
Mart’ın On Beşine Dikkat: Yoldaş Hidma’nın Şehadeti ve Egemen Sınıfın Medya Anlatılarına Bir Cevap
Çeviri: Selami Bulut
Hindistan’da Marksizm-Leninizm-Maoizmin sözüm ona pek yakında yok olacağı üstüne çok şey yazıldı ve tartışıldı. İçişleri Bakanı Amit Shah, Hindistan’da Maoizmin 31 Mart 2026 tarihine kadar ortadan kaldırılacağını kesin bir dille ilan etti. Gazeteci, aydın, avukat ve devlet güçlerinin çeşitli kesimleri, bir şekilde devletin bu görüşlerini benimsedi.
Roma İmparatoru Jül Sezar’ı Mart ayının ortalarında öleceği kehanetiyle rahatsız eden kâhin Spurna gibi, 31 Mart 2026 fısıltıları da, süre bitimine sadece üç ay kala ve Hindistan devletinin en acımasız anti-komünist saldırısı olan Kagar Operasyonu Bastar’da devam ederken, şatafatlı ilanlara dönüştü. Bu saldırı kapsamında, yasaklı Hindistan Komünist Partisi (Maoist)’in Genel Sekreteri Basavaraju da dahil olmak üzere 9 Merkez Komite üyesi, 16 Eyalet Komitesi üyesi ve çok sayıda alt komite üyesi, sahte karşılaşmalar veya Hindistan devlet güçleriyle doğrudan çatışmalarda şehit edildi. Şimdi ise, Bastarlı olan ve en genç Merkez Komite üyesi Yoldaş Madvi Hidma’nın 6 kişiyle birlikte sahte bir çatışmada şehit edildiği haberi ortaya çıktı. Aile üyeleri ve aktivistler, yasadışı polis gözetiminde olduğundan şüphelenilen Merkez Komite üyesi Yoldaş Devuji’nin nerede olduğuna dair de endişelerini dile getiriyorlar. Devlet yanlısı birçok propagandacı şimdi Maoistlerin saflarında ayrılık tohumları ekmeye çalışıyor ve Yoldaş Çaru Mazumdar’ın şehit edilmesinden sonra 1970’lerde yaşanan parti krizine benzer bir durum yaratmaya çalışıyorlar. (Bunların biri, HKP(Maoist)’e bağlı Halk Kurtuluş Gerilla Ordusunun (HKGO) bu yıl toprak ağası-devlet işbirlikçisi akrabalarını yok etmesine fena içerleyen HKP revizyonisti Manish Kunjam’dır.)
Bu son şehadetlerden önce, 70’lerdeki ideolojik selefi Satya Narayan Singh gibi, Sonu (Mallojula Venugopal Rao) ve uşağı Sathish, HKP(Maoist)’i tasfiye etmek ve tüm siyasi çizgisini parlamentarizmin bataklığına sürüklemek için ellerinden geleni yaptılar. Teslim olmuş hain Asin’in (diğer adıyla Narender/Anil) yardımıyla, Haryana ovalarını terk edip şimdi emperyalist Lloyd Metals’in Halkla İlişkiler Ofisinde çalışmaya başlayan bu kişilerin, (hepsi de muhbirlerden ve döneklerden gelen ihbarlarla Hindistan devleti tarafından yakalanan) Yoldaş Raju, Kosa ve Hidma’nın yargısız infazlarında kesinlikle rol almış olduklarına ilişkin kuşkular yersiz değil. Bu krizin ortasında, Hindistan’da Maoizmin yakın zamanda yok olacağına dair bir medya fırtınası koparılıyor. Önce, Hindistan devleti Yoldaş Hidma’yı “çocuk askerden teröriste dönüşmüş” bir katil olarak efsaneleştirdi. Şimdi ise, HKGO’nun 1. Taburunun yenilmez komutanı, efsanevi figür Hidma’nın ölümünün ilanı olarak cesedini sergiliyorlar. Hidma’nın ölümünü, devlet ve çeşitli aydın kesimleri, Hindistan’da uzun süreli halk savaşının sonunun bir işareti olarak sunuyor.
Nazariya Dergisi için hazırlanan bu yazı, bu medya saldırısına Marksist-Leninist-Maoist bir yanıt veriyor; özellikle Frontline Dergisinin bir sayısına ve sözde bağımsız medya kuruluşu Newslaundry’nin son birkaç aydır küçük burjuva aydınları arasında Maoist hareket hakkında yaptığı tartışmalara odaklanıyor.
The Frontline (The Hindu haber grubunun bir parçasıdır), Maoizm ve Kagar Operasyonu sayısında “Devlet mi, Vatandaş mı?” başlıklı bir yazı yayınladı. Çoğu karşıt görüşlüden farklı olarak, Frontline, Amit Shah’ın çizgisini tamamen takip etmiyor ve bu çizgiyi, Hindistan Komünist Partisi (Maoist) ve Halk Kurtuluş Gerilla Ordusu’nu (HKGO) bitirmek için geçmişte verilen tüm son tarihler gibi kaçınılmaz olarak başarısız olacak, saçma ve gerçekçi olmayan bir iddia olarak çürütüyor. Frontline, Hindistan devletinin Orta Hindistan’daki kaynak zengini bölgeleri, madencilik projelerine ve Adivasi köylülerinin sularının, ormanlarının ve topraklarının büyük çapta özelleştirilmesine zemin hazırlamanın bir parçası olarak militarize etmesini doğru bir şekilde analiz ediyor. Demokratik hakların ve Hindistan Anayasası’nın yokluğu, Adivasi köylülerinin soykırımı ve Maoistlerin Orta Hindistan’daki kurtuluş siyasetine yerleşmesi, Frontline’ın ayrıntılı olarak ele aldığı gerçeklerdir. Ancak, sayının tamamı, Adivasileri Maoistler ve Hindistan devleti arasındaki savaşta kurban olarak gören “sandviç teorisi” anlatısına örtük destekle dolu. Frontline, Maoizmi ölüm döşeğinde bir hareket olarak ele alıyor; hareketin ölmekte olan ve kasılan bedeni Adivasi köylülerine acı veriyor. Hindistan’da Maoizm hakkında yazmaya cesaret eden neredeyse hiçbir gazetecinin olmadığı bir dönemde, Kagar Operasyonu’nun bazı yönlerini ele almak önemli bir girişimdir, ancak aynı zamanda Frontline ve gazetecilerinin istemsizce kapıldığı çeşitli devlet destekli anlatıları ortaya çıkarmak da çok önemlidir. Bu inceleme, meseleyle ilgili tüm temel iddialarımızı ve bu konudaki pozisyonumuzu ele alacaktır.
“Devrimci Şiddet Çıkmaz Sokaktır”

Frontline ve Newslaundry’deki çeşitli yazarlar bu iddiayı gündeme getirdiler; bunlar arasında Meena Kandasamy, daha önce teslim olan Naksalit Badranna ve Rahul Pandita gibiler de var. Meena Kandasamy, “Ellerimizde Kan” adlı makalesinde şöyle yazıyor: “[kaynak] çıkarılmasına karşı en tehlikeli direnişçi, silahlı isyancı değil, Anayasal bilgiyle donanmış barışçıl protestocudur.“
Meena Kandasamy, Silger’e yaptığı ziyarette, madencilik, yol inşaatı ve şu anda yasaklanmış olan Moolwasi Bachao Manch’in önderlik ettiği diğer “kalkınma projelerine” karşı oturma eylemlerine katılan Adivasi köylülerinin kararlılığını kesinlikle öğrenmiştir. Ancak Kandasamy, silahlı Adivasi köylüsü ile barışçıl Adivasi köylüsü arasında bu yanlış ayrımı yaratmak istiyor gibi görünüyor. İkisi davada birleşmiyor mu? Üstelik Maoistler neden seçimleri boykot etmenin stratejik bir çağrı olduğu görüşündeler? Maoistler neden yalnızca yeraltı ve yasadışı yapılara sahip bir partinin devrim yapabileceği görüşündedir? Mao Zedong neden ‘iktidar namlunun ucundadır’ sözünü savundu? Tüm bu sorular Moolwasi Bachao Manch’in yakın zamanda yasaklanması ve liderlerinin tutuklanmasıyla cevap buldu. Kandasamy, devletin tüm Adivasi köylüleri için yanlış bir ikilem yarattığını yazıyor: direnmeyi bırak ya da Maoist olarak suçlu ilan edil. Gerçek şu ki, devlet halka sadece tek bir seçenek sunuyor: Hukukun sınırlarını aşan silahlı devrim.
Anayasal haklar Hindistan’daki insanların çoğunun hayatına neredeyse hiç dokunmadı; PESA Yasası, 5. Çizelge, Orman Hakları Yasası, Kagar Operasyonunu engellemek için hiçbir şey yapmadı. Odisha’daki Sijimali, Kutrumali, Manjhingmali, Mali Parbat bölgelerindeki madencilik faaliyetlerini durdurmak için hiçbir şey yapmadılar. Maoistler hiçbir zaman halka mücadelelerini bırakmalarını söylemedi, sadece netice itibariyle devrimci bir gücün kendini korumasının tek yolunun halkı silahlandırmak ve kendisini ve halkı savaş yoluyla savunmak olduğunu anladılar. Moolwasi Bachao Manch’a getirilen yasak, liderleri Sunita Pottam ve Raghu Midiyami’nin tutuklanması, Sary Adivasi Samaj Başkan Yardımcısı Surju Tekam’ın tutuklanması, Rona Wilson, GN Saibaba ve Ajay Kumar gibi demokratik hak savunucularının tutuklanması, tamamen yasal bir direniş biçiminin asla özgürlüğe yol açmayacağının açık göstergeleridir. Hindistan’da feodalizme, emperyalizme ve komprador bürokratik kapitalizme karşı militan ve kararlı bir direniş sergileyen her güç, devletin paramiliter aygıtının tüm gücüyle karşı karşıya kalmıştır. Hukuk, Anayasa ve yargı, komprador bürokratik burjuvazinin ve toprak ağalarının sınıf egemenliğinin bir parçasından, devletlerinin uzantılarından başka bir şey değildir. Faşist bir rejim altında bu, Kandasamy’nin de yazısında değindiği gibi, iki kat daha doğru hale geliyor.
Aslında, bu gazeteci-yazarların iddialarının aksine, Bastar’da Moolwasi Bachao Manch gibi güçler ve diğer demokratik muhalefet biçimleri silahlı Maoist hareket sayesinde mümkün oldu! Bastar’da kontrolün gevşemesiyle birlikte, feodal toprak ağalarının, toplanan 1000 yaprak başına 1 rupi olan fiyatı 50 paise’ye düşürmesi karşısındaki tarihi tendu patta hareketinin anıları unutulmaya yüz tutmuş gibi görünüyor. Bastar’daki Maoist hareketin varlığı nedeniyle Hindistan devleti köylülerin demokratik haklarını kabul etmek zorunda kaldı; bu durum, HKP (ML) Halk Savaşı ile Hindistan Maoist Komünist Merkezi’nin HKP(Maoist)’i oluşturmak üzere birleşmesinden sadece iki yıl sonra, 2006’da Orman Hakları Yasası’nın kabul edilmesiyle doruğa ulaştı. Telangana ve Bihar’da, toprak ağalarının ve onların milislerinin kast temelli şiddetine karşı önlem alan, toprağı toprak ağalarının elinden alarak topraksız ve yoksul köylülere dağıtan Maoist hareketti. Maoist hareketin başarısı, hareketin var olduğu bölgelerde feodalizmin hakimiyetinin gevşemesine ve temas ettiği alanların sonsuza dek değişmesine yol açtı. Entelijansiya bir Japon balığının hafızasına sahip gibi görünüyor; bir zamanlar Ranvir Sena gibi çeşitli üst sınıftan toprak ağası milisleri nedeniyle “vahşi batı” olarak adlandırılan Bihar ve Jharkhand’ın, eski Hindistan Maoist Komünist Merkezi tarafından ehlileştirildiğini unutmuş. HMKM güçleri, feodal ilk gece hakkı uygulamalarına (bir toprak sahibinin yeni bir gelinle yatması yönündeki zımni kural), toprak ağalarının tarlalarında çalışırken Dalit topraksız köylü kadınlarını taciz etme terörüne ve ayrıca topraksız ve fakir köylüleri ekonomi dışı baskı yoluyla köle işçi olarak kullanma konusundaki tüm dokunulmazlıklarına son verdi. Eski Bihar I.A.S. (Hindistan İdari Hizmetler) memuru Manoj Srivastava, bu dönemde devlet mekanizmasının ezilen kastlardan insanları ve Bihar köylülerini tamamen yüzüstü bıraktığını kamuoyuna açıkladı. Bunun yerine halkın alternatifi Naksalbari yolu oldu. Toprak ağalarının terörünün, Dalit ve diğer ezilen kast köylülerinin toprak ağalarının önünde bir sandalyeye oturmaya cesaret edemedikleri yerlerde, Maoistler, sosyal ve ekonomik dokuyu, Dalit topraksız köylülerin yalnızca emekleri karşılığında ücret talep etmekle kalmayıp, aynı zamanda devletin yalnızca yönetici sınıfın yasal koruyucusu olduğu rolünün köylüler nezdinde ortaya çıkmasıyla birlikte toprak ağalarının şiddetiyle de mücadele edebilecekleri şekilde değiştirdiler. Geçmişte Kilvenmani katliamı üzerine yürekten yazılar yazmış olan Meena Kandasamy, Bihar-Jharkhand’da toprak ağalarının Dalit topraksız köylülere karşı bu tür çok sayıda katliam yaptığında, köylüleri savaşmaya yönlendiren ve ülkenin aktif oldukları bölgelerinde daha fazla Kilvenmani’lerin ortaya çıkmamasını sağlayanın Maoistler olduğunu unutmuş görünüyor. Maoistler, silahlı eylemler ve grevler düzenlemekle kalmayıp, Budha Pahar bölgesi ve Saranda Ormanında, insanların gerçek demokrasinin ne olduğunu deneyimlediği Devrimci Halk Komitelerini yönetti. Hatta Ranvir Sena’nın kurucuları, Maoistlerin grevleriyle birleşen silahlı eylemlerin, toprak ağalarını, hayatlarında ilk kez köylülerle adil ücretler için pazarlık yapmak zorunda kaldıkları bir duruma zorladığını, bazı toprak ağalarının, topraklarını ele geçiren köylülerden topraklarını geri almayı başaramamaları nedeniyle köyleri sonsuza dek terk etmek zorunda kaldıklarını söyleyecek kadar ileri gittiler.
Janathana Sarkarların (Halk Hükümeti) ve Devrimci Halk Komitelerinin kurulduğu bölgelerde Maoistler şaşırtıcı derecede hızlı sonuçlar elde etti. Janathana Sarkar’ın var olduğu bölgelerde Maoistler toprağın yeniden dağıtımını gerçekleştirerek topraksız köylülerin varlığını tamamen ortadan kaldırmayı başardılar. Su bentleri inşa etmek, köylerde yerel petrol rafinerileri kurmak, Adivasi çocukları için pansiyon okulları inşa etmek, köylüleri ilk yardım konusunda eğiterek tıbbi yardım sağlamak, soyu tükenmiş tohum çeşitlerini canlandırarak verimliliği artırmak ve devletin yıkıcı yüksek verimli tohumları ve GDO’lu mahsullerinin aksine yerli olarak yeni tohum çeşitleri yaratmak ve tatlı su derelerinin endüstriyel tesislerden gelen zehirli atıklarla kırmızıya döndüğü bölgelerde içme suyu depolamak için yeni yollar yaratmak gibi inşaat faaliyetleri gerçekleştirdiler. Maoistler aynı zamanda ataerkil uygulamalara, dindar şarlatanlardan tıbbi yardım istemek, Brahmanizm vb. gibi metafizik inançlara karşı çeşitli toplumsal reform biçimleri de yürütüyorlar. Maoistler, değişiklikleri gerçekleştirmek için yalnızca birkaç ayın olduğu Bengal Lalgarh’da, paramiliter güçler tarafından kuşatılmış olmalarına rağmen büyük ölçekli reformlar gerçekleştirmeyi başardılar. Halk arasında yaygın olan göz hastalığına karşı kamplar kurdular. Su kaynağının olmayışı nedeniyle kuraklaşan bölgede araziyi sulamak için kanallar oluşturmayı başardılar. Bir zamanlar insanların sığırlarının içinde olduğu suyu içmek zorunda kaldığı yerlerde su kuyuları inşa ettiler. Hatta Midnapore’da en yakın hastane 40 km uzakta olduğundan bir sağlık merkezi bile kurdular ve yerel gönüllüleri sağlık merkezinin çalışması ve bakımı konusunda eğittiler. Bu dönemde bölgeyi ziyaret eden ve bununla ilgili raporlar yazan Sanhati gazetesinden Koustav De, şunları kaydetti: “Köylüler tarafından düzenlenen tüm bu faaliyetler, yetkilileri ve iktidar partisini şaşırtıyor. Bugüne kadar karşı partilere veya protestolara karşı koymak zorunda kaldılar, ancak hiçbir zaman gelişmeye karşı koymak zorunda kalmadılar. Kafaları karışık, korkuyorlar ve çözüm bulamadıklarından düzensiz ve şiddetli tepkiler veriyorlar. Bölge Kalkınma Görevlisi (BDO), zorla işgal edildiğini belirterek sağlık merkezini yasa dışı ilan etti! Ancak işgalden önce ne durumda olduğu sorusuna verecek bir cevabı yoktu. Ona göre yasa dışılık, yetkililerin iki yıl içinde bir sağlık ocağını ziyaret etmesi için tek bir doktoru görevlendirmemesi ve o sağlık ocağının kilitli kalması değil, insanlar onu işlevsel bir merkeze dönüştürmeye karar verdikleri anda meydana gelir.”
Ancak Frontline’ın bu sayısında Avukat Bela Bhatia, Maoistlerin “Adivasi toplumunu gerilettiğini” iddia etme cüretini gösterdi. Bhatia’ya, Maoistlerin Bastar’da varlığını sürdürmesinin tek nedeninin, ondan farklı olarak halkın gerçek düşmanın kim olduğunu bilmesi olduğunu söylüyoruz. Maoistler Bastar’da hayatta kalıyor çünkü halk onların yanında duruyor, çünkü halk HKGO, HKP(Maoist) ve Janathana Sarkar’ın saflarını doldurmaya devam ediyor. Bunu yapıyorlar çünkü ondan farklı olarak, sadece Maoizmin hayatlarında getirdiği değişikliklerden etkilenmiyorlar, aynı zamanda HKP(Maoist) Hindistan Federal Demokratik Halk Cumhuriyeti kurma hedefinde başarılı olursa Marksizm-Leninizm-Maoizmin ülkenin geri kalanına ne kadar büyük bir değişim getirebileceğini anladıkları için yapıyorlar.
Maoizmin yaygın etkisini görmek için Hindistan sivil toplumuna bakmak yeterli. Hindistan’ın tüm sivil özgürlükler hareketi, Naksalbari ayaklanmasının ardından başlatılan anti-komünist şiddete yanıt olarak Andhra Pradesh Sivil Özgürlükler Komitesi ve Halkın Sivil Özgürlükler Birliği gibi ilk sivil özgürlük örgütlerinin kurulması Maoizmin desteği sonucu gerçekleşti. Hindistan’ın ezilen ve sömürülen kitlelerinin elde ettiği nominal demokratik haklar ne olursa olsun, bu, Maoist partinin önderlik ettiği militan ve silahlı feodalizm karşıtı mücadeleden aldığı güçle olmuştur.
Hindistan devleti için gerçek tehdit kim? “Anayasa bilgisiyle silahlanmış” halk mı (sanki Adivasi köylülerinin, topraklarının hak sahibi olduklarını bilmeleri için kanunun parlak ışığıyla uyanmaları gerekiyormuş gibi!), yoksa son 200 yıldır kendilerine dayatılan durumdan kurtulmanın tek yolunun uzun süreli halk savaşı ve Yeni Demokratik Hindistan’ın kurulması olduğunu çok iyi bilerek savaş yürüten silahlı Adivasi köylüsü mü? Salwa Judum milislerinin yaptığı mezalim hakkında uzun uzun yazan Meena Kandasamy, Salwa Judum’u durduranın Hindistan Yüksek Mahkemesi ya da Hindistan Anayasası değil, Maoistler olduğunu unutmuş görünüyor. Halk, Maoistlerle birlik içinde, Salwa Judum’un gerçekte ne olduğunu açığa çıkardı; bu da devleti, önce Vikas Sangharsh Samiti (2016) ve şimdi de Bölge Yedek Muhafızı şeklinde, kelimenin tam anlamıyla Salwa Judum’un yasal bir versiyonunu yaratmaya zorladı! Ancak tüm bu militarizasyona rağmen Bastar’da hiçbir madencilik faaliyeti başarıyla başlatılamadı. Maoistler, tüm ülkede doğal kaynakların şirketler tarafından yağmalanmasını başarıyla engellemeyi başaran ve egemen sınıf muhalefet partilerinin ortalıkta görünmediği bir dönemde Devrimci Halk Komiteleri ve Janathana Sarkar gibi gerçek bir alternatif sunan tek siyasi muhalefet olmaya devam ediyor.
Bu arada, birçok gazeteci, Kongre Partisi liderliğindeki Hindistan İttifakı’nın önceki seçimlere göre daha yüksek oy almasını sağlayan Lok Sabha (Halk Meclisi) sonuçlarını, “demokrasinin korunması” görevinin Gandhi-Nehru ailesinin kayırmacı vârisine ait olduğunu düşünerek coşkuyla karşıladı. Toprak dağıtımının hiç gerçekleşmediği bu demokrasi nedir? Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını adil bir şekilde savunarak bir federasyon kurmadığı halde Hindistan gerçekten bir demokrasi olmuş mudur? Feodalizm karşıtı bir mücadelenin rahminden doğmadan bir demokrasi nasıl elde edilebilir? En önde gelen toprak sahibi ve komprador bürokratik burjuva ailelerinin üyeleri tarafından imzalanan bir kitap olan Hindistan Anayasası, bir demokrasi oluşturamaz. Hatta kitabın yazarı olarak görülen Dr. Ambedkar bile 1953’teki Rajya Sabha (Eyaletler Meclisi) konuşmasında bu düşünceyi yinelemiş, BBC ile yaptığı röportajda Hindistan’da kurulan “demokrasinin” bir komedi olduğunu ve komünizmin tek doğru yol olabileceğini ilan edecek kadar ileri gitmiştir. Meena Kandasamy ve Arundhati Roy gibi birçok demokrasi yanlısı aydın, hiç var olmamış bir demokrasiyi kurtaracağına inanarak tüm umutlarını Rahul Gandhi projesine bağladı. Hatta bazıları onu Karl Marx’la karşılaştıracak kadar ileri gitti! Ve Modi onu Maoist olarak nitelendirdi. Bu yanlış yönlendirilmiş küçük burjuva aydınlarına diyoruz ki, önünüzdeki göreve odaklanın. Mesihler, özellikle de egemen sınıf içinden çıkanlar, gerçek değildir; ancak kitlelerin siyaseti gerçektir.
58 yıldır Marksizm-Leninizm-Maoizm, ülkede feodalizmin etkisini azaltmayı başaran, emperyalist şirketlerin kaynakları yağmalamasına direnen ve işbirlikçi bürokratik burjuvaziyi geri püskürten tek ideoloji olmuştur. Brahmanizme, kast temelli feodalizme, Brahmanik ataerkilliğe, her türlü baskı ve sömürüye karşı mücadele, Maoistler tarafından başarıyla yürütülmüştür. Hiçbir zaman demokrasi olmamış, “dünyanın en büyük demokrasisi” olduğunu iddia eden bir ülkede, yalnızca HKP(Maoist), gerilla bölgelerinde ve üs alanlarında gerçek bir demokrasinin parçalarını inşa etmeyi başarmıştır. Ülkedeki başka hiçbir siyasi güç, egemen sınıfa karşı mücadeleyi sürdürememiştir. Modi’nin “56 inçlik göğüs” açıklamaları karşısında tüm siyasi muhalefet korkudan altlarına işemişken, sadece HKGO ve HKP(Maoist)’in kahraman üyeleri Brahmanik Hindutva faşizmine karşı kavgacı bir şekilde direnmeye cesaret etti.
Demokrasi yanlısı aydınlar, Brahmanik Hindutva faşizminin kendilerini de hedef alacak bir tehdit olduğunu çoktan fark etmiş durumdalar ve bu konuda endişelerini dile getirmekte haklılar. Ancak, çözümün, Hindistan’daki yönetici sınıflar içindeki diğer siyasi grupların temsilcileri olan Rahul Gandhi veya Akhilesh Yadav gibilerinde olmadığını anlamaları gerekiyor. Eminiz ki birçoğu bu gerçeği içten içe biliyor, ancak yine de bir mesihe dair boş umutlara tutunuyorlar. Maoistler metafiziğin bilimsel bir bakış açısı olmadığını; bunun yerine diyalektik tarihsel materyalizmin ilerlemenin tek yolu olduğunu biliyor ve tüm aydınlara bunu hatırlatıyor. Nazi Almanya’sında, bir zamanlar komünistleri destekleyen çok sayıda aydın, yavaş yavaş Nazi Partisi’nin başlangıçta tolere ettiği tek muhalefet olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne (SDP) geçti. Daha sonra, 1933’teki Reichstag yangınından sonra, bu muhalefet bile yok olup gitti ve bu aydınlar ya ülkeyi terk etti ya da hayatta kalmak için Nazilere katıldı. İdeallerine sadık kalan az sayıda kişi, yeraltına inen ve gerilla yöntemleriyle direnişe devam eden Almanya Komünist Partisi’nin (AKP) yöntemlerinden ders alarak Nazi rejimine karşı savaşmak için yeraltı grupları kurdu. Ünlü Beyaz Gül öğrenci ve aydın grubu da bunlardan biriydi ve üyelerinin tamamı, faşist rejime karşı toplantılar düzenledikleri ve propaganda yaptıkları için Naziler tarafından öldürüldü. Küçük burjuva sınıf pozisyonlarınıza tutunmak mı, yoksa temsil ettiğiniz gerçek demokratik idealler için mücadele etmek mi? İşte bu, tüm bu demokrasi yanlısı entelektüeller için bir turnusol testidir. Öyleyse soruyoruz: Maoizmden uzak durmaya ve iktidardaki sınıfların BJP (Bharatiya Janata Party – Hindistan Halk Partisi) karşıtı kampına bağlılığınızı ilan etmeye devam edip, bunun kendi canınızı kurtarmasını mı umuyorsunuz? Yoksa tarihin doğru tarafında yer alıp, Nazi Almanya’sındaki küçük burjuvazinin cesur kesimlerinin hayatları pahasına bile olsa yaptığı gibi, geri adım atmadan savaşacak mısınız? Bu entelektüellerin, Nazariya Dergisinin eski editörü Vallika Varshri’nin ve halk entelektüeli ve Kalam Dergisinin kurucu editörü Yoldaş Yelavarthi Naveen Babu’nun örneklerinden ders çıkarmalarını öneriyoruz.
Noor Sridhar’dan Venugopal Rao’ya: “Değişen Naksalitler” mi Devletin Uşakları mı?
Frontline Dergisinin bu sayısında özellikle öne çıkan çalışma, HKP(Maoist)’in eski Karnataka Eyalet Komitesi üyesi ve pek çok eski Maoistin içinde yer aldığı Karnataka Janashakti grubunun bir üyesi olan Noor Sridhar ile yapılan bir röportajdır. Bu grup, eşsiz bir korkaklar grubudur. Çoğu korkak, Marksizm-Leninizm-Maoizmi reddederek ve silahlarını devlete teslim ederek korkaklıklarını ortaya koyarken, Sridhar Grubu o kadar yanılgı içindedir ki, teslim olmadıklarını düşünüyor! Hatırlayalım, Sridhar ve kliği silahlı mücadeleden vazgeçti mi? Evet. Sridhar ve kliği, HKP(Maoist) üyeliğinden vazgeçme karşılığında, Hindistan devletiyle, halktan yağmaladığı muazzam mali kaynaklarından kırıntılar atması için pazarlık yaptı mı? Evet. Sridhar ve kliği, devrimci siyasetten vazgeçmeleri karşılığında, Hindistan devletinden kendilerine karşı dava açmaması için yalvardı mı? Evet. Hindistan devleti onlara “rehabilitasyon paketleri” vermedi mi ve onlar da, teslim olan tüm Naksalitler gibi, sözüm ona “ana akıma” entegre olduklarını ilan ettiler mi? Evet, ettiler. Mantık gereği teslim oldular, ancak Karnataka Eyaleti Başbakanı Siddaramaiah onlara gününden birkaç dakika ayırdığı için, Sridhar ve kliği halkın hayatında bir etkiye sahip olduklarını düşünüyor! Röportajda Sridhar, Siddaramaiah’ın Karnataka’da yakın zamanda teslim olan Naksalitlerin siyasi dertlerini nasıl dinlediğini büyük bir keyifle anlatıyor. Sridhar ve kliği için en büyük zafer, iktidar sınıfının zamanından 10 dakika alabilmek. Teslim olma konusundaki yanılsamalarını bir kenara bırakalım ve daha sonra Karnataka Janashakti’nin korkaklar merkezi haline gelen bu kliğin gerçek tarihine bakalım.
1991 yılında, eski HKP(ML) Halk Savaşı döneminde, tüm Hindistan düzeyinde ideolojik bir kriz yaşandı. Bu krizde, parti içindeki azınlık grubunun yanlış eğilimlerini ortaya koyan bir belge yazan Karnataka Eyalet Komitesi oldu. 1992’de tüm kadroları oportünist kliklere karşı mücadele etmeye çağırdılar. Bu çağrı, partideki tüm kadroların yıkıcı klikleri anlaması ve onlarla ideolojik olarak mücadele etmesi amacıyla yapıldı. Karnataka Eyalet Komitesi (KNSC), Yoldaş Saketh Rajan ve Kuppu Raj ‘Yogesh’i de KNSC’ye dahil eden, HKP(Maoist) Merkez Komitesinden Yoldaş Azad tarafından kuruldu. Yoldaş Saketh Rajan ve Yoldaş Raji’nin sorumluluğunda, bölgenin tarihsel materyalist bir çalışmasını hızla gerçekleştirdiler ve bu çalışma, Mysore Üniversitesi müfredatının bir parçası olarak okutulan “Tarih Yazmak” adlı kitap şeklinde yayınlandı.
Çalışma, bölgede uzun süreli halk savaşının potansiyelini detaylandırdı ve Karnataka ile genişletilmiş Batı Ghatlar bölgesinde silahlı mücadeleyi başlatma planları ortaya koydu. Karnataka bölgesinde çalışmalar başlar başlamaz, oportünistler yeniden ortaya çıktı ve Karnataka’da silahlı mücadele başlatma önerisine karşı çıkmaya başlayıp bunun işe yaramayacağını söylediler. Ayrıca HKP(ML) Halk Savaşı ile Hindistan Maoist Komünist Merkezi’nin birleşmesine ve birleşik HKP(Maoist)’in kurulmasına da karşıydılar. Durum buyken, Yoldaş Saketh Rajan düşmanla kahramanca savaşarak şehit oldu. Bu şehadetten sonra, Yoldaş Kuppu Raj, Güney Batı Bölge Bürosu’nun yardımıyla sağcı oportünist kliğe karşı mücadeleye devam etti. İdeolojik mücadelenin sonucunda, yoldaşların çoğunluğu parti çizgisine sadık kaldı. Sonunda, kriz 2006’daki Karnataka Eyalet Konferansı’nda çözüldü. Oportünist klik partiden ayrıldı ve oportünistlere karşı “Oportünistler Devrimci Diyalektiği Asla Anlamaz” adı altında bir belge yayınlandı. Bu belgenin arkasındaki asıl kişi Yoldaş Kuppu Raj’dı. Daha sonra HKP(Maoist) Merkez Komitesi’nin üyesi oldu ve 2016’da yoldaş Ajitha ile birlikte, Naksal karşıtı güç Thunderbolts ve STF’nin (Özel Görev Gücü) kurşunlarının hedefi olarak şehit oldu. Karnataka’da halk savaşı olasılığına karşı çıkan ve bölgenin tüm tarihsel materyalist analizini tamamen reddeden bu sağcı oportünist klik, Noor Sridhar’ın da bir parçası olduğu kliktir. Bu, Sridhar’ın kendisini “değişen Naksalitler” olarak tanımladığı grubun tarihidir. Maoist birlik söz konusu olduğunda sekterdiler. Silahlı mücadele yürütme ve bölgedeki sınıf mücadelesini daha üst bir seviyeye taşıma söz konusu olduğunda ise sağcı oportünistlerdi. Karnataka Eyalet Komitesi’nin doğru bir şekilde belirttiği gibi, devrimci diyalektiği gerçekten asla anlamadılar.
Bu durum, Sridhar’ın demokratik mücadeleler ile silahlı mücadeleler arasında yanlış bir ikilem yaratma girişimlerinde açıkça görülmektedir. Sridhar’ın demokratik mücadele anlayışı, şiddet içermeyen tüm protesto, grev, miting vb. biçimlerini kapsamaktadır. Dikkat edilmesi gereken nokta, Sridhar’ın demokratik mücadelesinin, iktidardaki Kongre Partisi’nin siyasetinden neredeyse ayırt edilemez olmasıdır. Daha önce bahsedilen entelektüeller gibi, Sridhar’ın siyaseti de Kongre’yi takip etmek üzerine kuruludur. Röportajda Siddaramaiah’ın botlarını yalamaya özel önem vermektedir. Hindistan komünist hareketini 100 yıl öncesine, PC Joshi liderliğindeki bölünmemiş Hindistan Komünist Partisi’nin karanlık günlerine götüren Sridhar’ın “değişen Naksalizmi”, yalnızca Kongre Partisi’ne hizmet ve Marksizm-Leninizm-Maoizme ihanettir. Sridhar’ın, Rahul Gandhi liderliğindeki Bharat Jodo Yatra’yı “demokratik bir hareket” olarak düşünmesi şaşırtıcı olmazdı. Gerçekte, yukarıda da belirtildiği gibi, dünyada hiçbir demokrasi feodalizm karşıtı mücadele verilmeden elde edilememiştir. Yarı sömürge yarı feodal Hindistan’da, toprak sahiplerinin egemenliğinin, yabancı finans kapitalinin çıkarlarına hizmet eden komprador bürokratik burjuvaziyle ittifakları aracılığıyla korunduğu bir ortamda, silahlı bir tarım devrimi olmadan bu mümkün değildir. Toprak ağalarının önünde Anayasayı sallayarak feodalizmi ortadan kaldırmak mümkün değildir! Halkın silahlanmasının gerekliliği, demokratik taleplerini dile getirmek için polisin, paramiliter güçlerin ve toprak ağalarının özel milislerinin şiddetine maruz kalacak olan halkın öz savunması meselesidir. Naksalbari’de polis protesto eden köylülere ateş açtığında olan buydu. Srikakulam’da olan buydu. Kilvenmani’de olan buydu. Egemen sınıf zaten ağır silahlı, örgütlü, eğitimli ve halka düzenli olarak şiddet uygulamaya hazır iken, halkın elinde yalnızca Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisi, zekâsı ve emeği vardır. Dolayısıyla, bir halk gücünün kendini korumasının tek yolu silahlanmaktır. Silahlı mücadele, herhangi bir demokratik mücadele için olmazsa olmaz bir tarihsel gerekliliktir. Ancak Sridhar’ın bunların hepsini hatırladığından eminiz; sadece korkakların, arkasına saklanacak ideolojik duvara ihtiyaçları vardır.
Sridhar ve grubunun oynadığı rol sadece ideolojik bir yıkım değil, aynı zamanda sinsice pusu kuran yılanlar gibi bir roldür. Batı Ghatlar’daki yoldaşlarla geçmişteki bağlantılarını kullanarak onları kandırdılar, hareketin olumsuz koşullarda olduğuna ilişkin şüpheler uyandırdılar ve onlara teslim olma yolunu sundular. Sridhar, bu süreçteki rolünü savunarak Karnataka’nın silahlı Maoist faaliyetlerden arındırıldığını gururla ilan ediyor. Sridhar röportajın bu kısmında, aynı Frontline sayısında röportajı yayınlanan Hindistan devletinin Tuğgenerali K. Ponwar’dan farklı görünmüyor. Hareketten atıldıktan ve ideolojik olarak köşeye sıkıştırıldıktan sonra, Sridhar ve kliği şimdi Hindistan devletinin hareketin zayıflatılmasında uşakları rolünü oynuyor. Eğer Çaru Mazumdar ve Naksalbari ayaklanmasının ilk şehitleri, gelecekte Noor Sridhar gibi kişilerin kendilerini Naksalit olarak tanımlayacaklarını öğrenselerdi, Marx’ın sözüne atıfla şunu derlerdi: Eğer o bir Naksalit ise, biz Naksalit değiliz.
Frontline, teslimiyet politikaları kavramını ve Karnataka’nın Maoistler için uyguladığı gelişmiş teslimiyet politikasını vurguluyor. Bunu Naksalizme bir “çözüm” olarak sunuyor gibi görünüyor. Sahada, Parti geçici bir gerileme yaşıyor; bu bir gerçek. Birçok yoldaşın teslim olduğu bir gerçek. Burjuvazi, bu durumun Partinin ideolojik bölünmüşlüğünün bir göstergesi olduğunu ve Hindistan devleti bitirmeseydi, Parti’nin içten yenilgiye uğrayacağını söyleyerek sevinmeye hazır. Partinin teslimiyet konusundaki pozisyonunun anlaşılması ve teslim olan herkesin (örneğin Sonu ve Rupesh gibi hainlerle) eşit muamele gördüğü izleniminin ortadan kaldırılması gerekiyor. Teslimiyet, sınıf uzlaşması ve Marksizm-Leninizm-Maoizme ihanet eylemidir, bu çok açık. Aslında, teslim olanlar, ister liderlikten ister sıradan üyelerden olsun, hepsi devlet tarafından hareketin kendisine karşı kullanılmıştır. Binlerce teslim olmuş Naksalit, Yüksek Mahkeme’nin Salwa Judum kararına aykırı olarak DRG (Bölge Yedek Muhafızları) ve Bastariya Taburu paramiliter güçlerinin saflarını oluşturuyor. Bu aynı DRG mensupları, kendi köylülerine tecavüz edip yağmalıyor, hatta 1 Ocak 2024’te (Kagar Operasyonu’nun başladığı gün) sarhoş halde 6 aylık bir bebeği ve emziren annesini vuruyorlar. Diğerleri muhbir olurken, liderlik pozisyonlarındakilere madencilik şirketlerinde rahat işler veriliyor ve halk arasında hain operasyonlarının kamuoyundaki yüzü olarak hizmet ediyorlar. Gadchiroli’de teslim olan ve daha sonra Lloyd Metal’in Halkla İlişkiler ofisinde çalışan Haryana’lı Asin bu durumdadır. Aynı Lloyd Metal, Gadchiroli’nin Surjagarh Tepeleri’nden yüzlerce Adivasi köylüsünü yerinden etmişti. Asin (şimdi Anil adıyla biliniyor), teslim olmadan önce Venugopal’ın kibrine ve egosuna hitap eden mektuplar yazarak, hareketten ayrılıp Lloyd’da kendisine katılmaya teşvik etti. Venugopal’ın Gadchiroli’deki Lloyd’un Kurumsal Sosyal Sorumluluk projeleri için marka elçisi yapılması yönünde görüşmelerin yapılması hiç de şaşırtıcı değil. Teslim olmuş Maoistler, emperyalistlerin ve işbirlikçi bürokratik burjuvazinin uşakları haline geliyor. Rahul Pandita, Sudipto Mandal ve Newslaundry ekibi gibi isimler “Yoldaş Sonu”yu aydın bir entelektüel olarak övüp, hatta onu Kalinga savaşından sonraki Ashoka’ya benzetmeye kadar giderken, gerçek şu ki, bu teslimiyet politikasının bir parçası olarak, o ve onun gibiler, Adivasi köylülerinin soykırımının ve zulmünün kamuoyundaki yüzleri olacaklar.
Aynı zamanda, “Gücü Tükenmiş” başlıklı yazısında yazar, Maoistlerin çıkmaza girdiğini iddia ediyor; bu görüşü Noor Sridhar da paylaşıyor. Bu, Frontline editör ekibinin aktif bir cehaletidir. Marksizm-Leninizm-Maoizm, belirsiz bir manifesto değil, kapsamlı bir bilimsel ideolojik-politik-örgütsel çerçevedir. Evet, bir eylem kılavuzudur, ancak aynı zamanda felsefi bir bileşeni de vardır. Akademisyenler, özellikle sosyal bilimler alanından olanlar, sosyo-ekonomik olguları açıklamak için Marksizmin felsefi yönünün unsurlarını hızla benimserler. Sosyal bilimlerde en çok alıntı yapılan akademik çalışmaların tümü, Marksizmin bir veya başka bir unsurunu benimser. Marx’ın önce Kapital ile, Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği’ndeki kapitalizm kuramına yönelik ilk girişimlerini aşarak ve daha sonra tarihsel ve diyalektik materyalizmi geliştirerek, Hegelci diyalektiği aşarak başardığı şey, egemen sınıf için bile inkâr edilemez niteliktedir. 200 yıl sonra bile bu gerçek geçerliliğini koruyor. Marksizmin Marksizm-Leninizm-Maoizme doğru sıçraması, Çin’in Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünya çapındaki etkisiyle de görüldüğü gibi, egemen sınıf için bir kez daha inkâr edilemez hale geldi. Birdenbire, Marksist çerçeveyi benimseyen her önde gelen akademisyen artık bir Maoist oldu. Film, sanat, tiyatro, ırkçılığa veya homofobiye karşı kimlik mücadeleleri, her alan Çin’den esen doğu rüzgarıyla sarsılıyordu. Bu durum Hindistan için de geçerliydi; burada Marksizm-Leninizm-Maoizm, Naksalbari ayaklanmasından sonra eyleme rehberlik ediyordu. Çaru Mazumdar’ın gençlere çağrısı, binlerce gencin kitlelerle bütünleşmek için kırsal kesime akın etmesine yol açtı. Önde gelen entelektüeller, akademisyenler, oyuncular, doktorlar, politikacılar, şarkıcılar, sanatçılar, kabul etsinler ya da etmesinler, Maoizmi halkın siyasi bir gücü olarak kabul ettiler.
Frontline, Maoist hareketi Çaru Mazumdar’ın şehit edilmesinden sonra parçalanmış bir hareket olarak açıklamak için Troçkist akademisyen Jairus Banaji’nin tarih dışı yazısına atıfta bulunmayı tercih etmiş olsa da (ciddi bir gazeteci, konuya ciddi bir akademik yaklaşım sergilemek istiyorsa, Prof. Manoranjan Mohanty, Amit Bhattacharya, Suniti Kumar Ghosh, Sumanta Bannerjee ve HKP(Maoist)’in kendi HMKM (Hindistan Maoist Komünist Merkezi) ve HS’nin (Halk Savaşı) Kısa Tarihi belgesini ve akademik olarak yetkin çalışmalarını dikkate alırdı), objektif gerçek şu ki, Maoistler aslında Naksalbari yolunu savunan tüm güçleri bir araya getirmiş ve Çaru Mazumdar’ın şehadetinden sonra doğru bir şekilde ilerlemiş, HKP(ML) İkinci Merkez Kongresi, HKP(ML) Naksalbari, HKP(ML) Parti Birliği, Hindistan Devrimci Komünist Merkezi, Devrimci Komünist Merkezi (Maoist), Hindistan Maoist Komünist Merkezi ve HKP(ML) Halk Savaşı arasında çok sayıda birleşmeyle HKP(Maoist)’i oluşturmuştur. Yaklaşık 60 yıl sonra, Maoistler çok daha örgütlü, ideolojik, politik ve örgütsel olarak çok daha deneyimli ve dünyanın en büyük komünist hareketlerinden birini yönetirken, Frontline editör ekibi neden teslimiyetlerin bu büyük hareketin sonunu getireceğini düşünüyor? Marksizm-Leninizm-Maoizm, bahsettiğimiz gibi, belirsiz bir manifesto değil, bir eylem kılavuzudur. Ancak bir sınıfın harekete geçmesi için koşullar mevcut olduğunda bir eylem kılavuzuna ihtiyaç duyulur. Marksizm-Leninizm-Maoizm fırtınasına yol açan koşullar, 1960’lardakiyle büyük ölçüde aynıdır. Emperyalizm ile ezilen uluslar ve halklar arasındaki çelişki daha da keskinleşmiş, Filistin, Yemen, Lübnan gibi çeşitli ezilen uluslar emperyalist ve komprador bürokratik devletlere karşı şiddetli silahlı mücadeleler yürütmektedir. Kapitalist ülkelerde proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki, emperyalizmin kriziyle birlikte giderek daha da keskinleşmekte ve bu durum, proletaryanın ve dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşamlarını daha da kötüleştirmektedir. Çeşitli emperyalist güçler arasındaki çelişki, Donald Trump liderliğindeki ABD emperyalist hükümeti, Fransız ve Kanada burjuvazisi ve Çin sosyal emperyalistleri arasındaki son gümrük savaşları ve ABD-NATO ittifakının Rus emperyalizmine karşı Ukrayna’da yürüttüğü vekalet savaşıyla birlikte giderek daha da keskinleşiyor. İçeride ise, emperyalizm ile Hint halkı arasındaki çelişki, Brahmanik Hindutva faşist HHP (Hindistan Halk Partisi) hükümetinin yabancı finans sermayesinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde ülkeye girmesine ve doğal kaynakların yağmalanmasına zemin sunmasıyla daha da kötüleşiyor. Feodalizm ile geniş kitleler arasındaki çelişki ise keskinliğini koruyor; toprak ilişkileri neredeyse hiç değişmedi ve toprak ağaları, sınıf konumlarını korumak için finans sermayesiyle daha güçlü bir ittifak içinde yeni yöntemler benimsedi. Yönetici sınıflar arasındaki iç çelişkiler de keskinleşti; faşist hükümet, UAPA-NIA-ED (Yasadışı Faaliyetlerin Önlenmesi Yasası – Ulusal Soruşturma Teşkilatı – İcra Direktörlüğü) ile hem Parlamenter muhalefete hem de küçük burjuva entelektüellerine karşı sert bir baskı uyguluyor. Maoist devrim için, hem dünya çapında hem de yerel ölçekte, koşullar daha da elverişli hale geldi. Bir nehrin akışını durdurmaktan bahsedildiğinde, akıntıdan kova kova su çekmekten değil, suyun kaynağını ortadan kaldırmaktan bahsedilir. Ancak ne yazık ki, HKP(Maoist)’in çöküşünü bekleyenler için, bunu başarmanın tek yolu, Hindistan’daki Yeni Demokratik Devrim ve Maoistlerin başarısıdır. Bu çelişkiler çözülmediği sürece, Marksizm-Leninizm-Maoizm halkın eylem rehberi olmaya devam edecektir. Newslaundry tartışma panelinde, liberal gazeteci Rahul Pandita, HKP(Maoist)’in çöküşüne tanık olduğumuzu iddia ediyor. İşte burada, HKP(Maoist)’in bittiği veya devletin 31 Mart 2026’ya kadar “Naksalizmi sona erdirme” hedefine ulaşacağı fikrine karşı çıkmalıyız. Marksizmin, toplumun kendi çelişkilerinden doğan canlı bir sosyal bilim olduğunu anlamalıyız. Diyelim ki Hindistan hükümeti parti liderliğini ortadan kaldırmayı başardı, yine de Yeni Demokratik Devrim hareketi ölemez. Çünkü Bastar’daki ve genel olarak Hindistan’daki çelişkiler, partinin varsayımsal olarak ortadan kaldırılmasından sonra da devam etmekle kalmayacak, aksine Hindistan devleti yabancı finans sermayenin halkın yaşamını her zamankinden daha fazla kötüleştirmesine izin vererek, mevcut sefaletimizi Mussolini’nin faşist distopyasının en kötü tezahürlerine dönüştüreceği için daha da yoğunlaşacaktır. Bu nedenle mevcut gerileme geçicidir.
Postmodernistler bugün ne diyor?
Nazariya Dergisinin yıllar boyunca çeşitli yazılarında açıkladığı gibi, postmodern kimlikçi düşünce, küçük burjuvaziyi devrimci dönüşüm arayışından uzaklaştırmak için sürekli olarak ideolojik bir aygıt olarak kullanılmaktadır. Sudipto Mandal, mevcut durumda ne dediklerini açıklamak için harika bir örnek teşkil etmektedir. Mandal, HKP(Maoist)’in Kagar Operasyonu’nda barış görüşmeleri istemesinin tek nedeninin, liderlerinin öldürülmesi olduğunu iddia ediyor. Sudipto, sıradan kadronun (parti üyelerinin genellikle sömürülen sınıflardan ve ezilen sosyal gruplardan, özellikle Dalitler ve yerli halktan oldukları bilinen bir gerçektir) güvenlik güçleri tarafından her zaman “katledildiğini”, ancak Kagar Operasyonu’nda farklı olan tek şeyin, bu operasyonda liderliğin hedef alınması olduğunu, bu liderliğin de “üst kasttan dışarıdan gelenlerden” oluştuğunu iddia ediyor. Ateşkes çağrısının partinin umursamaz tavrının bir işareti olduğunu −parti güçlü olduğunda “teslim olmak istemiyordunuz”− söylüyor. Hatta, Hindistan devletinin, Maoistlerin ve sivil toplumun hepsinin aynı olduğunu, çünkü hepsinin üst kasttan olduğuna inandığını söyleyecek kadar ileri gidiyor.
Burada, bu argümanların dayandığı öznel idealist felsefeye karşı çıkmak önemlidir. İlk olarak, Parti’nin geçmişte güçlü olduğunu iddia ediyor… Ama neden güçlüydü? Sadece halkın çıkarlarını temsil edebildiği ve kitle tabanını onların arasından oluşturabildiği için. Bu kitle tabanı büyük ölçüde Dalit, Adivasi köylüleri ve kadınlardan oluşmaktadır. Yukarıda ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, Maoist hareketlerin çoğu toplumun en çok ezilen ve sömürülen kesimlerine hizmet etmeye dayanıyordu. Aslında, Uzun Süreli Halk Savaşı (USHS) siyasi çizgisi, komünistlerin Halk Ordusu’nu kurmak için temelde kitlelere güvenmesini gerektirir; bu ordu öncelikle yarı sömürge, yarı feodal Hindistan’daki proletarya ve topraksız ve yoksul köylülerden oluşacaktır; başka bir deyişle, Halk Savaşı, Hindistan’daki en çok sömürülen sınıfların çoğunluğunu oluşturan ezilen kastların katılımına dayanır. Bu nedenle, Dalitler ve Adivasiler de dahil olmak üzere kitleler Parti’ye katılmasaydı, Parti var olamazdı. Eğer Parti halkın çıkarlarını temsil etmeseydi, asla ikili iktidarı kuramazdı. Bu nedenle Partinin meşruiyeti, Partinin halkı temsil etmediği veya meşruiyetinin olmadığı yönündeki öznel iddialarından değil, halkın güvenine ve USHS’ye katılımına dayanan varlığından gelir. Dolayısıyla, HKP(Maoist) liderliğinin “dışarıdan gelenlerden” oluştuğunu söylediğinde, bu, halkı farklı kastlara bölerek (sahte bir birlik) iktidar sınıfına hizmet eden, sınıf temelinde birleştirmek yerine gerçek dayanışma ve anlayışa yol açan, ortak sınıf çıkarları nedeniyle insanları birleştiren apaçık bir yalandan başka bir şey değildir. Biliyoruz ki, kimlik, insanları sağlam bir temelde birleştirmek için yeterli değildir veya sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak tek başına “temsil” için yeterli bir nitelik değildir. Eski HMKM’nin, bölgedeki topraksız Dalit köylüleri arasında güçlü bir tabana sahip olması nedeniyle Bihar’daki toprak ağaları arasında “Chamarların partisi” olarak anıldığını hatırlatmakta fayda var.
Dahası, devrim amacıyla toprağı kanlarıyla sulayan tüm şehitlerin anısına tükürmüş ve Hidma gibi merkez komite üyelerinin, HKP(Maoist) içinde sadece “eleme süreci” nedeniyle liderlik elde ettiğini iddia etmiştir. Partinin hiçbir MK üyesine sadece kimliği veya sınıfı nedeniyle liderlik verilmez; MLM’ye dayalı herhangi bir örgütteki sorumluluklar, demokratik merkeziyetçiliğe dayalı örgüt kuralları çerçevesinde kişinin potansiyeli ve yeteneğiyle belirlenir. Sudipto, Merkez Komite ve Politbüro’da Adivasiler’in olmadığını iddia ederken, Partinin temel belgelerine bakıldığında bunun bir yalan olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki akademik çalışmalar bu iddiayı çoktan çürütmüştür; bu konudaki en son çalışma (2020’ler), Merkez Komitenin en az %65’inin Dalit ve Adivasi kökenli kişilerden oluştuğu sonucuna varmıştır (Ravi Narla’nın Kast ve Devrim kitabı). Aslında, kamuya açık belgelerine göre Parti, ezilen kastların (Adivasiler, kadınlar, LGBT bireyler ve ezilen milliyetler de dahil olmak üzere) tarihsel baskı ve ayrımcılığa maruz kalmaları nedeniyle kapasitelerini geliştirmekte daha fazla zorluk çekeceklerini kabul ediyor ve bu nedenle yükselmeye ilişkin Kadro Politikasında pozitif ayrımcılık yaklaşımı izliyor. Bu, Partide terfi için iki kişi eşit derecede uygunsa, ezilen özel gruptan gelen adayın, Partideki liderliğini ilerletmek için diğer adaya tercih edileceği anlamına gelir. B.R. Ambedkar’ın siyasi düşüncesinin gerçek bir öğrencisi, onun Devlet ve Azınlıklar (1937) adlı eserinde savunmaya çalıştığı kastın ortadan kaldırılması vizyonunun yalnızca HKP(Maoist) metni “Hindistan’da Kast Sorunu – Bizim Bakış Açımız”da tanındığını ve geliştirildiğini fark edecektir. (Nazariya Dergisinin bu pozisyonu daha önce ayrıntılı olarak ele aldığı iki bölümden oluşan makaleye web sitemizden ulaşabilirsiniz.) Bu nedenle, Ambedkar’ın siyasi düşüncelerini kendi uzlaşmacı sınıf politikalarına uydurmak için seçici bir şekilde kullanan Sudipto Mandal’ın, egemen sınıfın devleti ile halk arasında ayrım yapamaması şaşırtıcı değil. Hatta Bhima Koregaon-16 sanıklarını, “Dalit hacı ziyareti” olarak adlandırdığı etkinlikte “Lal Salaam” sloganları attıkları için suçluyor ve bu durumun Ulusal Gönüllüler Birliğinin turuncu teröristleri tarafından saldırıya uğranmasına yol açtığını iddia ediyor. Delhi ve Kalküta’daki ofislerinin rahatlığı, Bhima Koregaon “hacı ziyaretinin” bir savaş alanını anmak için yapıldığını, bu etkinliğe giden Dalitlere yönelik tacizin 2018 olayından önce her yıl yaşandığını ve tüm kanıtların, Ulusal Gönüllüler Birliği’nin, Elgaar Parishad’ın tüm ezilen ve sömürülen insanları Brahmanik Hindutva faşizmine karşı birleşik bir güç haline getirme çağrısını öğrendikten sonra etkinliği bozmayı planladığını gösterdiğini unutmasına neden olmuş gibi görünüyor. Gerçek şu ki, hükümet de partinin kastçı olduğu anlatısını benimsiyor; çünkü bu postmodern kimlikçi eğilimler egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ediyor. Egemen sınıflar, parti içindeki devrimci saflar arasında ihtilaf yaratarak partinin zayıflamasını sağlıyor. Bir komünist partinin gücü ideolojik birlik ve eylem birliğine dayanır; eğer devlet bir çelişkiyi kullanarak bir bölünme yaratabilirse, partinin mücadele gücünü zayıflatır ve devletin emperyalistlerin, büyük toprak ağalarının ve işbirlikçi bürokratik kapitalistlerinin Bastar’a kolaylıkla girmelerine olanak tanır.
Sonuç
Marksist oyun yazarı Bertolt Brecht bir keresinde şöyle yazmıştı: “Sosyalizm kolay gibi görünen ama yapılması çok zor bir şeydir.” Bugün Hindistan’da Maoistler, şiddetli bir kriz döneminde sayısız engelle karşı karşıya. İdeolojik olarak Maoistler, postmodern kimlikçiliği, pasifizmi, modern revizyonizmi ve sağ oportünizmi yenmek zorundalar. Aynı zamanda, Maoistlerin iki tarihi sorumluluğu var: Sovyet Kızıl Ordusu’nun bir zamanlar yaptığı gibi Brahmanik Hindutva faşizmini yenmek ve Bolşeviklerin bir zamanlar yaptığı gibi, artık böyle bir devletin var olmadığı bir dünyada proletarya diktatörlüğünü kurmak. Ancak Maoistler, değişen koşullara uyum sağlamaya, toplumsal araştırmalar ve sınıf analizleri yapmaya devam ettiler; bunun en belirgin örneği, çok önemli belgeleri “Hindistan’da Üretim İlişkilerindeki Değişimler – Siyasi Programımız”dır (2021). Kagar Operasyonu, Hindistan devletinin bugüne kadarki en acımasız kuşatma harekâtı olsa da, kapsamlı anti-komünist Surajkund Stratejik Taarruzu, Hindistan devletinin Bastar’da Maoistlere karşı yürüttüğü tüm pratiklerin, Brahmanik Hindutva faşistlerinin militarize edilmiş, faşist bir Hindu devleti kurma girişiminde ülkenin geri kalanına da yayılacağının tüm işaretlerini gösteriyor. Maoistler, komprador bürokratik burjuvazinin sınıf egemenliğine karşı direnişin zirvesidir ve “Naksal’dan arındırılmış Hindistan” hedefi, Hindu Devleti’ne ulaşmanın temel bir parçasıdır. Bu, devlet ve egemen sınıflar için açıktır. Sözüm ona “15 Mart”ın ardındaki gerçek anlam budur. Ancak bu, Hindistan’daki halk savaşının siyasi sonuçları konusunda kendilerini hâlâ kandıran bu demokratik düşünceli gazeteciler, avukatlar, akademisyenler ve sivil toplum üyeleri için de açık olmalıdır. Pasifist stratejiler, teslimiyetler, uzlaşmacı barış, kademeli değişiklikler, sadece pasifist yanılsamalardır. Kurtuluş olmadan gerçek barış olmaz. Sadece devrim, toplumsal çelişkilerin düğümünü kalıcı olarak çözebilir. Lenin, “Marksist, toplumsal barışı değil, sınıf mücadelesini temel alır. Belirli şiddette ekonomik ve siyasi kriz dönemlerinde sınıf mücadelesi doğrudan bir iç savaşa, yani halkın iki kesimi arasında silahlı bir mücadeleye dönüşür” demişti. Bu koşullar Hindistan’da 1947’den beri mevcuttur. Sözlerine şöyle devam eder: “Savaş, tesadüfi bir olay değil, [dinî] rahiplerin (ki vatanseverlik, insanlık ve barış vaaz etmede oportünistlerden hiç de geri kalmazlar) düşündüğü gibi bir ‘günah’ değil, kapitalizmin kaçınılmaz bir aşamasıdır; tıpkı barış gibi kapitalist yaşam biçiminin meşru bir şeklidir. Günümüz savaşı, halk savaşıdır. Bu gerçekten çıkan sonuç, şovenizmin ‘popüler’ akımına kapılmamız gerektiği değil, ulusları bölen sınıf çelişkilerinin savaş zamanında da var olmaya devam ettiği ve savaş koşullarında kendini gösterdiğidir. Silahlı kuvvetlerde hizmet etmeyi reddetmek, savaş karşıtı grevler vb. tamamen saçmalıktır, silahlı burjuvaziye karşı silahsız bir mücadele hayali, dehşetli bir iç savaş veya bir dizi savaş olmadan kapitalizmin yıkımına yönelik boş bir özlemdir. Her sosyalistin görevi, sınıf mücadelesinin propagandasını yapmaktır… İç savaş, tüm ulusların burjuvazisinin emperyalist silahlı çatışması çağında tek sosyalist faaliyettir. Duygusal, ikiyüzlü ve aptalca ‘Her ne pahasına olursa olsun barış’ çağrılarına son verelim! İç savaş bayrağını yükseltelim!” Hindistan ve Pakistan’ın yönetici sınıfları arasındaki çelişkiler keskinleşirken ve doğrudan savaşlar dönemi tırmanırken, Lenin’in çağrısı daha da geçerlilik kazanıyor. Yönetici sınıfa karşı gidişatı tersine çevirmek isteyen herkes için, iç savaş bayrağını yüksekte tutmak, Hindistan’da halk savaşını savunmak tek yoldur. Geminin battığı fikriyle paniğe kapılan ve hayatlarını kurtarmak için gemiden atlamayı hayal edenlere, Kurtuluş Hareketi’nden Vinod Mishra ve Satya Narayan Singh, Kızıl Yıldız’dan N. Ramachandran gibi isimlerin başına gelenleri hatırlatıyoruz. Proleter bilim insanı, devlet baskısının dalgaları kıyılarına vurdu diye çalışmalarını bırakmaz; bunun devrimci savaşın temel bir yasası olduğunu zaten bilir; bunun yerine, yeniden değerlendirir, öz eleştiri yapar ve basitçe işine geri döner.