
Çeviri: Eyüp Eser
*
Richard Kosolapov (1930-2020). Rus felsefecisi. 1976’dan 1986’ya kadar SBKP’nin teorik yayın organı Komünist’in baş editörlüğünü yaptı. İki kere seçildiği SBKP MK’dan 26. Parti Kongresinde Gorbaçov tarafından çıkartıldı. Perestroyka’ya muhalefeti bırakmadı. SSCB’nin dağılmasından sonra çeşitli parti çalışmaları içerisinde yer aldı; RFKP’de Zuganov liderliğini çeşitli kereler eleştirdi.
Aşağıda sunduğumuz ve Rusya’da yayımlanan Zavtra (Yarın) gazetesi adına Vladimir Binikov tarafından yapılarak 2003’te yayımlanmış olan röportaj, günümüzde tarihsel rolü ve görünürlüğü giderek artan Stalin imgesinin ilk işaret fişeklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
SSCB’nin yıkılmasını takiben maddi birikimi yağmalanan, ideolojik ve tarihsel birikimi küçümsenerek Batı’ya secde halısı olarak kullanılan bir ülkenin dip akıntısının sürdüğünü gösteren bu röportaj yayımlandığı tarihte okunmuş olsa, Kosolapov’un görüşleri uçuk bulunabilirdi. Fakat 23 sene sonra Ukrayna cephesinde NATO saldırısı altındaki Rusya göz önüne alındığında, değil bir bireyin koca bir ülkenin bile koşullardan azade hareket edemeyeceğini serimlemektedir bu röportaj. Buna karşın Kosolapov’un, Stalin’i kuşkusuz öznellikler de barındıran trajik savunusu ve Binikov’un, Menşevik tezin Bolşeviklere karşı tarihsel olarak haklı çıktığına ilişkin değerlendirmesi dikkat çekiyor.

*
Zavtra: Richard İvanoviç, konuşmayı yaşamın daha alelade tarafından başlatayım. Geçen gün, çöp bidonlarının yakınında J.V. Stalin’in, dokuz ya da on cilt, toplu eserlerinin neredeyse tamamını buldum –N.S. Hruşçov’un kişisel talimatıyla dağıtılarak bozulan, sonrasında XV. ile XVI. Ciltlerin basılması ile yayınlanmasında kullanılan ve sizin yakın bir zamanda XIV. Cildi yeniden yayımlayarak tamamladığınız toplu eserler idi. Dürüst olmak gerekirse oldukça şaşırmıştım. “Kişilik kültü”nün çürütüldüğü dönemde ya da Gorbaçov’un “perestroyka”sının ortalarında görmüş olsaydım sorun olmazdı. Fakat ölümünün üzerinden yarım yüzyıl geçtikten ve Stalin döneminin çoktan tarihimizin ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemde, bir kişinin böylesi kıymetli Stalin ciltlerinden neden böyle aniden kurtulmak istediğini anlayamadım –Korkunç İvan ya da Büyük Petro’nun döneminde miyiz? Bununla birlikte, Josef Visarionoviç’in sadece modern siyasette değil aynı zamanda modern kültürde de gizemli bir biçimde var olduğu ve Vladimir Mayakovski’nin Lenin ile ilgili yazdığı şiirindeki dize gibi “ve o şimdi tüm yaşayanlardan daha canlı” olduğu izlenimine kapılındığı böyle bir dönemde bunu görmek anlaşılmaz. Çeçenistan’daki durumu göz önüne aldığımızda, Stalin’in Çeçenleri gönderdiği ve 1944’te 2 NKVD tümeni tarafından gerçekleştirilen sürgün akla geliyor. Mevcut ekonomiyi değerlendirdiğimiz dönemlerde aniden Stalin’in sanayileşme hamlesi ile ulusal ekonominin savaş-sonrasındaki restorasyonunu anıyoruz. Amerikalı uzmanların en az 20 yılda yapabileceğimizi söylediği savaş-öncesi üretim seviyesine beş sene içerisinde, 1950 yılına gelindiğinde ulaşmıştık. Bugün ise, istatistiksel hataların sınırlamaları içerisindeki, en mikroskobik büyüme bile, “yeni Rusya”nın büyük başarısı olarak ilan ediliyor, halbuki mevcut “büyüme oranı” ile 1989 seviyesine belki 2025’te ulaşabileceğiz. Doğrusu ülkemiz yarım yüzyıl harcayacak ve bu dönemde de diğer ülkeler ilerlemeye devam edecek. Baltık ve BDT ülkeleri ile olan mevcut anlaşmazlıkları göz önüne aldığımızda aniden, geçen Aralıktaki 80. yıldönümü susturulan Sovyetler Birliği’nin deneyimlerine geri dönme arzusu ortaya çıkıyor. NATO’nun Doğuya saldırgan ilerleyişi, ABD’nin Irak’a ve Yugoslavya’ya saldırısı ya da çocukken ailemden duyduğum Stalinist döneme ait şeyleri göz önüne aldığımda aniden şunun farkına varıyorum: “Bu savaşı kazanarak, Avrupa barışının gelecek 50 yılını garanti altına aldık.” Ne daha az, ne daha fazla. Tam da böyle oldu. Bu, Stalin’in aklındaki bir tür özel yapı mıydı, doğasındaki bir kahinlik ya da gaipten haber verme yeteneği miydi yoksa başka bir şey miydi?
Richard Kosolapov: Stalin’in özel bir kahinlik yeteneği olduğunu düşünmüyorum fakat o, gayet aklı başında bir biçimde, dünyanın tüm çok-etmenli doğasını hesaba katarak, olayların gidişatını analiz ederek, doğru sonuçlara vararak bunlara uygun adımlar atıyordu. Yerine uygun bir insandı. Maalesef sorun, Stalin’in yerini alanların onu hizmetçi ya da uşak pozisyonundan yargılamaya başlamalarıydı. Goethe, bir uşağın efendisine hiçbir zaman saygı duymadığını söylemişti. Hem bugün hem de geçmişteki tüm Stalin suçlamaları, eleştirmenlerinin hayal bile edemeyecekleri kadar iyi düşünen, oldukça fazla sayıda koşulu değerlendirebilen büyük bir kişiliği taklit etmeyi içeren temel bir tutum ile aşılanmıştır. Her şeyden öte, dün ve bugün “devirenlerin” görmek istediği gibi Stalin’in yaptıklarının yanlış ya da doğru olması değildir fakat özellikle her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu anlardaki gibi kritik dönemlerde, Stalin’in, bir ülkenin lideri olarak görevlerini nasıl yerine getirdiğidir meselenin özü. 1941 sonbaharının en trajik günlerinde Stalin’in yedekleri biriktirmesi ve bunları kimseye vermemesi oldukça dikkat çekicidir. Jukov’un bile zayıflık gösterdiği ve cephe karargâhının Belarus Tren İstasyonuna taşınmasını tavsiye ettiği anda durum çok ümitsizdi. Stalin’in cevabı, “Oraya kendim giderim” olmuştu ve mesele böylece kapatılmıştı. Yedeklerin biriktirilmesi fikri çok uzun zaman önce, Tsaritsin savunmasında düşünülmüş ve işe yaramıştı. 1920’de meşhur Tukaçevski’nin Varşova yakınlarındaki mağlubiyetinden sonra, Stalin’in Merkez Komiteye yazdığı ve savaş zamanı savunma ile yedekleri konu aldığı özel notu beni çok şaşırtmıştı. Troçki bu notu küstahça hasıraltı etmişti. Bu arada aynı notta Stalin, Kızıl Ordu’nun yararına olacak biçimde zırhlı, topçu ve havacı donanımlarının geliştirilmesi sorununu ortaya atmış ve daha sonra da bu fikirlerini istikrarlı biçimde yürürlüğe koymuştur. Stalingrad ve Kursk muharebeleri de dahil olmak üzere II. Dünya Savaşının gidişatını belirleyen askeri operasyonlar, Stalin’in seçtiği yolun doğrululuğunu kanıtlamıştır. Her zaman yedek kuvvetleri vardı ve bu kuvvetler, askeri donanım dahil, her zaman en yüksek kaliteye sahiplerdi. Stalin kaynakları, gıda ile üretim birimlerini ve personeli ustaca yönetmişti. Bu temelde de kötü şöhretli Gulaglar ile fabrikaların bir bütün olarak Avrupa SSCB’sinden savaşın ilk aylarında Doğu’ya taşınmaları Üçüncü Reich’a karşı zaferimizin kaçınılmaz öğelerini oluşturmaktadır.
Hakkında ne derlerse desinler, Stalin, zamanında herkesin hakkından geldi: Troçki ya da Çan Kay-Şek gibi rakipleri bir kenara, Churchill, Hitler ve Roosevelt. Oldukça zor dört yıllık savaşla kanı emilmiş bir Sovyetler Birliği’nin Japonya’yı mağlup etmek için neden bu kadar aktif rol oynadığı düşünülebilir? Genel olarak, İkinci Cephe’nin açılmasını her türlü yolla erteleme teşebbüslerini her daim aklında tutan Stalin’den kimse böyle bir adım beklemiyordu. Amerika, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarını özellikle emin olmak için attı. Bunlara karşı ülkemiz, müttefik sorumluluklarına sahip çıkarak, Almanya ile savaşın sonuçlanmasından tam üç ay sonra Mançurya operasyonuna başladı. Churchill bile ilk başlarda neler olduğunu anlayamamıştı ve “Joe Amca”nın neden Uzak Doğu’ya müdahale ettiğini kavrayamamıştı. Japonlar (yaklaşık bir milyon mevcudu olan ve neredeyse bir hafta içinde mağlup edilen Kwantung ordusu) ele geçirildiğinde, Mao Zedong yönetimi altında Sovyet silahlarıyla donanmış Komünistler söz konusu olduğunda ve 1949’da Çin anakarasındaki Batı-yanlısı Kuomintang tamamen mağlup edildiğinde durum daha netleşti. Zafer sosyalizm güçleri ile neredeyse bütün Avrasya kıtasındaki ulusal kurtuluş mücadelelerinin oluşturduğu “kızıl blok”un bütünsel egemenliğini sağlamıştı. Kore ve Vietnam savaşları ise bu olgunun vurgulanması idi. Askeri ve teknik bakımdan görünürdeki mutlak üstünlüğü ile ABD, mevcut stratejik dengede herhangi bir değişiklik gerçekleştiremedi.
Bu konuyla birlikte ama yalnızca bununla ilgili olmayarak Hruşçov’un izlediği politikaların habis olduğunu ve bunların, özellikle, kızıl Çin ile de facto bir kırılmaya neden olduğunu düşünüyorum. Hruşçov ile bir toplantıda Mao Zedong’un eğer SSCB’de Stalin eleştirileri devam ederse Çinlilerin “dağlara çıkacaklarını” söylediği bilinen bir şeydir. Kendisine kelime kelime tercüme edilen bu ifadeden Hruşçov hiçbir şey anlamamıştır.
Zavtra: Stalin döneminde azami sosyal adalete sahip bir toplum olarak anlaşılmış ve inşa edilmiş komünizmin, XXII. Kongre’de kabul edilmiş SBKP Programı temelinde Hruşçov ile birlikte, “hedeflerinin değiştirildiği” ve “Amerika’yı yakalayarak geçecek” azami sosyal esenliğe ulaşmış bir komünizmin ilan edildiği bugün giderek daha fazla iddia edilmektedir. Ve bu temelde Sovyetler Birliği, birkaç yüzyıldır bütün dünyanın zenginliğini sömüren kapitalist ülkelerin önüne geçmekten oldukça uzaktı elbette. Fakat “sevgili Nikita Sergeviç” kendisini sadece Kutup Dairesinin ötesindeki mısır “tarlalarının kraliçesi” olarak sunmadı ve BM Genel Kurulunda ayakkabısını gösterdi. Ulusal Çiftlikler Konseyine “geri dönüş”, sahadaki görevli rotasyonunu reddetmek ve benzeri politikalarla Sovyetler Birliği’nin içsel birliğini kıracak adımlar attı. Bu konuda ne diyebilirsiniz?
Richard Kosolapov: Öne çıkan başlığa birkaç cümle eklememe izin verin. Hruşçov bir nedenden dolayı, komşularıyla gelecekte iyi ilişkiler kurmasının anahtarı olarak bölgesel tavizleri görmüştü. Fakat kendi yurttaşlarının ve askerlerinin kanı ve teri üzerine spekülasyonlar olan böylesi “hediyeler” her yerde ve her zaman bir zayıflık olarak algılandı ve tek bir tepki doğurdu: Yeni tavizler için baskıyı arttırmak. Mao Zedong’u yatıştırmaya çalışan Hruşçov böylelikle Port Arthur ve Dalny’i Çin’e verdi, Güney Kirilleri Japonya’ya vermeye hazırdı; aynı durum Ukrayna’ya verilen Kırım için de söylenebilir. Her ne kadar hataları düzetilmemiş ise de, Hruşçov durdurulmuştu. Gorbaçov’u durduracak kimse yoktu. Sonuç olarak tamamen ümitsiz görünen bir durum içerisinde bulduk kendimizi.
Stalin’in komünizm hakkında Hruşçov’dan farklı düşündüğü konusunda haklısınız. Kolektivist bir emek yaklaşımının karşısında bireyci ve tüketici yaklaşım vardı. “Komünizm” kelimesini son derece dikkatli kullanan Stalin, kelimenin yanlış kullanımına ya da değerinin düşürülmesine izin vermedi. Hruşçov ise tam tersine, ülkeyi “komünizm” demagojisi ile doldurdu. 1958-59’da çalıştığım Kuban’da, bir yazının eşlik ettiği göz alıcı bir burenka[1] posteri dağıtılıyordu: “Dikkatli ol, Iowa[2] İneği”. “Yakala ve geç!” sloganı, örneğin, tarım alanında ortaya konurken, ABD’nin bu alandaki emek verimliliğinin bizden beş kat yüksek olduğu biliniyordu. Stalin, 1952’de son derece aklı başında bir biçimde, “komünizme geçişe hazırlığın ön koşullarından” bahsediyordu. Hruşçov bunun 20 senede gerçekleşeceğinin sözünü verdi… İnsanlarımız safça inanıyorlardı ve iyi başlangıçlara karşılık veriyorlardı fakat aynı zamanda dalaverecilerdi. Hiçbir biçimde teknik, kültürel, örgütsel ya da ahlaki biçimde örgütlenmemiş Hruşçov “komünist emeğin şok işçileri” hareketinin, dedikodularla, oldukça hızlı biçimde “kimin neyi nereye taşıyacağı” hareketine dönüşmesi rastlantı değildi. Talihsiz iktisatçı L. Yaroşçenko’yı eleştiren Stalin, onun, “herkese ihtiyacına göre” formülüne geçmeden önce, toplumun ekonomik ve kültürel yeniden eğitim aşamalarından geçmesi gerektiğini, bu süreçte emeğin sadece bir geçim aracı olmaktan çıkıp toplumun gözünde temel bir ihtiyaç haline geleceğini ve kamu malının toplumun varlığının sarsılmaz ve dokunulmaz temeli haline geleceğini anlamadığını” yazmıştı. Hruşçov’un Parti ile halka bir süre için verdiği telaşlı ve velveleci “gulaş komünizmi”nin Sovyet sisteminin ölümünün uzak sebeplerinden birisi olduğundan eminim.
Zavtra: Nasıl oldu da Stalin’den sonra iktidara gelenler, en hafif tabirle, onun mirasına layık olamadılar? Stalin neden kendisine bir vâris hazırlamadı? Nasıl oldu da hayatının emeğinin sonunda ülkeyi felakete sürükleyeceklerin ellerine geçmesine izin verdi? Bu temel hatası mıydı yoksa sorun basitçe Stalin’in ilgi alanının dışında mıydı? Yoksa, Stalin zamanında ülkemizde yaratılan toplum modelinde kalıcı bir arıza mı vardı? Nihayetinde Çinlilerde de benzer bir şey vardı ama her şey “dörtlü çete”nin ifşasıyla sınırlandırılmıştı; ÇHC’deki iktidar 1979’dan itibaren el değiştirse de, o gün girilen yol daima korundu: Deng Şiaoping’den Jiang Zemin’e; Jiang Zemin’den Hu Jintao’ya kadar.
Richard Kosolapov: Stalin, her anlamıyla, halka karşı oldukça duyarlı idi. Personel seçimi ve hazırlığındaki yeteneği tartışılmazdı. Makro seviyede sorunun önemini gayet iyi anlamışlardı –ünlü sloganı hatırlamak yeterli: “Kadrolar her şeyi çözer!”. Stalin’in personel ile ilgili çalışmasına verilecek örnek, hem savaş-öncesi tasfiyeler hem de savaşın ilk senesindeki mağlubiyetlerle ordunun tamamen yıkılan tepe komuta kademesi idi. Sorun en kısa sürede ve mükemmel biçimde çözüldü. Ya da savaş-sonrası yıllarını ele alırsak, tüm ülke –elbette hâlâ muazzam bir fakirlik çekerken– Zafer sonrası muazzam bir içsel yükseliş deneyimledi. Buna karşın, o zamanlar bize eşlik eden bütünsel güven ile güvenlik ve emniyet duyguları da mutlaktı. Evet, Stalin öncelikle bir bütün olarak halk için çalışıyordu; haklı olarak ülkenin insan kaynağı potansiyelini kendisinin yarattığı ve kitlelerin de minnettarlık ile cevap verdiği konularında haklı bir inanç taşıyordu. Fakat Stalin, parti kadroları ile ilgili en büyük sorunla başa çıkamadı. Kendisi için olanaklı bir değişim hazırlamaya ve insanları seçmeye başlamıştı. Fakat bildiğiniz gibi partinin bürokratik makinesi ile devlet aparatının karmaşık içsel örüntüleri vardır ve Stalin, oldukça değişken bu yapıların motorunun mahkûmu idi. Onları hâlâ yönetebiliyordu fakat ne dışarı çıkabiliyor ne de direksiyonu başkasına bırakabiliyordu. Savaştan sonra Stalin’in aday göstermeye başladıkları ne aparat içerisinde bir köprübaşı elde edebildiler ne de birbirleriyle kurmaları gereken kişisel ilişkileri kurabildiler. Fakat oradalardı. Özellikle, 1950’lerin başlarında Merkez Komitesinin tüm ideolojik çalışmalarını belirleyen Dimitri İvanoviç Çesnokov. Ya da mükemmel bir parti gazetecisi ve bilim insanı olan Dimitri Trofimoviç Şepilov. Veya canlı ve ansiklopedik eğitime sahip olan ve yıllardır Rostov Üniversitesi rektörü olan Yuri Andreeviç Jdanov.
Yuri Andreeviç’in, onu kişisel olarak ilgilendiren bir hikâyeyi anlatırsam alınmayacağını düşünüyorum. O dönem 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olmuştu ve hatırladığıma göre kimya fakültesinde asistan olarak çalışmaktaydı; tatilde Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarında bir yere gitmişti. Ve aniden onu bularak Stalin’in Ritsa Gölü çevresinde bulunan daçasına davet ettiler. Konuşma birkaç saat sürdü. Stalin gencin kültür, eğitim sistemi ile sorunlara dair ne düşündüğünü merak ediyordu. O anda önemli şeyler söyledi: “Enstitülerimiz, üniversitelerimizi yedi bitirdi” –bunun anlamı yüksek öğretimdeki aşırı sanayi uzmanlaşması ile genel üniversite eğitimin temel avantajları idi. Sonuçta Stalin muhatabına mevcut çalışmalarını parti çalışmalarıyla değiştirmesini önerdi. Fakat, bu arada, Yuri Andreeviç’in babası, Andreii Aleksandroviç Jdanov buna karşı idi. Oğluna, “bu sana göre değil” dedi. Önde gelen bir parti figürünün oğlu olarak Yuri Andreeviç’in 26 yaşında Merkez Komite bölümünün başına geçmesi zor bir durum yaratıyordu fakat buna karşın, söylendiği gibi, emsal önemlidir.
Böylece Stalin ordu kadrolarını idare edebilirken, parti kadrolarını idare edemedi. Başarılı olamadı. Mikoyan, 1947’de Stalin’in Partinin tüm tepe yöneticilerini topladığını ve her Politbüro üyesinin yardımcılık için 5-6 aday seçmelerini dileğini belirtti. Sürekli bunu hatırlattı ve sinirlendi fakat en yakın çalışma arkadaşlarının sessiz sabotajı ile ilgili hiçbir şey yapamadı. Böylece hiçbir sonuca ulaşılamadı. Ek olarak, mevcut bilimsel topluluk içerisinden en iyi kadroları davet ederek Parti Okulunu sürekli güçlendirmeye çalıştı. Sosyal Bilimler Akademisi kuruldu fakat bana göre büyük bir rol oynamadı.
Zavtra: Richard İvanoviç, Stalin öldüğünde 23 yaşındaydınız. O dönem Stalin’e karşı tavrınız ne oldu? Adı çıkmış “kişilik kültü” var mıydı? O dönem insanların gözünde Lenin ve Stalin figürleri nasıl bir aradaydı?
Richard Kosolapov: Kendim ve ailem ile ilgili hatırladıklarımı dile getirirsem, savaş öncesi Stalin son derece soğukkanlı algılanıyordu, herhangi bir “kült” söz konusu değildi. Lenin’den daha iyi olduğuna değil de ondan oldukça farklı olduğuna inanılıyordu. Babam İç Savaşı yaşadı, savaştığında 15 yaşındaydı; Tsaritsin savunmasına katılanlarla arkadaştı ve silah yoldaşları ile yaptığı sofra sohbetlerini gayet iyi hatırlıyorum. Bunu daha önce bir röportajda söylemiştim. “Siperlerde bıyıklı bir Ermeni dolaşıyor, merkezden olduğunu söylüyorlar. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok, tütünümüz bile yok. Ona küfrediyorduk. Ve şimdi – ‘Yoldaş Stalin’…”.
Savaş sırasında Stalin’e karşı tavırlar, özellikle Stalingrad destanından sonra iyileşti, söylenecek başka bir şey yok. Orduda ona “baba” demeye başladılar. Savaş öncesindeki şeyler çok daha farklı algılanmaya başladı.
Savaş başladığında babamla birlikte yaşıyorduk –annem Astrahan’da bir kongredeydi. Bir Pazar günüydü ve bütün bölgemiz ana caddede heyecanlı biçimde yürüyordu. Vibornov’daki ortaokul başöğretmeni en akıllı insan sayılıyordu, 1941’in sonu ‘42’nin başında cephede öldü. Kitlenin de onayı ile Hitler’le savaşın çok uzun sürmeyeceğini iddia etti; daha güçlüydük ve iki ya da üç ay içerisinde Alman işçi ve köylüleri süngülerini toprağa saplayacak ve yeryüzünün ilk işçi ve köylü devletine karşı savaşmayı reddedeceklerdi. Savaşın ilk günlerindeki konuşmalarımızda kendimizden oldukça emindik. Akşam (çoktan yatmıştım) babamın “yoldaş Stalin’e” orduya alınmak için (o zamanlar böyle kişisel başvurular Komünistler arasında kabul ediliyordu) bir açıklama yazdığını hatırlıyorum.
Zavtra: Yani başkasının toprağında az kan dökerek savaşacaklardı, böyle bir şey miydi?
Richard Kosolapov: Şimdilerde oldukça seyrek hatırlansa da, ilk adımda, dünyanın emekçilerinin dayanışmasına dair soyut enternasyonalist umut bakımından psikolojik temelde oldukça güçlü bir darbe yediğimizi not etmek önemli. Kendi yazgım üzerinde sözde “kült”ün etkisine gelirsek; bununla, savaştan sonra 1946 yılında 11 yaşında bir gençken, yarbay olan babamın, tüm madalyalar ile rütbelere karşın, o günlerde başına gelen bir bela ve bunun sonucunda 6 yıl kamp cezası almasıyla tanıştım. Bir mahkûmun oğlu olarak birçok farklı insandan cesaret ve cömertlik, korkaklık ve aşırı tepki gördüm. Ama yine de, kimyadan B aldığım için liseyi ikincilikle bitirdim ve 1950’de, üçüncü denememde, Moskova Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesine girdim. Dahası, sorun bakan yardımcısı ve kayıt memurları Zinaiida Yakovlevna Efremova ve Yevgraf Sevastanoviç Kuzmin’in yardımları ile çözüldü. Aslında, çok küçük bir arzu ile “Stalinist baskı” kurbanlarının saflarına katılabilirdim. Ne o gün ne de bugün böyle bir arzuya sahibim. Asgari bir özsaygı ve hikâyedeki rastlantısal olanı gerekli olandan ayırabilmek yeterlidir bunun için.
Zavtra: 20. Yüzyılın birinci yarısında Rusya’da Lenin ve Stalin ayarındaki politikacılar olgusunu nasıl değerlendirirsiniz?
Richard Kosolapov: Burada üç ana noktanın birleşmesi söz konusu gibi geliyor bana. Birincisi devrime hazır bir işçi sınıfı varlığı söz konusu idi. Devrimi taşıyan işçi sınıfı –burada ilk olarak St. Petersburg ve Moskova birimlerinden bahsediyorum– bugün bildiğimiz işçi sınıfı değil. Finansal açından güvenli, itibar sahibi, bağımsız, kültürlü, oldukça iyi eğitimli (elbette o gün için) ve oldukça yenilikçi kişilerden oluşuyordu. İkinci olarak, bugünküne çok az benzeyen ve modern bilim ve teknolojiye karşı en ileri tavırla yaklaşmanın yanında kendisini feda etme iradesine sahip devrimci aydınların varlığıdır. Ve son olarak, özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında, Çarlık Rusya’sındaki iktidar ve egemen çevrelerin neredeyse tamamen çözülmesi idi. Anavatanı kurtarmak ve birlik ile bağımsızlık sadece devrim dolayımıyla sağlanabilirdi. Lenin ve Stalin bunu diğer herkesten daha iyi anlayan figürlerdi.
Zavtra: Fakat mevcut işçiler Ay’dan gelmediler, öyle değil mi? Aynı mevcut aydınlar ile “dikey iktidar” gibi? Bunlar da, olasılık dahilindeki tüm müteakip bozulmalar ile birlikte, temelleri Stalin döneminde atılmış sistemin ürünleri değiller mi?
Richard Kosolapov: Hayır bunun bir ürünü değil. 1990’ın değişikliğini yaşamış Sovyet hükümetinin 1936’nın Sovyet hükümeti ile aynı olduğunu söylemek ya bir şey anlamamak ya da ikiyüzlü olmak anlamına gelir. Başkanlık kurumunun ilgi uyandıran örneğini ele alalım en azından. Stalin 25 Kasım 1936’da şöyle konuşmuştur: “Anayasamızın sistemine göre SSCB’de, Yüksek Sovyet ile eşit düzeyde olan, tüm toplum tarafından seçilmiş ve kendisini Yüksek Sovyet’e dayatacak bir başkan olmamalı.” Stalin, onyıllarca Yüksek Sovyet Prezidiyumunun temsil ettiği kolektif başkanlık fikrini savunmuştur. Stalin, “tarih deneyimi göstermiştir ki”, vurgusunu yaparak, “yüksek kurumların böylesi bir yapısı en demokratik yapıdır ve ülkeyi istenmeyen kazalara karşı garanti altına alır” demiştir. Stalin’in bu görüşü, Gorbaçov ve Yeltsin’e bakınca önemli ölçüde haklı çıkmıştır. Her ikisi de ülkenin başına saçma sapan belalar musallat etmiş ve dahası Yeltsin, kendisini Sovyetlere karşı konumlandırmış ve onları tankların top atışlarının “müzikal” bir refakatçisi olacak bir duruma getirecek ölçüde dağıtmıştı.
Elbette mevcut işçiler ve aydınlar Ay’dan gelmediler. Fakat onlar yarım yüzyıl, iki kuşak sonra ve hatta farklı bir dönemde yaşıyorlar ve farklı insanlar olmaktan başka şansları yok.
Kamuoyu etkilenme sistemleri, örneğin 1950’lerden farklı gelişmektedir. Yaygın medya, özellikle televizyon, her şeyi kapsayan bir hal aldı. Şimdilerde bir kişinin kitap okumaya, çalışma arkadaşıyla ya da komşusuyla konuşma ve düşünmeye daha az vakti var. Fakat gün doğumundan gün batımına kadar tüm ihtiyaçları, tatları ve çıkarları tanımladığını ve dikkat çektiğini iddia eden sanal gerçeklik ve reklamcılık, hem toplumun tüm gözeneklerinden fışkıran hem de kendisini bu gözeneklere dayatan bir şey olarak ortaya çıkıyor. Burjuva-bürokratik karşıdevrimin öğelerinden birinin gericilerin medyayı ele geçirmiş olması tesadüf değildir. Sonuç olarak işçi sınıfı büyük ölçüde “kendisi için sınıf” olmaktan çıkarak, “kendinde sınıf” haline geldi. Bunun başka nedenleri de var fakat bu çok büyük bir başlık ve üzerinde özel olarak durulması daha iyi olur.
Zavtra: Richard İvanoviç, Stalin’in, yaratıcısı ve iradesi dışında rehinesi olduğu parti-devlet aygıtı başlığına dönersek; yüksek parti kadrolarında yaptığı değişikliklerin niçin başarısız olduğu sorulmaya değer bir soru mudur?
Richard Kosolapov: O dönemler Beriya, Hruşçov ve Malenkov gibi sertleşmiş politikacılar parti aparatları üzerinde büyük etki sahibi idiler. Mikoyan da onlara katıldı. Hepsi kendi çıkarları, güçleri ve zayıflıkları olan farklı insanlardı fakat hepsi müteakip olarak iktidara doğru sıçrayış için ideal pozisyonlara sahiplerdi. Söz konusu bu üçlü tutamak noktalarını oldukça kıskanç biçimde korudu. Her ne kadar Stalin’e atfedilse de, A. Jdanov’un ölümünden sonra Voznesenski ve Kuznetsov’un dahil olduğu ve kendilerine en büyük rakip gördükleri “Leningrad grubunu” mağlup ettiler. Vyaçeslav Mihayloviç Molotov ve Aleksandr Nikolayeviç Poskrebişev gibi en yakın çalışma arkadaşları çeşitli bahanelerle Stalin’den uzaklaştırıldılar. Yaşamının son döneminde Stalin kendisini siyasi ve ahlaki bir tecrit içerisinde buldu; bu tecrit, toplumsal-tarihsel bir olgu olarak dikkatle incelenmeyi gerektirmektedir.
Zavtra: Parti ve devlet aparatındaki yüksek mevkileri haricinde ortak noktaları neydi? Birbirlerinden kişisel olarak nefret eden bu insanları bir süreliğine beraber hareket ettirecek gerçek bir ideolojik yakınlık var mıydı?
Richard Kosolapov: Böylesi bir yakınlığın bulunduğundan şüphe edilemez. 1930’lardaki baskılarda aktif rol oynamalarının yanında bunun da öncesinde partide küçük-burjuva akımlar olan sağ-sol Menşevikler ve Troçkistlerle bir şekilde bağlantılıydılar.
Bu bakımdan önemli olan soru, öncesindeki kongreden on üç yıl sonra parti kongresinin Stalin tarafından düzenlendiği ya da neden düzenlenmesine izin verildiğidir. Müteakip düşünceler burada dikkate alınmalıdır. İlk olarak savaşın öncesi ve sonrasındaki parti kompozisyonuna bakmak lazım. 1939’daki 18. Kongreyle birlikte Tüm-Birlik Komünist Partisi (Bolşevik)’in 1 milyon 600 bin üyesi olduğu ve 900 bin de aday üyesi olduğu biliniyordu. Fakat savaşta 3 milyon komünist hayatını kaybetti. Çok az insan buna dikkat etti fakat aslında Zafer partinin kendisini feda etmesiydi. Şunun anlaşılması gerekiyor, savaşın sonunda, komünistlerin çoğunluğu ya birkaç yıllık ya da birkaç aylık parti tecrübesine sahipti. Cephede savaşmış ya da cephe gerisinde çalışmış olsunlar bu yeni komünist kitlesi, ne parti çalışması deneyimine ne de savaş-öncesinde genellikle söz konusu olan parti düşüncesi deneyimine sahip değildi. Buna ek olarak bunlar savaş nedeniyle muazzam bir psikolojik yorgunluk taşımaktaydılar, fakat Zaferin ertesinde cephedeki askerlere “sonuna kadar hak edilmiş” bir dinlenme olanağı verilmesi mümkün değildi –ekonominin ayağa kaldırılması acil bir gereklilikti. 1946’daki kuraklık ve ona eşlik eden kıtlık Stalin ve tüm ulusa vurulmuş büyük bir darbeydi. Ardından, 1947 Aralığında karnelerin nasıl iptal edildiğini hatırlıyorum –bolca siyah ekmek vardı– muhteşem bir histi. Böylece, bu koşullar altında, parti ve devlet aparatının görevleri muazzam ölçüde önemli hale geldi.
Tüm bunların farkına varan Stalin yalnızca kongrelerin toplanma sürecini yavaşlatmadı –Sovyet toplum sistemi içerisindeki partinin politik işlevlerini değiştirmeyi ciddi biçimde düşündü. Bunun nedeni partinin 19. Kongresinde, bana göre, hatalı olan partinin isminin değiştirilmesi idi.[3] Konu sadece isim meselesi olmasa da burada on kez ölçüp biçmek gerekiyor: Partideki Menşevizmin çok derin kökleri vardı ve bu da olayların sonraki gelişmesiyle doğrulandı.
Zavtra: Ama sonuç bu işte, Richard İvanoviç. Stalin döneminde söz konusu bu Menşevik, Troçkist ya da herhangi bir başka grup sistem içerisinde çalışmayı, onun bir parçası olmayı sürdürdüler –aynı Lenin yönetiminde Troçki’nin Kızıl Orduyu yönetmesi gibi. Bu bağlılığa birçok örnek verilebilir. Troçki, Beriya ya da Hruşçov, farklı öz niteliklerini ne gibi bir kişisel ya da kişisel-ötesi güçle gizleyebiliyordu? Lenin ve Stalin’in, muhalif fikirlere sahip bu insanları kendi fikirlerine hizmet etmeye zorlama becerisinin özü neydi?
Richard Kosolapov: Bu, gerçek politikacılara içkin bir özelliktir. Lenin ve Stalin böylesi politikacılardı. Yeraltı, şiddetli parti mücadeleleri ve devrim deneyimi… Sadece son derece güçlü insanlar bunlardan geçebilirdi. Aynı anda Lenin, kuşkusuz biçimde, teorik ve ideolojik çalışmalarla daha iç içeydi; partinin yürüyeceği yolu, göreceli olarak konuşacak olursak, araziye değil yıldızlara bakarak çizdi. “Sağduyu” bakışına göre inanılmaz sonuçlar elde etti. Stalin’in daha pratik bir gerçekçiliği vardı fakat daha çok yönlü idi. Kendi düzleminde her şeyi yapmaya muktedirdi: Ciddi bir teorik makale yazmak ve kamulaştırma eylemi yapmak.
Troçki’nin Kızıl Ordu liderliğine gelirsek, bu figürü “komutan” olarak göstermek tuhaftır. Troçki’nin rolü genellikle, askeri operasyonların nitelikli biçimde gerçekleştirilmesini garanti eden sözde askeri uzmanlar üzerinde otorite kurmaktı. Çarlık Rusya’sının subay kadrolarının yarısından fazlası Kızıl Ordu’da idi. Bunlar oldukça dik başlı, değişken bir güçtü ve genel olarak komünist fikirleri çok da umursamıyorlardı. Bu insanlar için önemli olan, Rusya’nın devlet bütünlüğünü sadece Bolşeviklerin koruyabilecekleri düşüncesiydi. Ne Denikin ne de Kolçak ya da diğer beyaz generaller kendilerini böyle bir hedefle görevli görmediler. “Beyazlar” ne de olsa, bugün birçok insanın düşündüğü gibi tamamen monarşist değillerdi. “Beyazlar”ın birçoğu “Şubatçı” idi ve Kurucu Meclisin destekçisiydiler.
Zavtra: Richard İvanoviç, Menşevizm hakkında konuştuğumuzda halihazırda, isteyerek ya da istemeyerek, tarihsel genellemeler düzeyine çıkıyoruz. Tam yüzyıl önce 1903’te RSDİP’in ikinci kongresi düzenlendi ve burada Bolşevikler ile Menşevikler arasındaki bölünme gerçekleşti. Ve bugün gözüken, Menşeviklerin tarihsel anlamda haklı olduklarıdır: Lenin ve yanındakilerin ülkenin kapitalist gelişmesinin üzerinden “atlaması”nın ve insanlarımızın devrimler ile savaşlarda feda edilmelerinin anlamsız olduğu ortaya çıktı. Aynı yüzyıl önce olduğu gibi küresel kapitalist sistem için hammadde uzantısından başka bir şey değiliz. Uzman olarak kabul edildiğiniz Marksist teori perspektifinden bakıldığında, ülkemizin bu kaderi yenme şansı var mı?
Richard Kosolapov: Bir şans vardı şüphesiz fakat kaçırıldı. Son yüzyılın başındaki en büyük emperyalist güçlerden birisi olan Rusya, hammadde ve neo-kolonyal bir “kader”in tehdidi altında değildi. Ne kadar “gelişmiş” ya da “olgun” olduğu söylenirse söylensin, sosyalizme geçiş ülkemizi yeryüzünün ikinci süper gücü pozisyonuna getirdi; bu pozisyon, ileri toplumsal deneyimiyle, ABD’ye 1930’larda kendisini “Büyük Bunalım” cehenneminden kurtarma yollarını gösterdi –1940’lar ve 50’lerde Orta ve Güneybatı Avrupa, Asya ve Latin Amerika’daki birçok ülkede, onlara verdiği kapsamlı yardım ile birlikte, yeni bir yaşam kurmanın güçlü örneklerini verdi.
Buradaki problem ne Menşeviklerin sözde haklılıkları ne de Leninistlerin sözde yenilgileri değildir; aksine Lenin’in “kafasız” dediği “üst sınıflarımızın” uzun-erimli ağır basmasıdır.
Kararı kendiniz verin: Bilimsel ve sosyalist bir proje kapsamında yaratılmış yeni toplumsal sistem, yaratıcı veçhesi ile entelektüel seviyesini korumayı becerebildi mi? Stratejik ve taktiksel liderliğin uygun bilimsel seviyesi 20. yüzyıldaki herhangi bir sosyal düzenin istikrar, dayanıklılık ve yaşayabilmesinin nesnel koşulu haline geldi. Fakat size bir tanık hatta bu alandaki çalışmanın bir katılımcısı olarak şunu söylüyorum; Stalin desteklenmedi. Sovyet sosyal düzeninde pratiğe geçen yüksek seviyeli merkezileşme ile yönetimin yoğunlaşması ile birlikte diyalektik akıl, yüksek insancıl ve teknik kültür ve izdüşümsel düşünce istisnai sonuçlar verdi. Bunun birçok örneği var. Peki, akıl yoksunluğun, aptallığın, cahilliğin, basit bilgisizliğin, yalanların ve tiranlığın? Hruşçov’dan Yeltsin’e kadar geçen onyıllar boyunca…
Bir şans vardı ve büyük de bir şans idi. Söylediğiniz gibi bir “mucize”ye gerek yoktu. Basit gerçeğin duruma-uygun, sağduyulu ve diğerkâm bir okumasına ihtiyaç vardı: her şeyi kadrolar belirler.
Zavtra: Mevcut kötülüğün, insan doğasının silinemez günahları olan cehalet, yalan ve tiranlıkta yattığında hemfikir olduğumuzu görmekten memnunum. Fakat kara cahiller, yalancılar ve tiranlar Sovyet toplumunda iktidara kendiliklerinden yükselmediler. Tek ülkede sosyalizm kurmaya dair tarihsel deneyimimizin başka bir yönden ziyade bu yönde ilerlemiş olması bir tesadüf değil. Vadim Valerinoviç Kozhinov’a göre her şey ve 20. yüzyıl Rusya’sının zaferleri ile sıkıntılarının Stalin tarafından geliştirilen toplum modeline dayandığından kuşku yok. Deneyimin üzerine çalışılması ve araştırılması gerekmektedir – sadece ülkenin mevcut durumunu anlayabilmek için değil aynı zamanda, bugün içerisinde bulduğu kördüğümden çıkma yollarını da tespit edebilmek için.
Richard İvanoviç, sorulara verdiğiniz bilgilendirici cevaplar için teşekkür ederim.
Kaynak: https://zavtra.ru/blogs/2002-01-1471
[1] Rusçada inek için kullanılan ve sevecenlik ifade eden bir adlandırma. (ç.n.).
[2] ABD’nin orta batısındaki bir eyalet. (ç.n.).
[3] Ekim 1952’de yapılan kongrede, Tüm-Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) adı Sovyetler Birliği Komünist Partisi olarak değiştirildi. (ç.n.)