Ana SayfaKürsüPür Sosyalizm Pür İdealizmdir: Jacobin’e Bir Cevap

Pür Sosyalizm Pür İdealizmdir: Jacobin’e Bir Cevap

Çeviri: Dicle Kızılkan

Aşağıdaki makalede, Sosyalist Çin Dostları eş editörü Carlos Martinez yakın tarihte Jacobin’de yayınlanan ve Çin’in ekonomik yükselişini, Britanya’nın sanayi devriminin dehşetinden ayırt edilemeyen basit bir “acımasız sömürü” öyküsü olarak sunan kitap eleştirisine yanıt veriyor.

Eleştiri konusu kitapta anlatılan zorlukları sorgulamamakla birlikte, Carlos, Jacobin‘in çerçevesinin tarih dışı ve idealist olduğunu savunuyor. Çin’in büyümesi sadece bir kapitalist sınıfı zenginleştirmekle kalmamış, aynı zamanda çoğunluğun hayatını dönüştürmüş, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtarmış ve işçi sınıfının ücretlerini ve koşullarını olağanüstü bir hızla iyileştirmiştir.

Kitap eleştirisi Çin’i, ücretlerin daha düşük, baskının daha sert olduğu ve yaşam standartlarında karşılaştırılabilir bir yükselişin sunulmadığı diğer dış kaynaklı üretim istikametleriyle karşılaştırmak yerine, esasen hayalî bir sosyalist ütopya ile karşılaştırıyor.

Friedrich Engels, Deng Xiaoping, Michael Parenti ve John Smith’ten yararlanan makale, Çin’in sosyalist toprak mülkiyeti sisteminin yüz milyonlarca insanın yaşam standartlarını nasıl koruduğunu ve devletin “geçici işler ekonomisi”ndeki işçiler için korumaları nasıl genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Makale şu sonuca varıyor:

“Çin’in dünyanın en büyük ve en gelişmiş sosyalist ülkesi olduğu; çok kutuplu bir dünya düzeninin önde gelen savunucusu olduğu; ve Yeni Soğuk Savaş (ve nihayetinde sıcak savaş) için rıza üretmek amacıyla tasarlanmış sistematik bir propaganda savaşının hedefi olduğu bir anda, kendini sosyalist ve anti-emperyalist olarak tanımlayanların bu tür bağlamdan kopuk kınamalar sunması, en hafif tabirle, son derece yararsızdır.”

***

Jacobin dergisi, Daniel Cheng’in Çinli işçi-şair Xiao Hai’nin anı kitabı “Güneyde Sürüklenmek” üzerine bir incelemesini yayınladı. Kitap, yazarın Güney Çin’in mega kentlerinde göçmen işçi olarak karşılaştığı zorlu koşulları ayrıntılarıyla anlatıyor.

Kitabın kendisi ilgi çekici ve değerli görünüyor ve ayrıca Xiao Hai’nin anlattığı koşulların zorluğunu sorgulamak için herhangi bir sebep yok. Ancak eleştirinin Xiao Hai’nin hikâyesini sardığı çerçeve – Çin’in ekonomik mucizesinin “milyonlarca işçinin acımasızca sömürülmesiyle mümkün kılındığı” ve Çin’in kalkınması ile İngiltere’nin sanayileşmesinin karanlık şeytanî değirmenlerinin rahatlıkla “kapitalizmin evrensel acısı” kategorisine yerleştirilebileceği – tarihsel gerçeklerden uzak, idealist ve mevcut jeopolitik konjonktürde etkin olarak yararsızdır.

Sömürüyü bağlamı içinde ele almak gerekir

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Çin’in büyümesi, sadece bir kapitalist sınıfı zenginleştirmekten ibaret olmamış, büyük çoğunluğun hayatını dönüştürmüştür. Son yarım yüzyılda Çin, tahminen 800 milyon insanı aşırı yoksulluktan kurtarmıştır. Bu, Dünya Bankası’nın hesaplamalarına göre, aynı dönemde küresel yoksulluktaki azalmanın dörtte üçünden fazlasını oluşturmaktadır. Bugün Çinli işçiler ve çiftçiler daha uzun yaşıyor, daha iyi besleniyor, çok daha iyi eğitim alıyor ve büyükannelerinin hayal bile edemeyeceği bir maddi güvenlik düzeyine sahipler.

İmalat sektöründeki ücretler 2005 ile 2016 yılları arasında yaklaşık üç katına çıkmış ve reel ücretler etkileyici bir hızla artmaya devam etmiştir. Çin işgücünün sömürülme oranı artmak yerine düşmektedir.

İşte “acımasız sömürü”nün anlaşılması gereken bağlam budur. Bu ifade, azınlığın refahı için çoğunluğun ezildiği bir süreci çağrıştırır. Gerçekte olan ise bunun tersine daha yakındır: Çok sayıda insan zor koşullar altında çok çalıştı ve bu süreç tüm toplumu yükseltti. Daniel Cheng, “Çin’in mucizevi büyüme seviyelerine ulaşamayan küresel Güney ülkelerinin tamamında işçiler sömürü koşullarıyla karşı karşıya kalıyor” diye yazarken bu noktayı kısmen kabul ediyor. Aynen öyle. Ayırt edici özellik sömürü değil; paylaşılan ve artan refah.

Gerçekten de, dünya ekonomisindeki en aşırı sömürü, tam olarak Çin’in yolunu izlemeyen ülkelerde yoğunlaşmıştır. John Smith, Yirmi Birinci Yüzyılda Emperyalizm adlı eserinde, küresel kapitalizmin sağlığının “tüketim malları ve ara girdilerin üretiminin yeniden konumlandırıldığı düşük ücretli ülkelerdeki işçilerin aşırı sömürülme oranlarına dayandığını” anlatır. Merkezi örneği Bangladeş’tir. Bu ülke, büyük ihracatçı ülkeler arasında en düşük fabrika ücretlerine sahip olan, giyim işçileri sendikacılarının “rutin olarak kara listeye alındığı, dövüldüğü ve keyfi tutuklamalara maruz kaldığı” ve hiçbir işverenin “sağlık ve güvenlik yasalarını ihlâl etmekten mahkûm edilmediği” bir örnektir.

İncelemenin ihtiyaç duyduğu ve asla yapmadığı karşılaştırma, Çin ile hayali bir sosyalist ütopya arasında değil, Çin ile, ücretlerin daha düşük, baskının daha sert ve yaşam standartlarında orantılı bir yükseliş olmayan diğer ülkeler arasında yapılmalıdır.

Bu arada, özellikle Çin devleti sermayenin bir aracı olmadığı, yani Çin kapitalist bir ülke olmadığı için, Çin’de işçilerin ücretleri ve çalışma koşulları sürekli olarak iyileşiyor ve bu iyileşme hükümetin her kademesinde yönlendiriliyor ve uygulanıyor.

İki kentleşme öyküsü

“Şehirlerde” diye yazıyor Cheng, göçmen işçiler “kırsal yoksulluktan kaçış aradılar ancak endüstriyel kapitalizmin dehşetiyle karşılaştılar”.

Bir an için, bu işçilerin neyle karşılaşmadıklarını düşünün. Küresel Güney’in geri kalanında, büyük ölçekli kentleşme her zaman gecekonduların patlaması anlamına gelmiştir: Mumbai, Lagos, Dakka, São Paulo ve Manila, geniş gayri resmi yerleşimlerle çevrilidir ve gelişmekte olan dünyada 1970’lerden beri gecekondulaşma kentleşmeyi geride bırakmıştır. Son yarım yüzyılda 600 milyondan fazla Çinli kırsaldan şehre göç etmesine karşın, Çin bu kaderden kaçınabildi. Her biri 20 milyondan fazla insana ev sahipliği yapan Pekin veya Şanghay’da yürüyün; benzer büyüklükteki şehirlerin diğer yerlerindeki yaygın gecekondular ve sokak evsizliği belirgin bir şekilde yoktur.

Bu, kazara olan bir durum ya da iyi talihin eseri değil, bilinçli bir planlamanın ve her şeyden önce asla özelleştirilmemiş bir toprak mülkiyeti sisteminin ürünüdür. Kırsal topraklar kolektif mülkiyette kaldığı ve kullanım hakları hane halklarına tahsis edildiği için, Çinli göçmen işçiler köydeki paylarını asla kaybetmediler. Bu, Çinli bir göçmen işçi ile Güney Asya’daki muadili arasındaki belirleyici farktır. Çinli işçi borç köleliğine hapsolmuş değildir ve bir maaş kaybıyla yoksulluğa düşme tehlikesiyle karşı karşıya değildir, çünkü her zaman geri dönebileceği bir evi ve bir toprak parçası vardır. 2008 krizinde işini kaybeden 20 milyondan fazla göçmen işçi sokağa atılmayıp evlerine döndüler.

Friedrich Engels bunun neden önemli olduğunu anlamıştı. İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı eserinde, proletaryanın önceki dönemlerin kölesinden bile daha savunmasız olduğunu gözlemlemiştir: “Köle, efendisinin öz çıkarına bağlı olarak asgari geçimini sağlar, serfin en azından yaşayacağı bir parça toprağı vardır… ama proletarya yalnızca kendine güvenmek zorundadır.”

Çin, kırsal kesimdeki toprakları özelleştirmeyi reddederek, göçmen işçilerinin, erken sanayi dönemi Britanya’sının mülksüzleştirilmiş proleterlerinin aksine, o “küçük toprak parçasını” asla kaybetmemelerini sağladı. Çin’de ev sahipliği oranı %90’ı aşıyor; bu, Küresel Güney’in gecekondularla çevrili metropolleri bir yana, Batı’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde bile tahayyül edilmesi zor bir oran.

Dolayısıyla, Cheng’in tanımladığı göreceli yoksulluk, gerçek olsa da, gelişmekte olan dünyanın başka yerlerindeki işçilerin çektiği yoksulluktan belirgin şekilde daha azdır ve bu fark yapısal ve sosyalist kökenlidir.

İncelemenin atladığı noktalar

Xiao Hai’nin kitabının en zorlu kısımları, geç teslimat nedeniyle para cezası uygulanan, sigortasız, polisten kaçınmak için kendisine nakit para ödenen kuryelik gibi geçici işlerle ilgilidir. Bu nedenle, incelemenin tam olarak bu işçi grubuna yönelik politikalardan hiç bahsetmemesi dikkat çekici.

2026 yılında Çin’in en yüksek organları olan ÇKP Merkez Komitesi ve Devlet Konseyi, platform ekonomisindeki iki yüz milyondan fazla işçi için standartlaştırılmış sözleşmeler, asgari ücret, azami çalışma saatleri, sosyal sigorta ve algoritmik şeffaflık zorunluluğu getiren yeni yönergeler yayınladı. Yemek dağıtım platformlarından, kuryelere asgari ücretin üzerinde bir gelir garanti etmeleri, sigorta sağlamaları ve cezalandırıcı teslimat sürelerini gevşetmeleri isteniyor.

Son dönemde yapılan hukou reformu, sosyal sigortayı göçmen işçileri de fiilen çalıştıkları şehirlerde kapsayacak şekilde genişletiyor. [Yazarın “hukou reformu”nu ele aldığı bir makale: https://socialistchina.org/2026/05/25/china-takes-important-step-towards-hukou-reform/] Bu gidişat, Uber ve Deliveroo gibi şirketlerin işçilerinin çalışan statüsünü tamamen reddetmek için mahkemelerde servet harcadığı İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gidişatın tam tersi.

Çinli geçici işçiler hakkında bir kitabı incelerken, Çin devletinin onları korumak için harekete geçtiği gerçeğini göz ardı etmek, öküzün büyüğünü ahırda unutmaktır.

Shenzhen ve Manchester arasındaki fark

İncelemenin duygusal merkezi, sanayi devrimiyle yapılan karşılaştırmadır: Manchester’daki kibrit fabrikalarının fosforu ve Shenzhen’deki serigrafi baskıcılarının toksinleri “işçilerini zehirlemiştir” ve Marx’ın Kapital‘iyle Xiao Hai’nin anıları aynı emek yabancılaşmasını anlatmaktadır. Ancak bu karşılaştırma, tarihsel kayıtlarla temas ettiğinde çöküyor.

Engels’in Manchester’ındaki işçiler, birkaç on yıl içinde hayatlarının hızla iyileştiğini görmediler. Genç yaşta öldüler. Edwin Chadwick’in 1842 tarihli sağlık raporu, Manchester’daki işçilerin ve mekanikçilerin ortalama ölüm yaşını sadece 17 olarak belirtirken, yerel soylular ve profesyonel sınıflar için bu rakam 38’di. Bu işçiler, kamu sağlık hizmetleri, konut garantisi ve evrensel eğitimden yoksundular. Engels’in kaydettiğine göre, Manchester’daki işçi sınıfı çocuklarının %57’sinden fazlası beşinci doğum günlerinden önce ölüyordu.

Engels bunu ilerlemenin tarafsız bedeli olarak ele almayı reddetti ve bunun yerine “toplumsal cinayet” olarak adlandırdı; toplumun “binlerce insanı yaşamın gerekliliklerinden mahrum bırakması, onları yaşayamayacakları koşullara sokması… bu binlerce kurbanın öleceğini bilmesine rağmen bu koşulların devam etmesine izin vermesi” durumu.

Parmağını kesen Çinli işçi kamu sağlık sistemine erişebiliyor; bugün Çin’deki herkesin gıda, barınma, giyim, eğitim, sağlık hizmeti, temiz su ve modern enerji garantisi var. Bu, acı çekme raddesinde niceliksel bir fark değil. Bu, toplumun doğasında niteliksel bir fark: her ne pahasına olursa olsun özel kâr peşinde koşmaya yönelmiş bir devlet ile −ne kadar kusurlu olursa olsun− ortak refaha yönelmiş bir devlet arasındaki fark.

Jacobin‘in karşılaştırmasının sildiği ikinci bir nokta daha var. Britanya dünyanın en önde gelen sömürgeci gücüydü ve sanayi devriminin zenginlikleri, Hindistan’ın yağmalanması, Atlantik köle ticareti ve dünyanın yarısının yağmalanmasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıydı. İngiliz işçi sınıfının nihayetinde daha iyi koşullar elde etmesi, büyük ölçüde emperyal sofradan düşen kırıntılarla –sömürgelerin aşırı sömürülmesiyle– mümkün olmuştur. Çin’in yükselişi ise sömürge veya imparatorluk içermemektedir. Emperyalist bir dünya sisteminin tersine başkalarının boyunduruğundan beslenerek değil, kendi çabalarıyla yükselmiştir.

Neden Çin?

İnceleme, “Kapitalizm altında kültürlerimiz giderek birbirine benziyor” sonucuna varıyor. Eğer hikâyenin tamamı bu olsaydı –eğer Çin, iki yüzyıl önce Britanya’nın geçtiği bir aşamadan geçen sıradan bir kapitalist toplum olsaydı– bir dizi tuhaf gerçeği açıklamak zorunda kalırdık.

Neden aşırı yoksulluğu ortadan kaldıran, evsizliği neredeyse tamamen yok eden, dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla kurulu rüzgâr ve güneş enerjisi kapasitesine sahip ve yeryüzündeki büyük ölçekli rüzgâr ve güneş enerjisi projelerinin dörtte üçüne sahip olan, dünyanın tek yeşil enerji süper gücü haline gelen ve emperyalist dünya düzeninin çerçevesi dışında bilim ve teknolojinin zirvesine tırmanan ülke Çin’dir?

Bunlar, diğer herhangi bir kapitalist toplumdan ayırt edilemeyen bir toplumun başarıları değildir. Bunlar, devletin sermayeye tabi olmadığı, ekonominin planlanıp yönlendirildiği, büyümenin meyvelerinin paylaşıldığı ve üretken güçlerin geliştirilmesinin bilinçli bir ulusal proje olarak izlendiği bir ülkenin kazanımlarıdır. Kısacası, bunlar sosyalizmin kazanımlarıdır.

Pür sosyalizm, pür idealizmdir

Sonuç olarak bu inceleme, Michael Parenti’nin “pür sosyalizm” olarak adlandırdığı şeye bir örnek sunuyor: Yoksul, kuşatılmış, eskiden sömürgeleştirilmiş veya yarı sömürgeleştirilmiş bir ülke için mevcut gerçek alternatiflere karşı değil, hayali, sorunsuz bir ütopyaya karşı fiilen var olan sosyalist yapıyı ölçmek.

Parenti’nin Kara Gömlekliler ve Kızıllar’da belirttiği gibi, bu “pür sosyalizm” görüşü “tarih dışı ve yanlışlanamazdır; tarihin gerçekleriyle test edilemez. Bir ideali kusurlu bir gerçeklikle karşılaştırır ve gerçeklik zayıf kalır.” Parenti, “pür sosyalizm” taraftarlarının, “başarılı olanlar hariç her devrimi desteklediğini” gözlemlemiştir.

İmkânsız bir standarda göre, her gerçek sosyalist proje yetersiz bulunur. Ancak bu idealizmdir, materyalizm değil. Emperyalist kuşatmadan, üretici güçlerin gelişime düzeyinden, sınıf güçlerinin gerçek dengesinden −Marksist bir analizin ele alması gereken şeylerden− soyutlanır.

Deng Xiaoping, 1986’da Amerikalı gazeteci Mike Wallace’a, “Yoksullukla komünizm olmaz, yoksullukla sosyalizm de olmaz… Ortak refaha daha hızlı ulaşmak amacıyla bazı insanların ve bazı bölgelerin önce zenginleşmesine izin veriyoruz” demişti. Mevcut ortak refah hamlesi ve en düşük ücretli ve en güvencesiz işçiler için yeni koruma önlemleri, bu ilkenin ciddiyetle uygulanmasını temsil ediyor; Deng’in formülünün ikinci yarısı işlemeye başlıyor, çünkü önce zenginleşenlerin geri kalanların yetişmesine yardımcı olma sorumluluğu var.

Bunların hiçbiri Xiao Hai’nin acısının göz ardı edilmesi veya Çin’in çelişkilerden ve adaletsizliklerden arınmış olması anlamına gelmez; bu da başka bir idealizm biçimi olurdu. Aksine, Çin’in sorunlarının tarihsel ve siyasi bağlamlarında anlaşılması gerektiği konusunda ısrar etmek gerekir.

Çin’in dünyanın en büyük ve en gelişmiş sosyalist ülkesi olduğu; çok kutuplu bir dünya düzeninin önde gelen savunucusu olduğu; ve Yeni Soğuk Savaş (ve nihayetinde sıcak savaş) için rıza üretmek amacıyla tasarlanmış sistematik bir propaganda savaşının hedefi olduğu bir anda, kendini sosyalist ve anti-emperyalist olarak tanımlayanların bu tür bağlamdan kopuk kınamalar sunması, en hafif tabirle, son derece yararsızdır.

Kaynak: https://socialistchina.org/2026/06/14/pure-socialism-is-pure-idealism-a-reply-to-jacobin-on-china/

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar