
[2] Bu yorum John Shook tarafından savunulmaktadır. James Scott Johnston. “Dewey’s Critique of Kant” Transactions of the Charles S. Peirce Society, Fall, 2006, Vol. 42, No. 4 (Fall, 2006). Indiana University Press s. 520.
[3] Hume’dan alıntılayan Norman Kemp Smith. A Commentary to Kant’s Critique of Pure Reason. Palgrave Macmillan. 1923, New York. s. 22 .
[4] James Scott Johnston. “Dewey’s Critique of Kant”. s. 520.
[5] John Dewey. Reconstuction en Philosophie. Bölüm 5.
[6] Kant’ın “Transcendental Deduction” başlığı altında sunduğu apperception tezi, “Ben düşünüyorum” fikri (apperception) tarafından sağlanan sentetik birliğin, deneyimin birliğinin koşulu olduğunu ileri sürer. Apperception terimi yer yer öz algı, yer yer tam algı şeklinde Türkçeleştirilmiştir.
Apperception tezi, Alain Badiou tarafından Kant’ın özne temelli idealist felsefesinin en belirgin örneği olarak eleştirilmiştir.
[7] James Scott Johnston. “Dewey’s Critique of Kant”. s. 529
[8] John Dewey. Reconsturction en Philosophie. Bölüm 6.
[9] Belirimcilik (emergentism) ‒özellikle zihin felsefesinde‒ indirgemeciliğe karşı, bir bütünün unsurlarının sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir unsurun, indirgenemez ve yepyeni bir niteliğe sahip olabileceğini savunur.
[10] Reconstruction en Philosophie. Bölüm 6.
[11] Idem. Bölüm 6.
[12] James Scott Johnston. “Dewey’s Critique of Kant”. s. 520
[13] Reconstruction en Philosophie. Bölüm 6.
[14] Norman Kemp Smith. A Commentary to Kant’s Critique of Pure Reason. s. 40
[15] J. Dewey, Human Nature and Conduct. An introduction to social psychology, New York, Modern Library, 1930 (1922). s. 69
[16] Paul Clavier. “Kant: le fossoyeur du réalisme?” Colloque Chose en soi, séminaire “Kant, Kant, Kant”. 16-19 Novembre 2016, Paris.