Ana SayfaKürsüÇin Emperyalist mi?

Çin Emperyalist mi?

Çeviri: Kemal Hanoğlu

05.10.2026

Emperyalizm bir aşırı kâr meselesi mi?

Her şeyden önce, Pekin’in hareket tarzını değerlendirmek ve bu konudaki yinelenen iki tuzaktan kaçınmak için operasyonel bir emperyalizm tanımı yapmak önemlidir.

Birinci tuzak, emperyalizmi savaş çığırtkanlığına, yani bir devletin iradesini başka bir devlete dayatmak için askeri güç kullandığı durumlara indirgemektir. Bu durumda emperyalizmi hiçbir yerde göremeyecek ve barış zamanlarındaki tahakküm yapılarını göz ardı edecek noktaya geliriz.

İkinci tuzak ise, ticari alışverişlere aktif katılımın, zorunlu olarak yağmacılık (predatörlük) ile eşanlamlı olacağı fikriyle, emperyalizmi bir devletin uluslararası arenadaki her türlü nüfuzuna benzetmektir. Bu durumda, gücün diğer ülkelerle sömürü ilişkilerini sürdürmek için seferber edildiği kanıtlanmaksızın emperyalizmi her yerde görme noktasına varılır.

Modern emperyalizm her şeyden önce bir tahakküm ilişkisidir. Küçük bir çekirdek ülke grubunun (emperyalist merkezin) gezegenin geri kalanı (emperyalist çevre) üzerinde kendi tahakkümünü kurmayı başardığı ekonomik ve politik bir sömürü sistemidir.

Lenin, “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinde, merkez ülkelerin finansal sermaye ihracını, çevrenin bağımlı hale getirilmesinin temel mekanizması olarak görüyordu; bu finansal bağımlılık kaçınılmaz olarak siyasi boyun eğmeyi beraberinde getiriyordu[1]. Bunun sonucunda, çevrenin, merkez ülkelerin sanayi ürünleri için bir hammadde, ucuz işgücü ve pazar sağlayıcısı rolüne indirgendiği küresel bir işbölümü ortaya çıkar.

Bu kriter görünüşte Çin’e çok uygun düşmektedir, zira Çin otuz yılı aşkın süredir pozitif bir dış pozisyon sergilemektedir: Yurtdışında sahip olduğu sermaye stoku, yabancıların Çin’de sahip olduğu sermaye stokundan belirgin biçimde yüksektir. 2025 yılı sonu itibarıyla Çin, 7 trilyon 714 milyar dolarlık yükümlülüğüne karşılık 11 trilyon 786 milyar dolarlık yabancı varlığa sahipti; bu da yaklaşık 4 trilyon 100 milyar dolarlık net bir pozisyon anlamına gelmektedir[2]. Bazı akımların onu emperyalist bir aktör olarak yeniden resmetmesi için bundan fazlasına pek ihtiyacı yoktur[3].

Ancak bu, Leninist teorinin dogmatik bir yorumu olacaktır. Emperyalist dünya sistemini basit bir muhasebe dengesizliğine indirger; oysa buradaki temel mesele merkez tarafından sermaye ihracıyla “aşırı kâr”ların (surprofits) gasp edilmesidir[4]. Lenin, kendi döneminde birinin diğeriyle birlikte ilerlediğini kanıtlayabilmişti. Bir yüzyıl sonra, bu ilişkiyi öylece varsayamayız; bunu kanıtlamak zorundayız. O halde, Çin’in uluslararası ticaretin olağan koşullarında –yani gelişmişlik düzeyi birbirine yakın iki ülke arasındaki ticarette– elde edilenden daha yüksek bir kâr sağlayıp sağlamadığına bakalım.

Şekil 1: Uluslararası yatırımların getirisi 2000-2024[5]

Çin’in yurtdışındaki yatırımlarının yaklaşık %3 civarındaki getirisi, küresel ortalamadan biraz daha yüksektir; ABD’nin getirisi ise ondan çok daha fazladır. Bunun başlıca nedeni Çin’in varlıklarının içeriğidir. Önemli bir kısmı, düşük getiri sunan ancak finansal açıdan nispeten düşük risk taşıyan döviz gibi rezerv varlıklarından oluşmaktadır[6].

Buna karşılık, Çin’deki yabancı sermaye %6’ya yakın bir getiri sağlamaktadır. Bu oran, ABD’nin kendi finansörlerine ödediği oranın iki katından fazladır. Bu rakamlar, Kuzey’in çokuluslu şirketlerinden gelen ve Çin’deki işgücünü sömüren Doğrudan Yabancı Yatırımların (DYY) ağırlığını göstermektedir. ABD ise dünyanın dört bir yanından düşük faizli rezerv varlıklarını çekmek için doların üstünlüğünden yararlanmaktadır.

Genel olarak Çin, yabancı yatırımlardan elde edilen gelirler bağlamında net bir borçludur: 2023 yılında, ABD’nin 53 milyar dolarlık kazancına karşılık 141 milyar dolarlık bir kayıp bildirmiştir. Bu miktarlar Çin ve Amerikan GSYİH’lerinin yalnızca %0,7’sini ve %0,2’sini oluşturmaktadır. Finansal yatırımlardan elde edilen transferler, emperyalist tahakkümün artık çok küçük bir parçası haline gelmiştir. Sömürü, sermaye ihracının biraz daha aşağısına kaymış ve artık daha gizli bir biçim almıştır: Sömürü, çevre ekonomilerin merkezin ihtiyaçlarına göre nasıl organize edildiğinde bulunmalıdır.

Bu nedenle, merkez tarafından çevrede yaratılan değer transferinin ortaya çıktığı kapitalist birikim anı olan malların değişimi yönünde bir sömürü aranmalıdır[7]. “Eşitsiz değişim” (échange inégal) olarak bilinen bu mekanizma, düşük ücretli ülkelerde üretilen malların, içerdikleri emek miktarını yansıtmayan fiyatlarla takas edildiği süreci ifade eder.

Benzer verimlilik ve kalifikasyon baz alındığında, dünya ticaretinin emperyalist işleyişi, yüksek ücretli ülkelerin –Kuzey Devletleri– düşük ücretli ülkelere –Küresel Güney– ihraç ettiklerinden çok daha büyük miktarda somutlaşmış (içerilmiş) emek ithal etmelerine olanak tanır. Bu, Güney’den Kuzey’e ihraç edilen aynı ürünün, Kuzey’den Güney’e ihraç edilen aynı ürüne kıyasla daha ucuza satılacağı anlamına gelir. 2018 yılında, Fransa gibi bir ülke düşük ücretli ülkelerden yaptığı ithalat üzerinden 129 milyar avro kazanç sağlayabilmiştir ki bu, aynı ürünlerin ulusal topraklarda üretilmesinin maliyetine kıyasla %40’lık bir indirime denk gelmektedir[8].

Bu fark temel olarak, eşit faaliyet sektörü ve kalifikasyonda Güney ülkelerinde yaklaşık %90 daha düşük olan ücret farklarından kaynaklanmaktadır[9]. Bu durum, çoğunluğu Batılı olan çokuluslu şirketlerin bu ekonomiler üzerinde kurduğu kontrolden ileri gelir. Sermayenin hareketliliği ve üretim yerini değiştirme (delokalizasyon) tehdidi, ücretlerin verimliliğe endekslenmesini ciddi şekilde sınırlar. Bu ülkelerin üretimi iç talepten ziyade dış talebe yönelik olduğundan, emperyalist merkez şirketleri ve onların yerel taşeronları, verimlilik kazanımlarını ücretler yerine kâr marjına dönüştürmekte büyük bir çıkara sahiptir.

Çin’in küresel ekonomiye stratejik entegrasyonu

Çin, kendisinin bizzat ayrıcalıklı bir avlanma alanı olduğu Batılı güçlerin emperyalist geleneğine sahip değildir. Onun yörüngesi, kapitalist dünya sistemine zorla entegre edilmiş ve kalkınma stratejisinin merkezine emperyalist ilişkilerden kurtulmayı koymuş bir çevre ülkenin yörüngesidir.

1842’den itibaren silah zoruyla imzalanan eşitsiz antlaşmalar, Çin üzerindeki ticari tahakkümü organize etmişti. Buradaki amaç, Çin pazarını zorla Batı ihracatına açmak ve Batı kontrolünde tekeller oluşturmaktı. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin[10] ilan edilmesi bu bağımlılıktan kopuşu simgelemiş ve yeni yönetim ülkeyi yabancı sermayeden uzak, kendi merkezli bir kalkınmaya yöneltmiştir[11].

Deng Xiaoping tarafından 1978’de küresel ticarete yeniden açılma, tabi (bağımlı) bir pozisyonda emperyalist sisteme yeniden entegre olma yönünde bilinçli bir seçimdi[12]. Çin o dönemde, ucuz işgücünden faydalanmaktan memnun olan çokuluslu şirketler tarafından yeni taşınmış olan montaj faaliyetlerine ev sahipliği yaparak “dünyanın fabrikası” olmayı kabul etti. Bu yönelim, merkez tarafından gasp edildiği bir durumda bile, devletin ülkenin üretici güçlerini geliştirmek için Batı yatırımlarını kontrol altında tutabileceği fikrine dayanıyordu. Batılı firmaların pazarına erişimini, teknolojilerini yerel şirketlerle paylaşma şartına bağladı ve üretimde kaliteyi/katma değeri artırmak için gereken altyapı inşasını vergilerle finanse etti.

Çin’in planlamasının sonuçları muazzam oldu: Yüz milyonlarca insan yoksulluktan kurtuldu ve bugün Huawei ile Xiaomi’nin atölyelerinde tasarlanıp monte edilen cihazlar, emperyalist merkezin pazarlarına doğru yol alıyor[13].

İşte tam bu noktada, Çin emperyalizmi tezini savunanlar sahneye çıkıyor. Bunlar, değer zincirlerinde kademeli olarak yükselişi, “sömürülen” konumundan “sömüren” konumuna geçiş olarak görüyorlar. 2010’ların ve 2020’lerin Çin’i, Batılı ülkelere benzer bir merkez gücü haline mi geldi?

Ticari alışverişlere ilişkin mevcut verilerden hareketle, takas edilen malların (les échanges commerciaux) içerdiği emek miktarını ölçmek ve dünyanın farklı bölgeleri arasındaki dengesizlikleri tanımlamak mümkündür. Bu analiz, Çin’in merkeze katılmadığını, ancak bir “yarı-çevre” gücü haline geldiğini göstermektedir[14]. Bu da, Güney’in bazı bölgeleriyle elverişli ticaret hadlerinden yararlanırken, aynı zamanda emperyalist çekirdek ülkeler tarafından uygulanmaya devam eden önemli bir emek gaspına maruz kaldığı anlamına gelmektedir.

Şekil 2: Emek ticaret hadleri 1991-2023

2023’te, Çin’e ait bir birim emek, Sahra Altı Afrika’dan gelen 4 birim emekle değiş tokuş edilirken, yüksek gelirli ülkelerden gelen yalnızca 0,3 birim emekle takas ediliyordu (bkz. Şekil 2).

Dolayısıyla Pekin, Küresel Güney’in bir kısmı üzerinde gerçekten de hâkim bir pozisyon elde etmiştir. Ancak ticari ilişkilerde ifade edilen bu sömürünün yoğunluğunun, aynı bölgeler üzerinde ABD tarafından uygulanan sömürüye kıyasla çok asgari düzeyde kaldığını belirtmek gerekir.

Şekil 3: Çin ve ABD’nin ticaret hadleri, bölge bölge 2000-2021

ABD’nin Güney’in üretici güçlerini ele geçirmedeki üstün kapasitesi açıkça görülmektedir: Güney Asya bir Çin birimi elde etmek için 4 birim emek transfer etmek zorundayken, bir Amerikan birimi alabilmek için 21 birim emek ödemek zorundadır (bkz. Şekil 3)!

Tüm bölgelerle olan ilişkileri toplandığında, Çin hâlâ dünyanın geri kalanına karşı net bir emek sağlayıcısı (katkıda bulunanı) konumundadır. Küresel Güney ile yaptığı ticaretten elde ettiği kazançlar, merkez ülkelerin yararına kaydettiği kayıplarla fazlasıyla sıfırlanmaktadır.

Şekil 4: Net emek transferi

Bununla birlikte ticaret hadleri belirgin şekilde iyileşmiştir. 2000 yılında, net emek sömürüsü, 77 milyon Çinli işçinin sağladığı yıllık emeğin eşdeğerini temsil ediyordu. 2023’te bu sayı 31 milyona düştü. Buna karşılık, aynı ilişkiler Amerika Birleşik Devletleri ve AB ülkelerinin, ekonomilerini sırasıyla 44 ve 60 milyon kendi işçileri tarafından gerçekleştirilen emeğe eşdeğer bir net girdiyle güçlendirmelerine olanak tanımıştır (bkz. Şekil 4).

Çin’in ticari alışverişler hiyerarşisindeki ilerlemesi, kalıcı olarak statü değiştirdiğini ve yarı-çevreye katıldığını göstermektedir. Bir yandan, artık Lenin’in “yarı sömürgeler” (yani ismen bağımsız ama gerçekte merkeze karşı mutlak bir mali bağımlılığa batmış ülkeler) olarak nitelendirdiği saflarda yer almamaktadır. Öte yandan, onu hâlâ baskın kapitalist güçlerden ayıran mesafe, kendisini çok kapalı bir kulüp olan “merkez ülkelerinden” uzak tutmaktadır.

Güney’in belirli bölgeleri açısından bakıldığında ise Çin, her ikisinin de bu bölgelerle dengesiz alışverişler kaydetmesi bağlamında merkez ülkelerine benzer bir konumda bulunmaktadır. Değişen tek şey bu sömürünün yoğunluğudur: Çin için orta düzeyde, merkez ülkeleri için ise çok güçlüdür.

Çin’in, bazı çevre bölgelerin uluslararası işbölümündeki bağımlı konumundan gerçekten de kâr sağladığını inkâr etmeye gerek yoktur; kendisinin de merkez tarafından sömürülmesi bu ilişkinin var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bu durum bizi hiç şaşırtmamalıdır. Bu dengesizlikler, küresel kapitalizmin yukarıda açıklanan kurallarına göre oynanan normal bir ticaretin işleyişinin sonucudur. Ekonomik koşulları ücret artışlarına ve yüksek katma değerli ürünlerin üretimine olanak tanıyan ülkeler, kaçınılmaz olarak, azgelişmişlik içinde tutulan ülkelerle ticaretlerinde elverişli ticaret hadlerinden faydalanır duruma gelirler. Emperyalist düzenin çarpıklığı (perversité), tam da birinin diğerini zorunlu olarak beraberinde getirmesini sağlamasındadır. Küresel ortalama gelirin üzerinde olan tüm ülkeler eşitsiz değişimden ve dolayısıyla emperyalizmden kazanç sağlar. Bu iki dünya arasında bulunan Çin de bir istisna değildir.

Çin ve Küresel Güney: Borç tuzağı suçlamasının ikiyüzlülüğü

Bir ülkeyi eşitsiz değişimdeki konumuna dayanarak emperyalist olarak nitelendirmek pekâlâ mümkündür, ancak bu niteleme verimli bir analiz olmaktan uzaktır. Bu, sadece dünyanın durumunu tanımlar, fakat nedenlerine ışık tutmaz. Gerçek şu ki değişim, emperyalizmin sadece son anıdır; bu değişimi önceleyen ve mümkün kılan çevre ekonomilerin zorunlu uzmanlaşmasıyla başlayan koca bir yörüngeyi tamamlar. Eşitsiz değişim teorisyenlerinin asıl ilgilendiği şey, değişim hadlerinin basit nihai hesaplamasından çok bu süreçtir.

Bu uzmanlaşmanın kaynağı nedir? Çevre ekonomilerini merkezin ihtiyaçlarına göre organize eden ve her türlü özerk kalkınma stratejisini cezalandıran bir finansal sistemden kaynaklanmaktadır. Bu sistem, ağırlıklı olarak Batılı ülkeler tarafından finanse edilen ve yönetilen yapılar olan IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar tarafından yönetilmektedir.

Onların modus operandi‘si (hareket tarzı) iyi belgelenmiştir: Düşük ve orta gelirli ülkelerin ekonomik olarak ayağa kalkması için elzem olan sermayeyi, neoliberal reformlar şartına bağlayarak sunmak. Bu paket, kitlesel özelleştirmeleri ve piyasaların Kuzey şirketlerine açılmasını içerir. Bu küresel mimaride, eşitsiz değişimin tüm “kazanan” ülkeleri eşit şekilde yer almaz; bazıları bu kurumlara aktif olarak katılırken, diğerleri edilgen bir şekilde kazançları toplar veya alternatifler kurar.

Şekil 5: Düşük ve orta gelirli ülkelerde alacaklı türüne göre dış kamu borcu[15]

Çin, bu son kategoride yer almaktadır. 2000’li yılların sonlarından bu yana, Güney ülkelerinin egemen (kamu) finansmanında önemli bir aktör haline gelmiştir. Böylece özel finansal piyasalardan, çok taraflı aktörlerden ve Kuzey ülkelerinden farklı bir teklif sunmaktadır (bkz. Şekil 5). Bu teklifin hacmi nispeten düşük kalmaktadır: 2024 yılında, düşük ve orta gelirli ülkelerin dış borçlarının sadece yaklaşık %5’ini temsil ediyordu. Yine de bu durum, IMF’nin uluslararası “son çare mercii kreditörü” konumunu zayıflatmaya yetmektedir ki bu tekel, IMF’nin mali sıkıntı içindeki ülkelere “yapısal uyum programlarını” dayatmasını sağlamaktadır.

Bu durum, Pekin’i eleştirenlerin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu finansmanı, korkutulmuş ve çaresiz ulusların ekonomik kontrolünü ele geçirmek için kullanacağı yönündeki iddianamelerini çoğaltmalarına engel olmuyor. Kendilerine karşı bir “borç tuzağı” sistemi organize edeceği fikri, suçlamaların en sık rastlananıdır.

Manevra oldukça basittir: İddiaya göre Pekin, geri ödeyemeyeceklerini öngörerek savunmasız ülkelere orantısız miktarda kredi vermeye çalışır. Daha sonra onları, limanlar, demiryolları vb. stratejik altyapıların devri yoluyla iflaslarını (borçlarını) temizlemeye zorlar.

En sık verilen örnek, Sri Lanka’daki Hambantota limanının inşasıdır[16]. Uluslararası yatırımcıların reddiyle karşılaştıktan sonra Sri Lanka hükümeti, bu projeyi desteklemeyi kabul eden Çin’e yöneldi. Sorun şu ki, 2010 yılında açılan liman, kötü yönetim nedeniyle zarar ediyordu. 2017 yılında borç batağına saplanan dönemin Cumhurbaşkanı Maithripala Sirisena, 1,12 milyar dolar karşılığında liman yönetiminden sorumlu şirketin hisselerinin %70’ini 99 yıllığına Çinli bir şirkete devretti.

Bu sürecin, Sri Lanka’nın Pekin tarafından finansal olarak vasallaştırılması (köleleştirilmesi) olduğuna ilişkin hem Batılı büyükelçilikler hem de medya tarafından benimsenen anlatı yanıltıcıdır. Asıl suçlular daha çok suçlayan tarafta aranmalıdır. Limanın devredildiği tarihte Çin kredileri Sri Lanka’nın dış borcunun sadece %10’unu oluşturuyordu. Liman finansmanına bağlı krediler, %3,3 civarında nispeten ılımlı bir faiz oranına sahipti.

Sri Lanka aslında IMF, Dünya Bankası ve finansal piyasalar tarafından yapılandırılan uluslararası kredi sisteminin olağan işleyişinin bedelini ödemiştir. İmtiyazdan elde edilen 1,12 milyar doların, finansal piyasalara olan tahvil borçlarının geri ödenmesinde kullanılmış olması manidardır. Emeklilik fonlarının, varlık yöneticilerinin ve her türden spekülatörün elindeki bu alacaklar, yaklaşık %7 faiz oranlarıyla 2017 yılında bu borcun %40’ını temsil ediyordu. Bu borçlar, vadesi geldiğinde taksitlendirme olmaksızın tamamının geri ödenmesi gerektiği ölçüde özellikle kötüdür (perverstir). Bu durum, ülkeyi piyasalarda kendini her zamankinden daha hızlı bir şekilde yeniden finanse etmeye zorlar ve bu da borçluluk oranının patlamasına yol açar. Nitekim 2007 ile 2017 yılları arasında dış borcun Sri Lanka GSYİH’si içindeki ağırlığı %11’den %22,5’e yükselmişti[17].

Şekil 6: 2017’de Sri Lanka’nın dış borcunun bileşimi[18]

Finansmanlarını sözde yapısal reformların gerçekleştirilmesine bağlayan uluslararası finans kurumlarının aksine Çin kredileri, borçlu ülkelerin siyasetine daha sınırlı müdahale avantajı sunar. Temel şart geri ödemedir[19]. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Sri Lanka’nın 2022 yılında borçlarını ödeyemez duruma düşmesinin ardından IMF “kurtarma” planı; sert bir kemer sıkma politikasını, enerji sübvansiyonlarında ve emekli aylıklarında kesintileri, kamu işletmelerinin yeniden yapılandırılmasını ve merkez bankasının bağımsızlığını dayatmıştır[20]. IMF müdahalesinin nihai amacı, ne kadar açgözlü olduklarını gördüğümüz özel kreditörlerin çıkarlarını korumaktır. Nitekim borcun yeniden yapılandırılmasına ilişkin anlaşma, bu kreditörlerin elinde bulunan tahvillerin faiz oranlarının kademeli olarak artırılarak 2033 yılında %9,75’e ulaşmasını öngörmektedir![21]

Hambantota limanının Sri Lanka hükümeti tarafından sorunlu bir şekilde yönetilmesi ayrı bir konudur. Bununla birlikte, Kolombo yönetiminin bizzat tasarladığı ve yönetimini hiçbir zaman bırakmadığı bu projeyi başarıyla hayata geçirememesinden Çinli yetkilileri sorumlu tutmak aşırıya kaçmak olur. Kaldı ki limanın 2017 yılında devralınmasından sonra elde ettiği büyük başarı, imtiyaz anlaşmasının Sri Lanka için zararlı olmadığını göstermektedir[22].

Kapitalist küreselleşmenin yarattığı tahakküm ilişkisi, tek başına Üçüncü Dünya’yı uşaklık pozisyonuna hapsetmek için yeterli değildir. Kilit nokta, bu ülkelerin siyasi rejimlerinin sınıfsal niteliğinde yatmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti veya Vietnam’ın başarıları, emperyalist merkeze boyun eğmeksizin ve azgelişmişliğe mahkûm olmaksızın küresel ekonomiye entegre olmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor.

Emperyalist çevre ülkelerde ekonomik iktidar, çoğunlukla servetini yerel ekonomi ile çokuluslu firmalar arasındaki aracı konumundan alan burjuvazinin bir fraksiyonunun elindedir: Komprador burjuvazi. İktidarı yabancı sermayeye bağlı olduğu için, yabancı sermayenin ajanı olarak hareket eder ve özerk bir sanayinin her türlü gelişimine var gücü ile karşı çıkar[23]. Üretken sektörler namına çay, tekstil ve turizmin bulunduğu Sri Lanka ekonomisinin merkez ülkelerden yapılan ithalata bağımlılığı da bu şekilde gözlenmektedir[24].

Emperyalist baskı altındaki Güney ekonomilerinin dönüşümü mümkündür. Bunun ön koşulu, komprador burjuvazinin hizaya getirilmesi, bir tür devlet planlaması ve yabancı sermayenin sıkı kontrolüdür.

O halde projelerini finanse ettiği ülkelerin talihsizliklerinde Pekin’e yüklenecek nihai sorumluluk nedir? Piyasa ekonomisinin “normal” oyununu oynamayı kabul eden bir katılımcının zorunlu olarak üstlendiği sorumluluktur. Çin’in elde ettiği rant, Batı’nın elde ettiği ranttan kuşkusuz çok daha düşüktür; ancak bu, ticari ilişkinin varlığını sürdürdüğü gerçeğini unutturmamalıdır. Yalnızca hâkim konumlarını aşırı kâr elde etmek için kullanmaktan kaçınırlar[25].

Çin modeli, Sovyetler Birliği’nin ABD ambargosuna karşı Küba’nın kalkınmasını finanse etmek amacıyla bu ülkenin şeker kamışı ihracatını zararına satın almayı kabul ettiği dönemde var olabildiği biçimiyle enternasyonalizm anlayışına dayanmamaktadır[26]. Kendisine “kampçı olmayan” diyen sol, buradan Çin’in çevre ülkeleri yağmalama girişiminde birleşmiş emperyalist sistemin diğer ajanlarından biri haline geldiği sonucunu çıkarıyor[27].

Eğer durum böyle olsaydı, Üçüncü Dünya ülkelerinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin finansman teklifleri ile IMF benzeri kuruluşların sundukları arasında ayrım gözetmemelerini ve tercihlerinde belirleyici ölçütün faiz oranı olmasını gözlemlememiz gerekmez miydi? Oysa, özellikle Afrika’da, faiz oranları bazen daha yüksek olsa bile Çin’in teklifleri IMF’ninkilere tercih edilmektedir. Bu tercihi, çevre ülkelerin, Batı kredilerinin siyasi koşullara bağlı olması nedeniyle bu iki kredi arasında niteliksel bir fark algılamalarından başka bir şeyle açıklayamayız. Dolayısıyla, teklifleri finansal olarak daha pahalı olsa bile bu ülkeleri Çin bankalarını tercih etmeye itebilecek bir tür “emperyalist risk primi” söz konusudur[28].

Çin kalkınma finansmanının çelişkileri

Böylelikle Çin’in kamu kaynaklı kredilerinde hem ticari niteliklerle hem de sınırlı bir siyasi müdahale ile karşılaşıyoruz. İşte Çin modelinde gerilim yaratan ve onu, finansal kârlılıkla siyasi koşulluluğun el ele gittiği emperyalist güçlerden ayıran çelişki de tam olarak budur.

Bu çelişkinin kaynağı nedir? Bu, devlet aygıtının finansal bir kesim ile enternasyonalist hedeflere daha duyarlı olan siyasi-diplomatik bir kesim arasında bölünmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Fikir birliğine dayanan Çin siyasi sisteminde Parti liderleri –hatta bizzat Xi Jinping bile– kendi bildiklerini okumaya karar veren idari birimlere kararlarını nadiren dayatabilirler[29].

Çin kalkınma bankaları elbette kamuya aittir, ancak her şeyden önce ticari bir mantık izlerler: devlet sübvansiyonlarına güvenemeden kendilerini finanse etmek zorundadırlar ve bu nedenle yatırımlarından kâr elde etmekle yükümlüdürler. Kredi türüne bağlı olarak, bu yapı farklı etkiler yaratır.

İmtiyazlı kredilerin (düşük faizli veya faizsiz) iptal edilmesi veya hafifletilmesi kolaydır çünkü kamu bütçesi tarafından finanse edilirler ve banka sadece aracı görevi görür. Nitekim Çin hükümeti, 2015 yılında Pakistan’a Gwadar’da bir lojistik bölgenin inşası için sağlanan 400 milyon dolarlık krediyi bu sayede hibelere ve faizsiz kredilere dönüştürebilmiştir. Bu krediler, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güney ülkeleri nezdindeki imajını iyileştirmenin bir aracı olarak gören Dışişleri Bakanlığı gibi diplomatik kurumlar tarafından da teşvik edilmektedir[30].

Daha yüksek piyasa faiz oranlarıyla verilen ticari krediler için ise durum farklıdır. Bankaların üst düzey yöneticileri, başarısızlıkla sonuçlanan bir yatırımın sorumluluğunu siyasi iktidar karşısında üstlenmekten çekindikleri için borçların silinmesine isteksiz yaklaşmakta, bunun yerine geri ödeme takvimlerinin yeniden düzenlenmesini tercih etmektedir. Hükümetin buradaki manevra alanı daha sınırlı ve dolaylıdır. Onun müdahalesi, geri ödemelerin uzun süreli olarak ertelenmesini sağlamak amacıyla bankalar nezdinde girişimde bulunmaktan ibarettir; oysa bu durumlarda özel ve Batılı alacaklılar, borçların geri ödenmesini veya yeniden yapılandırılmasını derhal talep etmekte gecikmezler.

Bu tür geri ödeme ertelemeleri sayesinde, Venezuela’nın 2017 yılında temerrüde düşmesinin ardından yaşadığı finansal krizin etkileri sınırlandırılabilmiştir. Buna karşılık, Batılı tahvil sahipleri bu krize, ülkenin yurt dışındaki varlıklarına el koyup bunları açık artırmayla satışa çıkararak karşılık vermiştir[31].

Bu çelişki kararlı bir siyasi müdahale ile çözülmediği sürece Çin Halk Cumhuriyeti, IMF karşısında bütünlüklü ve tutarlı bir alternatif sistem oluşturmaktan aciz kalacak ve emperyalist bir aracın emperyalist olmayan yedek lastiği olarak hizmet etmeye devam edecektir.

Çin’in sunduğu krediler, ortaklarının IMF’ye veya finansal piyasalara başvurmasını engellemek için ne hacimce yeterince büyük ne de yeterince cömerttir. Ancak bir değişiklik olasılığı konusunda umutsuzluğa kapılmak için bir neden yok. Xi Jinping’in gayrimenkul spekülasyonu konusunda tutum değiştirerek iflas eden gayrimenkul şirketlerini mali destekle kurtarmayı reddetmesi, Çin yönetiminin sermayenin aleyhine olacak şekilde kurumsal statükoyu kırabileceğini göstermektedir[32].

Çin Denizi ve Tayvan: Emperyalizm mi yoksa bölgesel anlaşmazlıklar mı?

Çin Halk Cumhuriyeti’ne emperyalist olduğu gerekçesiyle yöneltilen son büyük suçlama ise militarizmdir. Bu suçlamayı hararetle savunanlara göre Çin silahlı kuvvetlerinin faaliyetleri, Lenin’in tanımladığı şekliyle emperyalizmin son aşamasına karşılık gelmektedir. Bu aşamada tekeller gezegenin bütün toprakları üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır ve geriye kalan tek genişleme olasılıkları dünyanın yeniden paylaşım savaşı olacaktır[33].

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Çin’in küçük komşularına zorbalık eden bölgesel bir yağmacı gücün tüm özelliklerini taşıdığı doğrudur. Çin’in üzerinde hak iddia ettiği Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), bu bölgenin sınırını yerleşim bulunan kıyılardan itibaren 370 kilometre olarak belirleyen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin öngördüğü çerçeveye kıyasla devasa boyutlarda görünmektedir[34].

Hatta Pekin’in iddiaları 2016 yılında Lahey Mahkemesi’nin Filipinler lehine verdiği tahkim kararıyla reddedilmiştir[35]. Söz konusu kararda Çin, yapay adalar oluşturmak amacıyla deniz dolgusu yapması, yabancı balıkçı gemilerini bölgeden uzaklaştırması ve ihtilaflı bölgelerde askerî tesisler inşa etmesi nedeniyle kınanmaktadır[36].

Meseleyi inceliklendirelim: Bu yöntemler komşu ülkeler tarafından da uygulanmaktadır. Aynı şekilde, bu adaların aidiyetine ilişkin anlaşmazlıklar da yalnızca Pekin ile bölgedeki diğer ülkeler arasındaki bir karşıtlığa indirgenemez. Örneğin, çoğunluğunu Vietnam’ın kontrol ettiği Spratly Adaları üzerinde Çin Halk Cumhuriyeti, Filipinler, Tayvan ve Malezya da aynı anda hak iddia etmektedir.

Şekil 7: Güney Çin Denizi’ndeki toprak talepleri[37]

Bölgesel ölçekte bu eylemler emperyalizm gibi görünebilir, ancak analiz için doğru ölçek bu mudur? Bu durum, yerel haritalarda yer almayan ancak bu gerilimlerin tırmanmasında merkezi bir rol oynayan başka bir aktörün varlığını ihmal etmek olacaktır.

Çünkü Çin Denizi’nde hegemonik bir güç varsa o da 2010’ların başından beri Çin’i agresif bir şekilde kuşatma stratejisi yürüten ABD’dir. Pentagon, Hint-Pasifik politikası olarak adlandırdığı stratejide, Pekin’e karşı stratejik bir blok oluşturmak için bölge ülkeleriyle askeri anlaşmaları ve silah ihracatını artırmaktadır. ABD düzenli olarak Çin Denizi’nde askeri tatbikatlar düzenlemekte ve müttefiklerine uzun menzilleriyle bilinen ünlü Tomahawklar da dahil olmak üzere saldırı amaçlı füze sistemlerini giderek daha açık bir şekilde konuşlandırmaktadır[38].

Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ve komşuları arasında izlediği kutuplaştırma stratejisi, medya anlatılarının düşündürebileceği kadar etkili değildir. Bazı ülkeler askerileşmeye yönelse de bu oldukça sınırlı kalmaktadır. Bölgedeki askeri harcamaların nadiren GSYİH’nin %2’sini aşması da bunu kanıtlamaktadır. Çin ve Filipinler’in payları 2025’te sadece %1,6 ve %1,3’e ulaştı ki bu oranlar, kanlı bıçaklı düşman olarak sunulan ülkeler için çok düşük seviyelerdir (bkz. Şekil 8).

Şekil 8: Güney Çin Denizi’nde askeri harcamalar – GSYİH’nin %’si olarak[39]

Bu durum, bölge ülkelerinin toprak anlaşmazlıklarını Beyaz Saray’ın istediği gibi askerî gerilimi tırmandırarak çözmekten kaçınmaya, bunun yerine dostane ilişkilerini sürdürmeye ve ekonomik ortaklıklarını geliştirmeye çalıştıklarını düşündürmektedir[40]. Burada, ABD emperyalizmine, komşularına karşı bir saldırganlık emperyalizmi geliştirerek yanıt vermeyi seçen başka bir karşı-hegemonik güç olan Rusya’da yaşanana benzer bir durum görmüyoruz[41].

Genel olarak Asya ülkeleri, ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında taraf seçme konusunda isteksizdir ve bu iki kutup arasındaki gerilimi tırmandırabilecek her türlü hamleye karşı çıkmaktadırlar[42].

Bunun en çarpıcı örneği, bize genellikle Çin’in emperyalist hırslarının kesin kanıtı olarak sunulan Tayvan’dır. Oysa bölge ülkelerinin bu konudaki tutumu, Tayvan meselesinin Pekin’in politikasında son derece özgül bir durum olduğunu ve hiçbir şekilde genel bir müdahale stratejisinin göstergesi olarak değerlendirilemeyeceğini doğrular niteliktedir.

Nitekim Çin, Tayvan’ı, milliyetçi güçlerin adaya çekilmesiyle sonuçlanan 1945-1949 iç savaşı nedeniyle ana karadan geçici olarak ayrılmış, kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Yeniden birleşmenin mümkün olmaması ise Taipei’ye vazgeçilmez bir askerî destek sağlayan ABD’nin müdahalesinin sonucu olarak değerlendirilmektedir.

1970’lerden bu yana zımni bir uzlaşma hâkimdir: Çin ana karası Tayvan yönetiminin fiilî özerkliğine göz yummakta, bunun karşılığında Tayvanlı yetkililer de resmen bağımsızlık ilan etmekten vazgeçmektedir.

Bu, mevcut durumdan herhangi bir sapmaya karşı çıkan bölge ülkelerinde hâkim olan yaklaşımdır. Bu tür sapmalar daha çok Washington’dan gelmektedir: ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin 2022 yılında Taipei’yi ziyaret etmesi üzerine, Güneydoğu Asya ülkelerinin bölgesel örgütü ASEAN bu hamleyi kınamış ve Tek Çin ilkesine bağlılığını yeniden teyit etmiştir[43].

Bütün bunlar, Çin’in Tayvan üzerindeki hak iddiasını, Çin dış politikasında sistematik bir yönelimin parçası olarak değerlendirmememiz gerektiği sonucuna götürmektedir. Bu çatışma, kendine özgü ve muğlak bir bağlamda şekillenmektedir: Bir yanda emperyalist bir müdahalenin mirası olan devlet yapısına karşı çıkılması, diğer yanda ise belirgin biçimde 1990’ların sonlarında ortaya çıkan ayrı bir Tayvan kimliğinin kademeli oluşumu ve bunun gündeme getirdiği kendi kaderini tayin hakkı meselesi bulunmaktadır.

Dolayısıyla Çin emperyalizminin militarist boyutu, tarihsel emperyalizmlerinkiyle kıyaslanamayacak ölçüde sınırlı görünmektedir. Bu boyut, ayrılıkçı bir bölgeyle savaş hâline dönüşmemiş bir çatışmadan ve sahil güvenlik güçleriyle balıkçı gemileri arasında yaşanan birkaç sürtüşmeden ibaret olarak özetlenebilir.

Eğer Çin için emperyalist nitelemesi haklı gösterilse bile, onun bilançosunu Amerika Birleşik Devletleri’ninkiyle aynı kefeye koymak ne kadar doğru olur? Pekin’in diplomatik çatışmaları ile Washington’un sadece Orta Doğu’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan savaşları arasında gerçekten kıyaslanabilir bir mantık var mıdır? Peki ya Pentagon’un kendi çıkarlarına düşman her hükümetten kurtulmak için ardı ardına düzenlediği darbelerle? Ya da liderlerinin teslim olmasını sağlamak için halkları aç bırakan yaptırımlarla?

Venezuela, Küba veya İran’ın maruz kaldığı uygulamaların Çin kaynaklı bir benzeri bulunmamaktadır. Pekin’in bu tür operasyonları gerçekleştirmek için gerekli ekonomik veya askerî imkânlardan yoksun olduğu yönündeki argüman ise Çin ordusu ABD ordusuyla arasındaki farkı kapattıkça giderek inandırıcılığını yitirmektedir. Satın alma gücü paritesine (SAGP) göre, Çin’in askerî harcamaları 2021 yılında ABD’nin askerî bütçesinin %60’ına ulaşmıştı[44]. Çin hükümeti, askerî-sanayi kompleksinin finansmanını GSYİH’nin %1,5’iyle sınırlamayı tercih etmeseydi, bu harcamalar 2026 yılında millî gelirinin %3,4’ünü orduya ayıran ABD’ninkini önemli ölçüde aşardı.

Sonuç

Emperyalizm olgusuna dogmatik bir yaklaşım, birkaç sabit ölçütten hareketle ABD ile Çin’i eşdeğer görmeye yol açmaktadır: Tekeller veya oligopoller aracılığıyla dünyanın geri kalanına sermaye ihraç eden gelişmiş bir piyasa ekonomisinin varlığı. Böyle bir okuma, diyalektik yaklaşımın sağlayabileceği her türlü katkıdan kendini mahrum bırakmakta ve Marksizmi soyut bir sınıflandırmaya, basit bir etiketleme oyununa indirgemektedir[45].

Oysa Marksist analizin görevi, belirli bir tarihsel durumda, emperyalist yapıyı zayıflatarak devrimci kopuşun öncüllerini oluşturabilecek çıkar çatışmalarını ve sistemik çelişkileri tespit etmektir[46]. Bu analiz çerçevesinin güncel koşullara uygulanması ise şu tespitten hareket etmelidir: ABD ile Çin arasında yoğunlaşan mücadele, emperyalist merkezin hâkimiyetindeki uluslararası kurumların üstünlüğünü tartışmaya açmaktadır.

Çin’in işbirliği modelinde sömürü ilişkilerinin varlığını sürdürdüğü doğrudur. Ancak bu ilişkiler, merkez-çevre ilişkilerini esas olarak şekillendiren Batı tahakkümünün oluşturduğu temel çelişki karşısında tali bir çelişki niteliğindedir. Çin, bu tahakkümün kıskacını gevşeterek çevre ülkelerin daha özerk bir kalkınma modeli benimsemelerine yönelik hareket alanını genişletmektedir. Çin’in dünya çapındaki faaliyetleri, güçlendirilmesi gereken anti-emperyalist bir cephenin henüz kusurlu ve çelişkiler barındıran öncülünü oluşturmaktadır.

Anti-emperyalist hareket, Çin sisteminin çelişkilerinin kendiliğinden ilerici bir çözüme kavuşmasını beklemek zorunda değildir. Öte yandan, Washington hegemonyası ve uzantılarının çevre ülkelerin özgürleşme projelerine karşı yürüttüğü müdahalelere karşı Pekin’i önemli bir dengeleyici güç olarak görmekte büyük yarar vardır. Bu nedenle Çin, eleştirel bir destekten daha azını hak etmemektedir.


[1] Lenin, (2017). L’impérialisme, stade suprême du capitalisme. République des Lettres.  

[2] Çin DYY’lerinin %70’i, Çin’in bu bölge üzerindeki egemenliğine rağmen istatistiksel isimlendirmede ayrı bir varlık olarak kabul edilen Hong Kong’a ihraç edilmektedir.

[3] Turner, N. B. (2014). Is China an Imperialist Country? Red Path, 9.  

[4] Bu, Çinli ekonomist Minqi Li’nin şu makalesinden ödünç aldığım bir itirazdır: «China : Imperialism or Semi-Periphery?», Monthly Review, vol. 73, n° 3, juillet-août 2021.

[5] Veriler IMF’nin Balance of Payments veri tabanından alınmıştır, https://data.imf.org/en/datasets/IMF.STA:BOP

[6] Çinli DYY’lerin getirilerine ilişkin kesin verilerin olmaması nedeniyle (yetkililer tarafından yalnızca 2025 yılı için yayımlanmıştır), yabancı varlıklar bir bütün olarak ele alınmıştır. Bu veriler %5,8’lik bir getiri oranını göstermektedir ki bu oran ABD için %9,3’tür. Veriler IMF’nin Balance of Payments veri tabanından alınmıştır, https://data.imf.org/en/datasets/IMF.STA:BOP

[7] Amin, S. (1973), Le développement inégal, Paris, Minuit. 

[8] Le Masne, P. (2025). L’échange inégal entre les nations. Économie appliquée, 2(6), 37-68.  

[9] Hickel, J., Hanbury Lemos, M., & Barbour, F. (2024). Unequal exchange of labour in the world economy. Nature communications, 15(1), 6298. 

[10] Çin Cumhuriyeti adını koruyan Tayvan makamlarının aksine.

[11] 1962’deki Çin-Sovyet bölünmesinden önceki Sovyet yardımları hariç tutulursa; Batılı ülkeler için 1970’leri ve Mao tarafından başlatılan ilişkilerin normalleştirilmesi politikasını beklemek gerekecekti.

[12] Weber, I. M. (2021). How China escaped shock therapy: The market reform debate. Routledge.

[13] Macheda, F., & Nadalini, R. (2021). Samir Amin in Beijing : delving into China’s delinking policy. Review of African Political Economy, 48 (167), 119-141.  

[14] Minqi Li’nin «China: Imperialism or Semi-Periphery?» (Monthly Review, vol. 73, n° 3, juillet-août 2021, https://monthlyreview.org/articles/china-imperialism-or-semi-periphery/) adlı makalesinde gerçekleştirdiği işlemleri alıyor ve güncel verilerle güncelliyorum. Bu makale, Rémy Herrera’nın yönettiği La Chine est-elle impérialiste ? adlı ortak eserde Fransızcaya çevrilmiştir.

[15] Vasic-Lalovic, I., & Jaimes Santamaria, P. (2026). The cost of debt in a time of overlapping crises. Center for Economic and Policy Research. https://cepr.net/publications/the-cost-of-debt-in-a-time-of-overlapping-crises/  

[16] Marie-Courtois, T. (2022). Le Sri Lanka pris au piège des investissements chinois. Les Échos. https://www.lesechos.fr/monde/asie-pacifique/le-sri-lanka-pris-au-piege-des-investissements-chinois-1780506

[17] Gangte, L. (2020). The debt-trap diplomacy revisited: A case study on Sri Lanka’s Hambantota port. Artha Journal of Social Sciences, 19(2), 53-66.  

[18] Central Bank of Sri Lanka. (2017). Debt management report 2017. PublicFinance.lk.https://publicfinance.lk/en/report/debtmanagementreport-2017-cbsl  

[19] Bu kredilerin tek esaslı siyasi koşulu, Tayvan adası üzerinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin egemenliğinin tanınmasıdır. Yalnızca 11 devlet farklı bir pozisyon benimsediği için, çoğu ülke açısından bunun maliyeti sıfırdır.

[20] Vigato, A. (2025). Sri Lanka: Après la tempête, un redressement économique encourageant (MacroDev, n° 68). Agence française de développement. https://www.afd.fr/fr/ressources/sri-lanka-apres-la-tempete-un-redressement-economique-encourageant

[21] Ghosh, J. (2024). Sri Lanka’s debt restructuring: A win for private bondholders. IDEAs. private-bondholders/  

[22] Seneviratne, K. (2024). Chinese debt trap? Sri Lanka’s Hambantota Port set to debunk narrative with its success. South China Morning Post. https://www.scmp.com/week-asia/economics/article/3261398/chinese-debt-trap-sri-lankas-hambantota-port-set-debunk-narrative-its-success 

[23] Ülkenin uzun vadeli üretken projeler yürütecek bir kamu kalkınma bankası bulunmamaktadır; mevcut bankaların tümü yine IMF’nin teşvikiyle 1990’larda özelleştirilmiştir.

[24] Illanperuma, S. (2024). The deep roots of Sri Lanka’s economic crisis. Himal Southasian. https://www.himalmag.com/imf-neoliberalism-aragalaya-colonialism-deep-roots-of-srilanka-economic-crisis/ 

[25] Çin tarafından sunulan kredilere bağlı koşulların daha kapsamlı bir açıklaması için bakınız: Éric Toussaint, «[Étude] Questions/réponses sur la Chine comme puissance créancière de premier ordre», CADTM, 29 Ekim 2024, https://www.cadtm.org/Etude-Questions-reponses-sur-la-Chine-comme-puissance-creanciere-de-premier.

[26] Mujal-León, E. (Ed.). (2022). The USSR and Latin America: a developing relationship. Taylor & Francis.

[27] Rousset, P. (2021). La Chine, nouvel impérialisme émergé. L’Anticapitaliste, (130). https://lanticapitaliste.org/actualite/international/la-chine-nouvel-imperialisme-emerge

[28] Meister, L., Menkhoff, L., & Westen, A. (2023). Chinese loans to African countries differ from Western development loans. DIW Weekly Report, 13(26/27), 193-200.

[29] Hameiri, S., & Jones, L. (2025). Explaining China’s approach to the global governance of sovereign debt distress: A state transformation analysis. Review of International Political Economy, 32(4), 945-969.

[30] Bräutigam, D. A., & Huang, Y. (2023). Integrating China into multilateral debt relief: Progress and problems in the G20 DSSI (No. 09/2023). Briefing Paper.

[31] Pénet, P. (2026). Le «piège de la dette» chinoise ? Menus de restructuration et dépendances financières au Sud. Critique internationale, 111(2), 123-148.

[32] Thibault, H. (2026). La crise immobilière en Chine ébranle la foi en l’avenir. Le Monde. https://www.lemonde.fr/economie/article/2026/02/04/la-crise-immobiliere-en-chine-ebranle-la-foi-en-l-avenir_6665403_3234.html

[33] Bir ülkenin diğeri üzerinde emperyalist bir tahakküm kurması için askeri bir saldırıya veya zorlayıcı araçlara gerek olmadığını hatırlatalım; ancak bu yöntemler, “barışçıl” yolların tükenmesinden sonra itaatsizlik göstermeye devam eden ülkelere karşı mecburen uygulanmaktadır.

[34] Çin’in deniz yetki iddialarının Halk Cumhuriyeti’nden daha eskiye dayandığını ve Tayvan yetkilileri tarafından da paylaşıldığını −bu, en ufak bir tepki yaratmamasına rağmen− belirtmek ironiktir.

[35] Vaulerin, A., & Defranoux, L. (2016). Mer de Chine : Pékin a violé les droits souverains des Philippines. Libération. https://www.liberation.fr/planete/2016/07/12/mer-de-chine-pekin-a-viole-les-droits-souverains-des-philippines_1465682/

[36] Kuok, L. (2026). Beijing’s next play for the South China Sea: How China is normalizing its control. Foreign Affairs. https://www.foreignaffairs.com/china/beijings-next-play-south-china-sea

[37] Ortolland, D., Pirat, J. P., Auzende, J. M., & Lévy, J. P. (2010). Atlas géopolitique des espaces maritimes : frontières, énergie, transports, piraterie, pêche et environnement : première cartographie exhaustive du plateau continental. Éditions Technip.

[38] Foster, J. B., & Clark, B. (2024). Imperialism in the Indo-Pacific − An introduction. Monthly Review, 76(3). https://doi.org/10.14452/mr-076-03-2024-07_1

[39] Stockholm International Peace Research Institute. (2026). Military spending as a share of GDP [Jeu de données]. Our World in Data. https://ourworldindata.org/grapher/military-spending-as-a-share-of-gdp-sipri

[40] ABD’nin desteğiyle kitlesel bir yeniden askerileşme politikasına girişen Japonya dikkate değer bir istisnadır.

[41] Elek, P. (2022). L’Ukraine prise au piège de l’impérialisme. Positions Revue. https://positions-revue.fr/lukraine-prise-au-piege-de-limperialisme/

[42] He, K. (2025). Rethinking East Asian peace: the perils of over-deterrence and minilateralism. Australian Journal of International Affairs, 79(2), 295-305.

[43] Seah, S., Lin, J., & Martinus, M. (2022). 55th ASEAN Foreign Ministers’ Meeting: Much ado about everything (or nothing)? Fulcrum. https://fulcrum.sg/55th-asean-foreign-ministers-meeting-much-ado-about-everything-or-nothing/

[44] Frontenaud, A. (2021). Comparaisons internationales de dépenses de défense et parité de pouvoir d’achat défense (Ecodef, no 181). Observatoire économique de la défense, ministère des Armées. https://www.defense.gouv.fr/sites/default/files/ssm/Ecodef%20181.pdf

[45] Diyalektik yaklaşımın toplumsal olguların analizine katkısının daha derinlemesine bir sunumu için bakınız: Chris, « Orthodoxie contre dogmatisme : Lukács contre le post-marxisme universitaire », Positions Revue, 1 Mart 2025, https://positions-revue.fr/orthodoxie_contre_dogmatisme/.

[46] Bu yaklaşım, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nin bir bölümünde kullandıkları şu ünlü cümleye atıfta bulunmaktadır: “Komünizm bizim için ne yaratılması gereken bir durum ne de gerçekliğin uymak zorunda olacağı bir idealdir. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğar.”

Kaynak: https://positions-revue.fr/articles/2026/faut-il-denoncer-limperialisme-chinois

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar