Ana SayfaArşivSayı 89Marksizmi 'Marksist Politika'dan Kurtarmak

Marksizmi ‘Marksist Politika’dan Kurtarmak

Haluk Gerger’in Müdahalesi

Süleyman Yılmaz Bulduruç

– Dünya neyin üzerinde duruyor?
– Öküzün boynuzlarında.
– Öküz nerede duruyor?
– Kaplumbağanın üzerinde
– Kaplumbağa nerede duruyor?
– Daha büyük kaplumbağanın üzerinde
– Peki, ama o nerede duruyor?
– Sorma! Gerisi hep kaplumbağa!

Şu sıralarda, devrimci politikanın yerel ve dünyasal ölçekte gözle görülür gerilemesine bağlı olarak, Marksist politikanın statüsüyle ilgili tartışmalar tekrar canlanıyor. Oysa, bu bahis, politik devrimciliğin canlı ve üretken olduğu geçmiş dönemlerde kapanmış kabul ediliyor ya da tamamen reformcu sosyalizm akımlarının kendi aralarında Marksist devrimciliğe düşmanlık konusu olarak sürüyordu.

Ezilenlerin kurtuluşu mücadelesinde, dünyayı sarsan devrimlere ve büyük politik başarılara öncülük etmiş olan Marksizm, hak edilmiş bir hegemonya kurdu. Buna bağlı olarak Marksizm birçok teorik tartışmayı ve ideolojik mücadeleyi ezilenler politikasında hegemon konumda olduğu 20. yüzyılda yakın temas içinde olduğu ya da dışındaki devrimciliklerle yürütmüştü. Ancak yenilgi ve gerileme döneminin doğal kabul edilebilecek bir sonucu olarak bugün dışarıdan gelen saldırılar içeride yankılar buluyor, taraftar kazanıyor. Asıl olarak devrimci politikanın gelişkinlik koşullarında politika alanında ideolojik etkinliğini derinlerde korumakla birlikte etkisini daha çok teorik düzeyde devam ettiren tarihsel solculuk, farklı kaynaklardan da beslenerek, bir tür savunmacı ideoloji görüntüsüyle ‘dar-Marksizm’in çatısı altında Marksizmin 20. yüzyıl pratikleriyle bir mücadeleye girişmiş durumda.

Marksizmin kuruluşu döneminden başlayarak Marksist politikanın tarihinin yazımı diğer tarih yazımları gibi güncele müdahale etmenin bir biçimidir. Bu alanda girişilen muhasebe ve çıkarılan hesap, önümüzdeki mücadele dönemlerinde ödenecektir ve bunun için kritik önemdedir.

İslamiyetin geniş alanında reaksiyoner bir akım olarak Selefiliğin bir kez daha belirmesinin İslam toplumlarında 19. yüzyılın sonlarına tarihlenebilecek modern bir zamansallığı vardır. Selefilik İslam toplumlarının gerilemesine karşı bir tepki ve kriz ideolojisidir. Birçok reaksiyoner ideoloji gibi Selefilik de kurucu dönemi mitleştirir; idealize edilmiş, koşullarından soyutlanmış bir yaşam ve ideal bir inanç tasavvur eder. İslamın kuruluş dönemindeki yaşamı ve ilişkileri esas alan Selefilik, onları biçimsel olarak, sembolik düzeyin ötesinde bugüne taşır. Her ne kadar geçmişe gönderme yapsa da Selefilik güncel bir ideolojidir, mevcut sorunların üstesinden gelmeye çalışır. Ona göre İslam toplumu vahiyden uzaklaşarak dış etkilerle hep bozulmaya uğramıştır. Vahiy ile kurulan ontolojik ilişki inancın yaşanılış biçimlerini ve tarihsel edinimlerini ‘sapkınlık’ olarak reddetme kolaylığı sağlar. Yaşam biçimiyle Selefilik vahiy ile kurduğunu varsaydığı doğrusal ilişki ile inancın mutlak temsilcisi iddiasıyla ‘sapmalar’ ile mücadeleyi öne alır. Bunu en yalın şekilde gözle görülür pratiklerle (kılık-kıyafet, selamlaşma, dar cemaat yaşamı vb.) ilan eder. Kendi cemaatine kapalı pasif bir ideoloji olarak inancı yanlış yaşayanları hor görür, ideal ve reel arasında kurduğu sahte ilişki ile reele mesafelenir ama bu pratik bir gereksizlik değil ideolojik bir rettir. Kendi varlığı gerçekliğe bir biçimde uyum gösterir. Dünyanın pisliklerine bulaşmama ve inancın temelinin saflığı arayışı bir tür ütopyacılığa da tekabül eder.

Marksizm alanında teorinin saflığına dönük ısrarlı beyanlar ve saflaştırma girişimlerinin bir yönüyle Selefilik ile jenerik bir benzerliği olduğu söylenebilir. Kurucu dönemin ele alınış biçimleri ve sonrasında özellikle politik olarak Marksist devrimciliğin pratik varoluşunun neredeyse tüm veçheleriyle çeşitli düzeylerde sapmalar olarak nitelenmesi bunun tipik örneğini verir. Tarihselci ideolojiye bulaşık bilim anlayışının, retorik haline gelmiş işçicilik, öznelci abartmalarla bezeli güncel değerlendirmelerin nesnel gerçekler olarak kabulü gibi bir dizi çıktısı vardır.

Marksizmin bütünleyenleri (Bilim-Felsefe-Politika) aracılığı ile oluşmuş epistemolojik ve ontolojik bütünselliğinin çektiği ayrımları tanımayan, felsefede reel/ideal ayrımına dayalı bir idealizm ile iç içe geçmiş şekilde politikanın bilimin uygulanması olarak anlaşıldığı bir karmaşa çıkar karşımıza. Kuşkusuz bu yaklaşımlar keskin bir idealizm ve ütopyacılık karşıtı ve ‘bilimsel sosyalizm’ savunucusudurlar! Oysa teorik ve pratik olarak bulunulan konum ütopyacılığın bir varyasyonudur. Tarihin bilgisine vâkıf oldukları zannı ve rasyonalizmleri onlara güncelin tozuna bulaşmama ayrıcalığı verir. Bu noktada tek ama büyük sorun, tarih ile onların arasına girmeye cüret eden, haddini hududunu bilmez, yerini zamanını tanımaz devrimcilerin varlığıdır. Bunlar aradan çekildiğinde ya da terbiye edilip nizama sokulduğunda, işte o zaman, tarihe uygun hareket olarak ‘insanın insanlaşma mücadelesi’ kendi yolunda gürül gürül akacaktır. Onlar da ilerleyen katarın penceresinden manzarayı seyredeceklerdir. Şimdi o gün bugündür. Nehir ele avuca gelmez, ‘tarih dışına düşmüş’ ‘sapkınları’ akıntının dışına savurduğuna göre ‘hakiki Marksistler’in de yolu açılacaktır, tarihin de… Yeter ki insanlığın içinde bulunduğu sefalet koşullarında isyancı tepkiler bu istismarlardan korunsun!

Marksizm alanında Aydınlanmacı ideolojinin biçimlendirdiği ‘tarih teorisi’nin etkilerinin uzun bir tarihi var. Sınırları, bu genel ve yaygın ideolojik platformun çerçevesini gözeterek daraltırsak, özellikle 1990’lı yıllarda post-Marksizmin karşısında ‘dar Marksizm’in savunmacı bir ideoloji olarak yaygın kanıya uygunluğuna da yaslanarak hızlıca kabul gören bir teorik çerçeve sunduğunu söyleyebiliriz. Marksizmin politik okullarının önemli bir kısmının teorik referansları dar Marksizm ile esaslı bir ayrım taşımaz. Kuşkusuz bu uyumun biçimsel olduğu ya da tersine tam bir tekabüliyet taşıdığı örnekler vardır. Politik konum ile ideolojik pozisyon arasındaki uyumsuzluk devrimci politikanın sürdürülebilir olduğu koşullarda tespit edilebiliyordu. Devrimci politikanın gerileyişiyle ideolojik pozisyon galebe çaldı.

Ekim Devrimi ve Çin Devrimi süreçleri de dâhil olmak üzere devrimlerin ‘Marksizm’e uygunluğu, dönemlerinin egemen Marksizm anlayışları çerçevesinde tartışılmıştı ve bu tartışmalar ayrışmalara yol açmıştı. Bu güçlü politik müdahaleler sadece düşmanı yenmekle kalmamış, dönemlerine egemen Marksizm anlayışlarıyla da mücadele yürütmüş ve onlara rağmen hayat bulmuşlardır. Bu mücadelelerin doğrusal sonuçları olmadı, farklı öğeler ile uzlaştırmalar, teğellemeler de barındıran ancak farklılıkları belirginleştiren bir yığın belirdi. Devrimlerin zaferiyle sınırlar ana hatlarıyla belirginleşti ve bu, Marksizmin gelişimine katkı sağladı. Bu durumun nesnel ve öznel sonuçları oldu. Öznel sonuçları, Marksizmin politik okulları ve bu okulların temsillerinde izlenebilir. Nesnel sonuçları ise Marksizmin uzun bir aralığa yayılan deneyimler toplamıyla birlikte gelen, daha önce kapsamına dâhil olmayan ya da olmadığı varsayılan sorunsallarla zenginleşmesidir.

Ne var ki, özellikle sosyalizm deneyimlerinin yıkılışı ile birlikte ‘hakiki Marksizm’cilik dönem dönem kendini gösterdiği köşesinden güç kazandığı zannıyla alana çıktı. Alana çıkmasıyla da tüm zayıflıklarını ortaya serdi. Güya sahte Marksizmler aradan çekilince ‘hakiki Marksizm’in yolu açılıverecekti. Dünyada ve yerelde ‘devrimci demokrasi’nin, ‘küçük burjuva devrimciliği’nin bittiği ilanıyla ‘proleter devrimciliğin’ gününün geldiği heyecanla ilan edildi. Beklenen bulunamadığında ise mazeretçilik devreye girdi. Şimdilerde ise sadece geçmişin hesabı sorulmuyor, geleceğin de sınırları çizilmeye çalışılıyor. Güya Marksizmin bu sapmalar yüzünden başına gelmeyen kalmamış, sosyalizm deneyimlerinin akıbetinin de yenilgiye uğrayan devrimlerin de sorumlusu bu sapmalarmış! Marksizmin içine sızıp kendilerini Marksist gibi sunan bu şarlatanlar ezilenlerin tepkilerini sömürerek onları egemenlere kırdırmışlar! İstatistiği politika zanneden bu kafa yapısına göre, koşullar ezenlere karşı ezilenlerin tepkilerinin yoğunlaştığı bir dönemin öngünlerinde olduğumuz için, kendini Marksist ilan eden ama Marksizme karşıt olan, onu içeriden zehirleyen bu tür devrimciliklere karşı uyanık olunmalıymış.

a) Bundan sonrası hep sapma!

Bu yaklaşımın güncel bir örneğini Haluk Gerger, Anti-Marksist Devrimcilik: Marksizm Öncesi İsyancı Gelenek ve Günümüze Yansımaları[1] başlıklı çalışmasında ortaya koymuştur. Gerger, genel anlamda piyasada bolca bulunan ‘dar-Marksizm’ kapsamında tarihsel devrim anlayışının savunusunu yapmış olsaydı bu tartışmanın aslı varken suretiyle uğraşmanın gereği olmazdı. Ancak Gerger, Marksist politikayı bir sapmalar tarihi olarak nitelemekle kalmıyor onun kaynaklarını adeta Marksizm içine sızmış yabancı/düşman unsurun komplosu olarak niteliyor ve güncelde, nesnel olarak Marksist politikanın sınırlandığı koşullarda devrimciliği hedef alıyor.

Temel tezini, “Marx ve Engels’in zamanında çok mücadele ettikleri ve yenilgiye uğrattıkları bu zihniyet [Marksizm öncesi komünist düşünce, hareket ve ona dayalı devrimcilik] daha sonraları Marksist hareket içine sızmış, bazı dönemlerde ve yerlerde hegemonik bir konum dahi elde edebilmiştir. Temel tezim ise, kendisine karşı yabancı öğelerden arındırıldıktan sonra Marksizmin devrimci dinamiklerinin sağlıklı temellerde yeniden harekete geçirilebilmesinin yolu, bu zihniyetle hesaplaşmaktan geçmektedir” (s. 11) diye ilan eden ve “bir ideolojik müdahale” (s. 11) iddiasında bulunan çalışma Marksist politika için ayrımlar çekmede negatif bir işleve sahiptir. Bir hatırlatmayı gerekli görüyoruz: Marksizm politikada aranacaksa eğer, devrimci politika sahasında aranacaktır ve Marksizm bu sahada kök salmıştır.

Haluk Gerger, Marksizmin kuruluşu döneminde Marx ve Engels’in çağdaşı olan komünizm akımlarına ve devrimcilik biçimlerine yönelik eleştirilerini ve özellikle komünizmin erken biçimlerinin ütopyacılığı eleştirilerini yani “özel mülkiyetin ilgası” (s. 51), “özel mülkiyetin (ve paranın) ortadan kaldırılmasıyla ‘mutlak eşitlik’ ülküsünün hemen uygulamaya geçirilişi” (s. 52), “çileci […] ‘yoksullukta eşitlemek’” (s. 52), “kentleşmeye karşıtlık, şehir yaşam tarzına düşmanlık ve kırsal/köy temelli komünal yaşama özlem” (s. 54-5), “Kültüre, […] özellikle de entelektüel üretime düşman”lık (s. 56), “Acelecilik, gerçeklikten kopuş, devirmede ve inşada koşullardan neredeyse tümüyle bağımsız, iradeye dayalı, sabırsız, toy, heyecanlı ve sorumsuz ataklık” (s. 56) temalarını arkasına alır. Gerger, Marx’ın 1844 Elyazmaları’ndaki “ham/kaba” komünizm ifadesini ve Engels’in erken komünist düşünceyi “yontulmamış, ilkel ve yapay” sıfatlarıyla anmasını (s. 62) hatırlatır. Fakat Marx ve Engels’in devrimci duyusallığını bütünleyen tutumlarını görmezden gelir. Marx ve Engels’in tarih bilimine dayanan ve zamanlarının komünist akımlarından ayrışan güçlü teorik müdahalelerini öne çıkararak bunları dönemin devrimciliklerine yönelik eleştirileriyle aynı düzlemde ele alır.

Gerger’in ‘bilim’ vurgusu ve Marksizmin kuruluşu döneminde diğer komünizm akımlarından ayrışmada bilimin rolüne vurgusu uygundur ve kritik önemdedir. Evet, Marksizm tarihte benzeri olmayan bir başarı ile kurduğu tarih bilimini temel alır ve ezilenlerin kurtuluşunun rasyonel temellerini gösterir. Aynı zamanda devrimci politika için gerçekçi bir temel sağlar. Ne var ki Gerger’in bilim vurgusu tarih felsefesinin içinde kalan bir dizi pelteleşmiş ifadenin ötesine geçmiyor. Gerger tarafından kendi dönemleştirmelerine uygun olmayan bir tarzda “Marksizm dışı devrimcilik”, “yontulmamış devrimcilik”, hatta “gerici devrimcilik” temaları “anti-Marksist devrimcilik” tanımlamasıyla geçişli olarak kullanılıyor. Araya “ham/kaba komünizm” de girince bu karmaşa adeta çözümsüz bir düğüme dönüşüyor. Muhtemelen Gerger basiretli okurun sağduyusuna güveniyor!

19. yüzyıl komünizm akımlarının ve devrimciliğinin noksanları şöyle beliriyor Gerger’in kitabında: “Bu akımlar, devrimci dinamikler ve koşullarla, kapitalizm sonrasıyla, sosyalist inşayla, sınıfsız topluma geçişle ilgili değillerdi. Kapitalizm sonrası toplumların yapısı, insanın nihai kurtuluşuyla bağları, dahası bu kurtuluşun bizzat karakteriyle ilgili gerçekçi, akılcı görüşler ve öngörülerden de yoksundular. Sonuçta, nereden bakılırsa bakılsın, bilimsel bir projesi yoktu hiçbirinin.” (s. 14) Sadece 19. yüzyılda Marx ve Engels ile çağdaş olan devrimciliğin değil, politik devrimciliğin rasyonalist bir ölçüye vurulması ciddi problemler doğurur. Hiç şüphe yok ki kuruluşuyla Marksizm, ezilenlerin ezilmişlik durumlarında ürettikleri aleyhlerinde olan gerçekliğin reaksiyoner reddiyesine karşı gerçekliği edinerek devrimci politika aracılığıyla kurtuluşun imkânlarının ortaya konulmasında dönemin devrimcilerinden (Babeuf, Blanqui, Weitling, Willich ve Neçayev’i inceliyor ve örnek gösteriyor) fersah fersah ilerideydi. Ancak Marx ve Engels’in konumu ‘siyasal gerçekçilik’ ya da uyumlu gerçekçilik değil devrimci politikanın imkânlarını gerçeklikte arayan gerçekçi politikaydı.

Marx ve Engels’in müdahalelerinin dönemdeki ideo-politik konjonktürlerle doğrudan bağlantısı vardır. Onlar çalışmalarına başladıkları 1840’lı yıllarla birlikte komünist düşünce ile karşılaştılar, önce yaygın bir hal almış bu düşünceye içeriden müdahale edip felsefi temellerini sağlamlaştırmaya çalıştılar, ancak daha sonra tarih biliminin kuruluşuyla yaşanan kopuş ile birlikte bu akımlardan ayrıştılar ve komünizmin bilimsel temellerini ortaya koydular. Bu teorik güç, Marx ve Engels’e diğer komünizm akımları karşısında ciddi avantajlar kazandırmış olmasına rağmen etkisi oldukça sınırlıydı. Politika alanında ise durum biraz daha aleyhlerineydi. Dönemleri boyunca Marx ve Engels birçok kritik konuda devrimci tutumlar alıp farklı örgütlerde yer aldılar ya da kimi örgütlere yakın oldular ama Marksizm, kelimenin gerçek anlamıyla, politik devrimci bir yapı kazanmamıştı henüz. Blanqui gibi kıdemli bir devrimci, bu alanda açık ara öndeydi. Weitling, bir devrimci hareket önderi ya da temsilcisi sayılamaz, daha çok tutkulu bir ajitatör olarak görülebilir. Willich de, keza, devrimci hareket önderi konumundan çok, dönemin fırtınası içinde bir politik maceracı olarak nitelendirilebilir. Marx ve Engels’in Weitling ile karşılaşması, yollarının kısa süre örtüşmesi ve hızla uzaklaşmaları sonrasında 1848 devrimlerinin yarattığı koşulların da geri çekilmesiyle Weitling’in ciddi bir etkisi de kalmamıştır.

Blanqui nereden bakılırsa bakılsın Marx’ın saygısını kazanmasıyla görüleceği gibi farklıydı. Gerger, Blanqui’nin, “Kendisiyle hep ilgili olmasına karşın, sadece Marx’a değil, Marksist teori oldukça ileri somut gelişmeler kaydetmiş, Marx ve Engels’in temel eserleri basılmış olmasına rağmen Marksizme de hep soğuk ve uzak” (s. 90) kalmış olduğunu tespit ediyor. Bunda Marksizmin ilgili dönemde ciddi bir politik etkiye sahip olmamasına ek olarak teorik etkisinin de sınırlı olmasının payı ne kadardır acaba? Durumu aydınlatabilmek için öyle kılı kırk yaran ansiklopedik yapıt ve biyografilere gerek yok. Ortalama bir Marx ve Engels biyografisine bakmak yeterli. Blanqui kurucu Marksistlerin eleştiri konusu olmuştur, ama bu çok önemli ve saygın devrimcinin vahiy indikten sonra iman etmeyeni kâfir ilan edercesine bir eleştiriye tâbi tutulması olsa olsa kör bir ideolojizmin eseridir.

Tüm dönemi “Marksizm öncesi”, “Marksizm dışı” ve daha sonra “Marksizm karşıtı” devrimcilik olarak tasnif eden Gerger, şemasının aykırı örneklerinden uzak duruyor. Marx’ın hiç duraksamadan köylüler savaşında baldırı çıplakları, Fransız ve İngiliz devrimlerinde eşitlikçileri, İrlandalı Fenian Hareketini, Paris Komününü ve ilgiyle izlediği Narodnik Hareketini desteklemesini görmezden geliyor. Marx’ın Blanqui hapiste olmasına rağmen Blankistlerin çoğunluğunu oluşturduğu Paris Komününün yanında saf tutması başlı başına bir örnektir. Marx’ın Komün’e eleştirileri biliniyor, ancak bu eleştiriler ne “ham komünizm”e ne de “yontulmamış devrimcilik”e dönüktür! Komünün, dönemi içinde, en güçlü sahiplenicisi olan Marx onun ‘çok ileri gittiğini’ değil yeterince ileri gitmediğini, yıkma konusunda zayıf kaldığını tam anlamıyla devrimci bir tutumla ortaya koyuyor. Marx’ın bu Komün değerlendirmesi, Marksist politika içinde birçok öncülü oluşturur.

Gerger, Neçayev’de mutlak negatif örneğini bulmanın coşkusuna kapılıyor. Bu nedenle olsa gerek, bir nebze ölçülü, üstten bakmakla birlikte anlayışlı olduğu “erken devrimciler” konusunda, onların kendi tarihlerinin mahkûmu olmaları hoş görüsünü elden bırakıveriyor. Neçayev’i kolayca beri tarafa itiveriyor. “Neçayev olayı” kurucu Marksistler için bağımsız bir olay değildir. I. Enternasyonal’de Bakunin ile verilen ve sonucunda Marx’ın kararıyla Enternasyonal’in merkezinin Amerika’ya taşınarak kaderinin belirlendiği mücadelede Marx’a taktik üstünlük sağlayan bir konudur. Bu bağlam içinde ortaya konulan eleştiriler ayrılarak ele alınacaksa, teorik ve politik değerlendirme ayrı bir özen gerektirir. Gerger’in coşkulu reddiyesine geniş bir parantez açıp, bu konuyu detaylandırmanın burada gereği yok, ancak onun okuma tarzının sorunlarına da işaret etmek gerekiyor ve bu, hedeflenmiş olan yeri göstermek açısından faydalı olacaktır.

Gerger, eleştirdiği “Marksizm dışı devrimciler” arasında en geniş aktarmaları Neçayev’den yapmış. Biz biri ile ilgilenelim. Neçayev şöyle diyor: “Devrimci ayaklanma ve onu takip eden kargaşalar için belirlenmiş belirli sayıda gün boyunca (abç), herkes kendi seçimine göre bu artellerden birine ya da diğerine katılmak zorundadır. … yeterli sebebe sahip olmayanlar, ortak yemekhanelere, ortak yurtlara ve kardeş işçilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için tahsis edilmiş veya kendilerine ayrılan mal ve malzemeleri, yiyecek ve araçları içeren diğer binalara girme hakkına sahip olmayacaktır. Kurulu işçi toplumunun tüm üyeleri, tek kelimeyle yeterli sebep olmaksızın bir artele katılmayanlar, geçim kaynağından yoksun kalacaktır. Tüm yollar, tüm iletişim araçları ona kapalı olacak, çalışmaktan ya da ölümden başka alternatifi olmayacak.” (s. 112)

Gerger, alıntıladığı bu pasaja birkaç sayfa sonra geri döner: “ ‘Bu devrimci gericilik’in geleceğe ilişkin projesi ve toplumsal modeli de elbette vahşi ve gericidir. Uzun uzadıya anlatmak elbette gereksiz. Kısacası, yinelersek, bütün özel mülkiyetin kamuya devredilmesi sonrasında, ortak yemekhane ve yatakhaneler yapılacak, oluşturulacak işçi birliklerine katılmayanlar, ‘yaşam gereksinimlerinden mahrum bırakılarak çalışmak ya da ölüm arasında seçim yapacak’tı. En tepedeki Komite her şeyi kontrol altında tutacaktı. Yeryüzü cenneti böyle olacaktı!” (s. 119)

Karşılıklı okuma, hangi kısımların öne çıkarıldığını, amaca uygun olarak işaretlendiğini gösteriyor. Neçayev’in devrim sonrası kargaşa dönemi içinde “belirli bir süre için” koşuluna bağladığı durum Gerger’in bakış açısından bir toplum vizyonu olarak görülüyor! Peki ya Gerger’e “Herkese emeği kadar” desek ya da “Proletarya diktatörlüğü”… Neçayev’in bu bakış açısını derinleştirdiği iddiasında değiliz ama devrimci tasavvurun da getirdiği gerçeklikle, “pratik materyalizm”in kıyılarına yaklaştığı olsun söylenemez mi?

Neçayev, Gerger’in ufkunun aldığının çok ötesinde belki de Marx’ın “pratik materyalizm” nitelemesiyle uyumlu olan bir ütopyacılık karşıtlığına sahiptir. Gerger’in Neçayev aktarımından aktarıyoruz: “… topluluğumuzun halka hiçbir örgütlenmeyi yukarıdan dayatma tasarısı yoktur. Her türlü gelecek örgütlenmesi hiç kuşkusuz halkımızın hareketinin ve yaşamın içinde biçimlenecektir, ancak bu daha çok gelecek kuşaklar için bir görevdir. Bizim görevimiz yıkımdır; korkunç, tam, evrensel ve acımasız bir yıkım.” (s. 118) Bu gerçekliğe ya da sınırlarına vâkıf olmasından dolayı Neçayev’e ancak şapka çıkarılır.

Daha sonra Gerger, tarih yazımını, asıl hedeflediği bugüne kadar uzatarak biçimlendirir. Özet ifadesi kendi dilinden şöyledir:

“Marx’ın saptadığı gibi, bu isyankârlar, önce yeni ortaya çıkmaya başlayan ve giderek güçlenen ham komünizmde politik-ideolojik çatılarını buldular. Ham komünizmin yontulmamış devrimciliğinin kökenleri buradaydı. Ham/kaba komünizmle yontulmamış devrimcilik, aralarındaki çekim gücüyle böyle birleşti, tabiri caizse tencere kapak birbirini bulmuş oldu.

“Ardından da, zaman içinde, bu unsurlar ve zihniyet, Marksizm karşısında yenilgiye uğrayan ham komünizmden çıkıp Marksist komünizmin içine girdi. Böylece onu çarpıtmaya, bozmaya, yer yer çürütmeye gidişin ilk aşaması başladı.

“Sonrasında da, onun karşısında tutunamayan Marksizm dışı devrimcilik, iflas bayrağı çektiği sanılan ilkel komünist zihniyet, yenemediği Marksizmi içten içe kemiren bir intikam virüsüne dönüştü. Anti-Marksist devrimciliğin ilkel komünizm zihniyeti, tabiri caizse, bükemediği eli öperek Marksist hegemonik çatı altında yer aramaya başladı.” (s. 129)

Bu aşamadan sonra derin bir komplo mantığı işletiliyor. Gerger, bu akımı üreten koşulları günümüze dek taşıyarak sürekli kılıyor: “Bu sızmayı kaçınılmaz kılan, hızlandıran, kolaylaştıran fırsatların başında da 1917 Büyük Ekim Devrimi’ni saymak gerekir. Bolşevik Devrimi, nesnel olarak bu zihniyete alan ve imkân yarattı, canlanmasına fırsat sundu, cesaret verdi.” (s. 130) Gerger somut bir özneye işaret etmiyor. Mesela “Ekim Devrimi’nin yarattığı nesnelliği fırsata çeviren özneler hangileridir” sorusu yanıtsızdır. Aynı nedenle 20. yüzyıl devrimciliğinin tamamı töhmet altındadır. Gerger adeta gizli köşelerinde fırsat bekleyen ve uygun koşulda girdiği bünyeyi –Marksizmi– işgal ederek kontrol altına alan “parazit bir yaşam tarzı” (s. 130) görüyor Marksist politika alanında.

Eşik bir kere aşıldığında çizginin nerede çekileceği belirsizdir. Mesela Lenin ve Bolşevik Parti bu tasnifin neresinde tutulur? Sonuçta Bolşevik pratik başından itibaren Narodnik sapmayla, Neçayevcilikle, Blankicilikle, anarşizmle suçlanmıştır. Birkaç “Sol-Komünizm” alıntısı ile Gerger bu prestijli zirveyi zayıf bir dolanma çabasına giriyor. Peki, Stalin nasıl kurtarır kendini? Sosyalizmin inşası ile ilgili yazılarındaki uyarılarla mı? Oysa Sovyet deneyiminde Stalin’in dayandığı “orta düzey kadrolar” Gerger tarafından “kaba/ham komünizm” ile birlikte anılıyor ve sosyalizm deneyiminin sorumluluğu onların omzuna yükleniyor. Ya Mao? O zaten devrim döneminden önce ilan edilmiş ‘sapma’ydı; köylülerle devrim yapmaya girişmek ve bir de Marksist olmak öyle mi? Olsa olsa yontulmamış devrimcilik olur bu!

Gerger, tartışmayı bu noktalar üzerinden derinleştirmekten yana değil. Sağduyusuna uygun olumsuz örneği Kamboçya’da Kızıl Kmerler’de buluyor. Elindeki tüm cephaneyi, bir kısmını açıkça düşmanda hazır bulduklarını da ekleyerek, boca etmekte tereddüt etmiyor. Şüphesiz ideoloji bir konum meselesidir. Sorunları ‘nesnelliğe’, tarihe, dış istilaya, sapmaya atma kolaycılığına kapılmadan üstlenmek ve deneyimler çoğulluğu içinde Marksizmin devrimci diyalektiğini savunmak da bir konumdur.

Gerger’in yöntemini izlersek ve ayrımlarını takip edersek Marksizmin 20. yüzyıl pratiğinin tamamını büyük bir ‘sapma’ parantezine almaktan başka çaremiz kalmaz. Marksizm ne zaman politik bir varoluş kazansa, sapmaya uğramış sayılıyor. Ama yetmez! Aynı zamanda sosyalizm deneyimlerinin yenilgisi de, Marksizmin gerileyişi de, işçi sınıfının ve kitlelerin komünizmden uzaklaşması da, hatta ironik ama devletlerin ezilenler mücadelesini kanla bastırması da bir çırpıda açıklanmış ve tüm bunların sorumlusu bulunmuş oluyor. Bundan sonrası, hep kaba/ham komünizm, hep anti-Marksist devrimcilik, hep sapma!

Haksızlık etmeyelim, Gerger’e göre “klasik komünist partiler” de var, her ne kadar bunların adlarını ve nasıl bir politika izlediklerini bilmesek de. Bunlar “ahlakçı-idealist isyancılar”a “iflah olmaz tutucular” olarak görünüyormuş. (s. 169) Bir de “Marksizm iddialı ve ham komünizm zihniyetini reddetmiş reel sosyalist rejimler ile onların çizgisindeki güçlü muhalif hareketler/örgütlenmeler” varmış. (s. 164) “Reel sosyalizmin çöküşüyle” birlikte bu dengeleyiciler de ortadan kalkmış.

Böylece ‘hakiki Marksizm’, bu geniş parantezi kapatıp, her ne kadar nesnel koşullar sonuna kadar ‘ham/kaba komünizm yontulmamış devrimciliği’ne açık olsa da hazır Marksist devrimcilik gerilemişken “yıkımın kabulü ve dersleri üzerinden sağlam temellere basan bir devrimci (Marksist-Leninist) işçi hareketi-örgütlenmesi inşasını öne çıkartan teorik-pratik bilinç” (s. 211) çağrısı yapıyor. Buna ne denir? İşte hendek işte deve.

b) ‘Hakiki Marksizm’cilik ya da imkânsız politik Marksizm

Marksizmin tarihsel ontolojinin ürünü olarak kabulü ve Marksizmin politikasının bu tarihsel ontolojiye uygunluğunun aranması bir dizi soruna yol açar. “Esas olarak ileri kapitalizmin teorisi” (s. 131) sınırına sıkıştırılan, “ancak proletarya ile iç içe geçmiş bir çerçevede mümkün” (s. 209) kabul edilen Marksizm, politikayı da zımnen gereksizleştirir; tarihin işaret ettiği varsayılan yerde durmak ve işçi sınıfının pratiklerini ve tarihsel kazanımlarını izlemek yeterlidir. Bu anlayışa göre, Marksizmin kurulmasına neden olan tarihsel koşullar diğer devrimcilik biçimlerini ve komünizm tarzlarını ‘tarih dışı’ hale getirir. Eğer bu akımlar tarih dışı kalmışlarsa Marksizm ile aynı tarihsel koşullarda hatta Marksizmin içine sızarak varlıklarını sürdürmeleri açıklanması gereken bir sorundur. Daha ötesi nesnel koşullar bu akımları sürekli canlı tutuyorsa ve Marksizm bu akımların neredeyse tüm pratiklerine sızmasına olanak sunuyorsa sorun çok daha büyüktür. Yani Marksizmin varlığı “kaba/ham komünizm”in “yontulmamış devrimciliği”ni sadece teorik ve pratik olarak gereksizleştirip öznel bir üstünlük sağlamış olmamalıdır; aynı zamanda bu anlayışın mantıksal sonucuna göre Marksizmin kuruluşunu sağlayan tarihsel nedensellik “kaba/ham komünizmin yontulmamış devrimciliğinin” tarihsel zeminini ortadan kaldırmış olmalıdır. Öte yandan bu akım varlığını sürdürmek ve üretmek için nesnel koşullara sahipse bunun anlamı Marksizmin kendi ontolojik koşullarına uymayan yerlerde ve zamanda var olmaya çalıştığı ve bu nedenle sapmalara uğramaya, enfekte olmaya yazgılı olduğudur.

G. Canguilhem’in başka bir bağlamda ‘normal’ ve ‘patolojik’ olana yönelik açıklamaları bu tartışma bağlamında ‘Marksizm’in gerçekleşme biçimlerini ele almak için faydalı olacaktır: “Kendiliğinden normal ya da hastalıklı olgu yoktur. Bozukluk ya da dönüşüm kendinden hastalık değildir. Onlar, olabilir başka yaşam örneklerinin ifadesidir. Bu örnekler yaşamsal istikrar, doğurganlık, çeşitlilik açısından kendinden önceki özgün örneklerden daha aşağı düzeydeyse onlara hastalık denilecektir. Bu örnekler aynı ortamda eşdeğer örnekler ya da üstün örnekler olarak ortaya çıkmaya devam ediyorsa onlara normal denilecektir. Onların normallikleri normlara uygun oluşlarından gelir. Hastalık olan biyolojik normdan yoksun değildir. Yaşamın zorlamasıyla çıkmış karşılaştırılabilir başka örnektir.”[2]

Marksizmin gerçekleşme tarzlarının devrimci diyalektiği bu yolu izler ve politika aracılığıyla oluşan deneyimler toplamı yeterli eşikler oluştuğunda sınırlar çeker. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Marksizm, ‘Marksist’ler tarafından temsil edilen birtakım görüşler ve pratikler toplamı olarak yaşanır. Temsil edilen Marksizmin teorik ve politik konjonktürde ‘sapma’ olarak nitelenmesinin ideal bir biçime, tarihsel kökene, ‘bilimsel’ uygunluğa gönderme yapması, buralardan referansla ‘hakiki Marksizm’ ya da ‘normal’ aranması Marksizmi konjonktüre dışsal bir ideal biçim olarak alır; onun hiçbir durumda gerçekleşmeyeceği sonucuna varır. ‘Sapma’ belirlemesinin yapılabilmesinin yegâne yolu bir Marksist konumu, onun temel önermelerini teorik ve politik pratikle inşa etmek ve konum oluşturmaktır.

Marksist politikanın tarihi bir sapmalar tarihi olarak yazılabilir mi? Esas olarak Lenin’in eserinden başlayarak tüm 20. yüzyıla yayılan, yerkürenin her yanına uzanmış, içerisinde sosyalizm deneyimlerini de barındıran bir tarihtir bu. Ezilenlerin kurtuluş mücadelesi, Marksizm aracılığıyla tarihte görülmemiş güçte teorik ve politik temsile sahip oldu. Bu alanda Marksizm ile karşılaştırılabilecek başka bir örnek bulunmuyor. Yenilgiye uğrayan sosyalizm deneyimleri ve devrimci dalganın geriye çekilişiyle ‘muhasebe’ dönemi de açılmış oldu. Yenilgi ve gerileyişin sorumluluğunun, bu dönem boyunca somut pratikleri ölçülebilir olduğu için, Marksist politikaya fatura edilmesi ‘normal’dir ama aynı zamanda, bu, alınabilecek en geniş pozisyondur. Mücadele içinde olmayanların ‘sorumluluğu’ da yoktur! Rasyonalist bakış açısına sıkıştırılarak gerçekleşme tarzlarının reddedilmesi, savunu görüntüsünde Marksizmin reddiyesine çıkar.

‘Hakiki Marksizm’cilik Marksist politikayı adeta, olmaması gereken yerlerde, olmaması gereken mücadeleler içinde olduğu, hatta girişilen devrimci pratiklerle zafer kazanıp iktidarı ele alarak tarihle uyumsuzluğa düştüğü için suçlamıyor mu? Gerger’in başlangıcı da sonucu da buna işaret ediyor: “Bugün yeryüzünde yüz milyonlarca insan 21. yüzyılda yaşamıyor, 19. yüzyıl çok da gerilerde kalmış değil onlar için. 19. yüzyıl koşullarının hâkim olduğu yerlerde bunun kültür, toplumsal normlar, düşünce ve ideoloji dahil üstyapı kurumlarına da yansıması kaçınılmazdır.” (s. 182) Bu koşullarda ‘hakiki Marksizm’ nazarında ‘Marksizm’ 20. yüzyıldaki pratikleriyle yerini ve zamanını bir türlü yakalayamamış oluyor, görünen o ki 21. yüzyılda da yakalayamayacak.

Peki, Marksizmin asıl yerinde, olması gereken yerde ne olur? “İşçiler hiçbir yerde hiçbir zaman rağbet etmediler bu akıma” (yani ham komünizmin yontulmamış devrimciliğine) (s. 182). Peki, ‘işçiler’, var oldukları kadarıyla Marksist politika aracığıyla politik ifade alanı içinde olmak dışında ne yaptı? Ama Gerger için bu, tarihselde, pratikte bir sınama değildir. Mazeret daha önceden hazırlanmıştır; sapmanın adı olan “ham komünizmin yontulmamış devrimciliği işçileri sol’dan, komünizmden uzak durmaya itmede kritik rol oyna[mıştır].” (s. 182)

Yani tarihsel olarak geri toplumlarda ve tüm ezilenlerin geniş alanında biriken öfke ‘sapma’ için yontulmamış devrimcilik koşullarını mayalarken, bu sırada, “bütün somutluğu içinde kapitalizmin gerçekliğini bilen, yaşamı içinde duyumsayan ‘işçiler’, […] kurtuluşunu onun devrimci yıkımında ve burjuva özel mülkiyetin gerçekten kaldırılmasında, yabancılaşmanın aşılmasında görme imkânına sahip sınıf” (s. 174) olarak bu ayartıya kapılmamış, muhtemelen ‘hakiki Marksizm’in zamanının gelmesini somutluğu içerisinde beklemektedir. Marx ve Engels ‘pratik materyalist’ ve ‘komünist’i eş anlamda kullanmıştı. ‘Hakiki Marksizmcilik’, ‘pratik materyalizm’den yoksun uyumlu ‘siyasal gerçekçilik’ ile ataleti övüyor.

“Ezilenlere salt isyan kalıyor. Ne var ki isyan örgütlülük, bilinç, ideoloji ve önderlik gerektiriyor. Marksizm, ekonomik-sosyal-teknolojik vb. şartlar oluştuğunda bütün ezilenlere, giderek insanlığa, proletarya öncülüğünde isyan (devrim) ve kurtuluş/özgürlük (nihai insani özgürleşme) projesini ve yöntemini sunuyor, öğretiyor. Ama isyanlar bile egemenlik sistemine hizmet edenlerce çalınmış durumda” (s. 199).

Gerger, politikanın gereklerini adeta tüm politikayı sıfırlamak için sayıyor. Şayet “ekonomik-sosyal-teknolojik şartlar” oluşmamış ise “örgütlülük, bilinç, ideoloji ve önderlik” isyan ile birleşse de muhtemelen sapma çıkacaktır ortaya onun nazarında. Onun için politikanın gerçekliği ve güçler dinamiğinden çok daha önemli bir koşul vardır: tarihin onu çağırması. Her yerde sahte çağrılar duyanların ‘gerçek’ çağrı geldiğinde onu da sahte ilan etmeyeceklerinin bir garantisi var mı gerçekten?

c) Rüzgârın esintisine kapılmak: Sahte nesnellik ve

kapanmayan hesap

Gerger bugün için üç ayaklı bir sorunun varlığını tanımlamaya girişiyor. Bunları Marksizmin güncel durumu, ezilenlerin nesnelliği ve kendilerini Marksist sansalar da, esasında 20. yüzyılda boy gösteren, tarihsel kökenleriyle uyumlu olarak kesintisiz bir şekilde ‘ham/kaba komünizm’in yontulmamış devrimciliği’ne tabi olan öznellik oluşturuyor. Bir öncelik belirlemesi yapılıyor: “Marksizmin; liberalizme, kimlikçiliğe, milliyetçiliğe ve benzeri akımlara kendini kaptırmış ve devrimci çerçevenin dışına düşmüş odakların ya da reformizmde hayat arayan eğilimlerin yanı sıra, bu türden sapmalara karşı gelişen ‘devrimci’ görünümlü ama özünde Marksizme yabancı, hatta zararlı düşünce ve pratiklerden de arındırılması artık acil bir ihtiyaca dönüşmüştür.” (s. 13) Dönemin sağdan esen rüzgârına karşı sol reaksiyonun hedef alındığı anlaşılıyor; bir anlamda bu, bitmemiş bir hesabı kapatma girişimidir Gerger için.

Bugün Marksizmin durumu nedir? Gerger bir kriz belirlemesini kendine dayanak olarak alıyor. Ne var ki bu kriz belirlemesinin içeriği bir türlü belirginleştirilmiyor. Daha çok sağduyusal, teorik olmayan, çerçevesi çizilmemiş bir genel kanı, günlük solcu bilincin serbestçe kullanıldığı söz dizini durmadan tekrar ediliyor: “İçinde bulunduğumuz bunalım dönemi” (s. 13); “yıkılış ve çöküşün yarattığı kriz ve bıraktığı boşluk” (s. 164); “çöküş ve ‘gözden düşme’ dönemi” (s. 165); “krizdeki sol” (s. 165); “içine düşmüş olduğu yapısal krizde Marksist sol” (s. 211)… Bu belirsiz kullanım ancak bir kafa karışıklığına işaret eder. Net gibi görünen, bu krizin ‘sosyalizm deneyimlerinin yenilgisi’ ile tarihlenmiş olmasıdır. Ancak genel boyutta ‘yapısal kriz’, ‘sosyalist hareketin krizi’ gibi ifadeler de olunca netlik siliniyor. Krizin ne olduğu tanımlanamıyorsa, ona yönelik ideolojik müdahale de eksik başlar. Gerger, ideolojik müdahaleyi amaçladığını ilan ettiğine göre ‘bunalım döneminin’ kafa karışıklığını gidermeyi hedeflediği söylenebilir. O halde, güncel karmaşayı arttırmak da bir yöntemdir!

İkinci boyut, yani ezilenlerin durumu nicel bir vurguyla ele alınıyor. Bakalım: “Kısacası, miadı çoktan dolmuş, gericileşmiş bu akımı yeniden üreten koşullar ve sosyal taban hâlâ mevcut: vahşi sömürü; baskı, şiddet, zor, reel sosyalizmin çürüyerek çöküşü; egemen akılla dayatılmış eğitimsizlik; öfke, çaresizlik, örgütsüzlük; yaygın göç ve yerinden etmenin getirdiği sorunlar; her alanda büyük eşitsizliklerle, adaletsizliklerle dayatılan varlık içinde yokluk; değerler erozyonu, moral çürüme, ahlaki yozlaşma, toplumsal çürüme vb. Köy ile kent, geleneksel hayat tarzı ve değerlerle modern kentin kapitalist ilişkileri arasına sıkışmış, dışlanmış, lümpenleşmeye itilmiş, eğitimsiz, umarsız, tepkili ve öfkeli kesimler pek çok yerde genişliyor.” (s. 185)

Burada herhangi bir özgül ayrım bulunuyor mu? Başına eklenen “reel sosyalizmin çöküşü” çıkarılırsa, bu durum ezilenlerin doğal halini yansıtmaktan öte bir güncellik taşımaz. Olsa olsa, ‘nicel bir artış’ ifade edilmiş olur ve bu, politik öznelerin göz önünde bulunduracağı bir sosyallik olarak anlamlıdır. Ama Gerger, bir bakıma ‘devrimci durumun’ sosyal bileşenini sayıyor gibi duruyor. Bu nesnelliğin egemenler kısmına değinmiyor. ‘Devrimci durumu’ tarihsel bir nesnellik olarak alıp, esas politikanın yeri olarak da burayı işaret ettiği için, ‘tarihsel koşul’ olmadığı sürece bu sosyallik her koşulda uygunsuz bir öznelliğe kapı açıyor. O yüzden de kritik olarak öznel koşula müdahaleyi amaçlıyor.

O zaman asıl hedefe alınan, ‘ham/kaba komünizmin yontulmamış devrimciliği’nin öznelliğine bakalım: “Sadece dar ama etkili bir ‘aydınlar’ grubu, militan eylemci çevre, mezheplere dönüşmüş yapılanmalar, deklase olmuş kesimler, lümpen tabakalar, maddi zeminini kaybeden öfkeli ve çaresiz küçük burjuvalar, çok yönlü baskılar içinde zeminini yitirmiş izole göçmenler, yolunu yitirmiş gençler, toy öğrenciler ve tuzu kuru maceracılar arasında, kendi piyasası içinde kendini yeniden üretme imkânlarına sahip” (s. 173) oluyormuş bu özneler. Bir özne belirlenmesinden çok, o öznenin çekim alanı tanımlanıyor ya da yine özneler ile öznelliğin sosyal etkisi birbirine karıştırılıyor. Bunu bir kriminalleştirme izliyor: “Kışkırtılmış ya da kendiliğinden talep olması, getiri/kâr demektir ve akan sular durur demektir. Artık amaç, rekabette daha gösterişlisini üretip yaygın ve uygun koşullarda pazarlayarak öne geçmektir, avantaj sağlamaktır; politikacılar, sözde aydınlar, çakma teorisyenler, profesyonel örgütçüler, propagandistler, ideologlar ve benzerleri piyasaya çıkar, üretime başlar, pazarda tezgâhlarını açarlar. Bütün zehirli mamüller, ultra keskin retoriğin, devrimci sloganların, uydurma tezlerin sahte şekeriyle kaplanır ve tüketicinin önüne sürülür.” (s. 187).

Gerger çevremize bakmamızı salık veriyor ve gerçeklerini, “Bu türden devrimcilikte ve onun lafazan pazarlamacılığında geçim kapısı arayan emek kaçkınları; kimi işsiz güçsüz lümpen takımından, kimisi tuzu kuru sofralardan gelen küçük burjuva; kimi rahatlık batan aydın tayfasından; kimi gözü hırstan dönmüş politikacı; kimi emeksiz yaşamın tadını çıkartan tarikat ağası; kimi şeyhin hizmetinde dünyalığını çıkaran hizmetli; kimi şan şöhret tutkunu kompleksli yazar-çizer; kimi çocukluk toyluğunu aşamamış idealist amatör; kimi de gaybı ve ilahi mucizeyi mürşidde arayan kapıkulu zihniyetli ezik” (s. 187) diye sıralıyor.

İyi de bu öznelliğin özneleri kim? Buna yanıt aramak beyhude. Sıklıkla tekrarlanan ve bıktırıcı olan bu sayıp dökmelerle Marksist politika alanındaki herkes muhatap kılınabilir. Niyetleri sorgulamıyoruz elbette, çıkan sonuca odaklanmak yeterli: Gerger, Marksist devrimciliğin üzerine bir avuç toprak atmanın peşinde. Çünkü ona göre, ‘devrim’ koşullarının tarihsel çizgisi dışında bir Marksist politika olanaklı görünmüyor. Daha fazlasıyla, eğer Marksist politika uygun olmayan koşulda icra edilirse sadece sapma olmuyor, koşulların oluşumuna engel olduğu, tarihin tekerini kaydırdığı için suçlu da oluyor.

Son sözün söyleneceği yer burası değil. Marksizm, tarihinde kendi yolunu en zor zamanlarda devrimci politika aracılığıyla açmıştı; o halde izlenmesi gereken, Marksizmin devrimci diyalektiğinin meşakkatli yoludur.


[1] Haluk Gerger, Anti-Marksist Devrimcilik, Yordam Yay,, İstanbul 2022. Bundan sonra bu çalışmadan yapılan alıntıların sayfa numarası parantez içinde verilecektir.

[2] G. Canguilhem’den aktaran Daniel Bensaid, Davetsiz Misafir Marx, Çev. Mehmet Sert, Yordam Yay., İstanbul 2022, s. 57.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar