Ana SayfaGenelHerkesin Lenin’i Kendine mi?

Herkesin Lenin’i Kendine mi?

Foti Benlisoy ve Doğan Çetinkaya’nın, Birikim’in 2024 yılı sonuna tarihli Lenin dosyasında yer alan Lenin’li ortak yazıları[1], bu tarihsel şahsiyetin kötüye kullanımları, bu kullanımların arkasında ne gibi bir çıkarın yatıyor olabileceği ve bunun, Leninizmin günümüzdeki imkânsızlığıyla nasıl bir ilişkisi olabileceği hakkında düşünmek için güzel bir bahane teşkil ediyor. Şimdi bu bahaneye bir göz atalım.

Lenin’in kötüye kullanımı: “Şöyle Lenin’siz bir Lenin olsa da…”

Yazarlar sağlam ama artık yeniliğini yitirmiş bir saptamayla başlıyorlar yazılarına; sosyal patlamaların siyasete tercüme olmadığı bir çağda yaşadığımızı söylüyorlar. Buna göre, toplumsal isyanlar görünüş itibarıyla radikal olmakla birlikte, gayet sistem içi bir perspektife sahip, reformist mutedil bir siyasetin peşinde. Bu nedenledir ki büyük toplumsal kalkışmalar, siyasi güçler dengesinde kalıcı değişimler-dönüşümler yaratamadan, patladıkları hızla geri çekiliyorlar. Lenin ihtiyacı da toplumsal hareketlerin siyasetsizliği nedeniyle duyuluyor, bu nedenle Lenin sık tartışılıyor diyorlar. Akla Lenin’in gelmesine de şaşırmamalı; siyasal örgüt, siyasal mücadele dendiğinde Lenin ilk akla gelen isimlerden biri diye yazıyorlar.

Ancak −gerçek anlamıyla bir müdahale olarak düşünülüyorsa− böyle bir yazının varlığının meşruiyeti oldukça şüpheli; çünkü zaten bu konularda az buçuk okuyup düşünen herkesin sıralayabileceği yukarıdaki sözlerin ardından, “Soğuk Savaş liberal söyleminin Lenin’i”ne karşı Ekim’in aşağıdan tarihini çıkarmak (yani Lenin’i Lenin’sizleştirmek) ve Lars T. Lih’in, her şey bir yana ve kendi yazılarının aksine, büyük bir emeğe dayandığı görülen Ne Yapmalı tefsirini metin merkezli kalması bakımından eleştirmek dışında, bahsettikleri ihtiyaca karşılık gelen nesneyi özgülleştirme ve onu hakikaten siyasileştirme yolunda tek bir cümle dahi sarf etmiyorlar. Reçete bulmak için değil, ne gibi siyasal araçlar, stratejiler ve taktikler kullanmak gerektiği meselelerini tartışabilmek için Lenin bahsini açtıklarını vurguluyorlar ve de sonunda. Siyasetin kendisini (benzerleri gibi, yine ve yine) tartışmaya açmak istiyorlar. Lenin’de tartışılmaz olan tek şeyi. Bu arada da sağcılar siyaset yapıyor.  

Yazarların bir konspiratör, bir jakoben namıyla Lenin’i, sırf Soğuk Savaş tarihçileri de bu temayı elverişli bir alet olarak kendi projelerinde kullandılar diye bir yana itmeleri dahi tek başına günümüzde Leninizmin imkânsızlığına işaret etmektedir. Bugün Lenin’i gündeme getirenler, kendilerinden/kendileri gibi Lenin’ler yaratmaktadırlar (Konspiratör Lenin’e karşı “kedili” Lenin örneğin). Yazarların metin içinde atıfta bulundukları, Gelecek 1917 isimli kitapları da, yine bu bağlamda, giriştiği “müdahale” bakımından semptomatikti zaten. Hâlihazırda aşağıdancılığın, yataycılığın hüküm sürdüğü bir geniş sol âleme aşağıdancı, yataycı bir Rus Devrimi anlatısı sunulmaktaydı bu kitapta. Bir müdahale değildi, “akıntıya karşı” yüzen bir kitap değildi bu, kendini akıntıya bırakmış bir kitaptı. Lenin’siz Lenincilerimiz bu bakımdan Hardt ve Negri’den dahi gerideler işte, Lenin’i hakikaten bugüne getirebilmek, en azından bunun için çabalamak söz konusu olduğunda; alternatif küreselleşmenin guruları olan Hardt-Negri çok da uzak olmayan bir vakitte Meclis diye bir kitap yazarak özgürlükçü aktivistlerin dikkatini yataylığın, erdemleri sorgulanamayacak olmakla birlikte, kimi defoları da olduğuna çekerek kimi dikey örgütsel formların yatay örgütsel işleyişler içine nasıl monte edilebileceği hakkında kimi fikirler sunmuşlardı. Gelecek 1917’de ise, sanki Soğuk Savaş tarihçiliğinin ve günümüz Batı medyasındaki Lenin sunumlarının yoğun etkisi altında kalmış bir okuyucu kitlesine sesleniliyormuş gibi yazılmış olması abukluğu bir yana, Bolşeviklersiz, Lenin’siz bir Rus Devrimi görüyoruz. Ayrıca, kitapta ayrıntılarıyla anlatılıp yazıda şöyle bir değinilen “komitemania”nın, her devrimci kabarışta görüldüğü üzere, neden çok da geçmeden geri çekildiği ve meydanın yaşamlarını siyasetçi olarak kurmuş olanlara kaldığı şeklindeki, yanıtı kolayca bulunabilecek sorunun Leninist cevabının verilmemesi bir yana, örneğin o meşhur “ikili iktidar” lafzının sovyetler/meclisler temelli bir Ekim okumasıyla asla ve kat’a uyuşmayacağı da gözden kaçırılıyor (ne şaşırtıcı!). Aşağıdancı bir sahiplenici Lenin okumasının bu sorunlar hakkında söyleyecekleri olması gerekir halbuki.

Bildiğimiz şudur ki sovyetler kendilerini kalıcı ve “ebed müddet” bir iktidar organı namıyla görmemiştir. Sovyetlere ve çeşitli işçi örgütlerine hâkim olanlar, Ekim’e yaklaşıldıkça tablo değişmekle birlikte, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerdir. Bu devrimciler ise Kurucu Meclis’in açılacağı günü beklemekte, esas (müstakbel) iktidar odağı olarak bu meclisi görmekte ve sovyetlerdeki hâkimiyetlerini de bu yönelim doğrultusunda yürütmektedirler. Örneğin Menşevikler sovyetleri, gizli partilerini geniş, yasal bir büyük partiye dönüştürmek, partinin ulaşamadığı kitlelere ulaşarak onları kitlesel partinin kadroları kılmak için yararlanacakları bir araç olarak görüyorlar ve özyönetimsel niteliği dışında, bu kurumlarda ayırıcı bir yan görmüyorlardı. Bu bakımdan ikili iktidar, Bolşeviklerin, esas olarak da Lenin’in müdahalesinin çıktısı namıyla ortaya çıkan bir kavram-durum olsa gerektir, sovyetlerin kendine has özelliklerinden değil. Siyasal olandan arınık bir toplumsalın var olabileceğine inananlarınsa bunu anlayamaması veya anlamak istememesi olağandır. İkili iktidarın, halkın örgütlenme becerisiyle, komite kurma tutkusuyla vs. doğrudan ilgisi yoktur; bunun belirleyiciliği yoktur daha doğrusu ilgili kavram-durum nezdinde. Çünkü dolayımlanmamış bir sovyet söz konusu olamaz. Sovyetler, her vakit birtakım siyasi güçlerce dolayımlanmış durumdadır ve özyönetime dayalı işleyişleri sabit kalsa da siyasi güç mücadelesi dahilindeki işlevleri, üzerlerinde egemen olanın hangi siyasi güç olduğuna, hangi siyasi proje tarafından dolayımlanmış olduklarına göre değişir. Vurguda bulunulması gereken sovyetler değildir söz konusu süreçte; sovyetler üzerinden farklı demokratik devrim anlayışlarının/siyasetlerinin çarpışmasıdır.

Mesele, Leninizmin imkânsızlığıdır

Mesele, Lenin’in/Leninizmin mevcut konjonktürde ne anlama geldiği hakkında düşünmektir ve Lenin’in konjonktürel düşünülmesi, nesnesine uygun düşen bir düşünme biçimidir. Kanımca üzerinde durulması gereken budur.

Sol âlemin yerlileri, siyasetçi mantalitesine değil, aktivist mantalitesine sahiptir. Ana akım siyaset yapma biçimlerinden, devlete yönelen eylemden, devletli eylemden ve dolayısıyla devletleşmeye aday bir örgütle yürütülecek eylemden, uzun vadeli ve değerlenmeme ihtimali yüksek olan yatırımlardan/fedakârlıklardan, el uzatınca ulaşılabilecek yakınlıkta bulunmayan olası keyif alma biçimlerinden, kişilik planlamasına dayalı bir yaşam tarzı seçiminden uzaklık, hatta bunlara düşmanlıkla tanımlı bir insan malzemesini akıllıca laflar söyleyerek Lenin’e dönmeye, siyaset yapmaya ikna etmeye çalışanlar boşuna uğraşmaktadır.

Benlisoy ve Çetinkaya’nın yazısı bunu katmerlendirerek ayan etmektedir: Onlar da rahatlarını bozmayacak bir Lenin istiyorlar, yuvarlak laflar etmelerinin arkasında bu var. Mikro düzeyde (tabii ki o güzel mikro düzeyde) Leninist ilân etmek mümkün yazarlarımızı bu nedenle. Boş bir Lenin metni yazıyorlar ama kafaları çalışmadığı için değil, kafaları çok çalıştığı için böyle kokmaz yapışmaz biçimde yazıyorlar yazılarını; başka türlü hem kendi ortalama üstü hayatlarını yaşayıp hem de bu hayatlara zararsız devrimci kıvrımlar vermek nasıl mümkün olur? Öyleyse seslendikleri kitle bir yana, yazarlarımızın kendilerinin dahi Lenin’e ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla uğraşılması gereken konu, neden uzun zamandır böyle bir ihtiyacın duyulmadığıdır. Bu bağlamda, ‘68’le birlikte gelen aşağıdancı özgürleşme hareketlerinin ve sosyalist devletlerin yıkılmasının etkisinin yanında, artık ortalama anlamıyla dahi entelektüel yetiştirmediği görülen üniversitelerin değişen çehresi ve sivil toplumun giderek daha da genişleyip yoğunlaşmasının getirdiği tesirler ele alınmalıdır. (Kafa emeğinin vasatlaşması, üzerinde durulması gereken bir hadise; çünkü Marksizmi anlamak konusunda paha biçilmez bir öneme sahip olduğunu düşündüğüm Yeni Sınıf teorilerinin de −bir zamandır− zayıf karnını teşkil ediyor.) Ancak solcuların gündelik hayatta kendilerini ve birbirlerini nasıl var ettikleri unutulmadan yapılmalıdır bu. Dolayısıyla belirli etkilerin sayılıp da örneğin bizim özelimizde Türkiyeli solcuların düşünme-davranma biçimlerinin ve bunların dayandığı “kurumsallığın” betimlenmesi ve açıklanması olmaksızın, imkânsızlığın boyutlarını bütün zenginliğiyle görebilmek mümkün olmaz.

Burası işin, esastan anlama-açıklamayla meşgul olanların ilgilenmesi gereken kısmı. Siyaset yapmaya gelince, bunun için Marksist bir “büyüğümüze” dönmeye gerek yok açıkçası. Aksi takdirde siz yeni siyaset yapma biçimleri hakkında harika tartışmalara girerek kendinizden başka pek az kimseyi heyecanlandıracak buluşlarla sarhoş olurken gerçek siyasetçiler (yani sağcılar) siyaset yapmayı sürdürerek daha da başarılı olurlar. (Ne ilginç değil mi, onlar bir şeylere düşünsel bakımdan dönme ihtiyacı hissetmiyor pek. Neredeyse bir asırdır partileşme çabasında olan çevreler var solda ama sağcılar şakkadanak parti kuruveriyorlar ayrıca. Yeterince akıllı değiller herhalde, yoksa bunun uzun ama çok uzun sürmesi gereken bir ara dönemi gerektirdiğini bilir, buna göre davranırlardı.) Bu bakımdan Leninizmin mümkün anlamı artık aşırı derecede sadeleşmiş, düşünülebilecek pek çok ilgili konu başlığı Leninizmin bugünkü merkezinin aciliyet bildiren atışının yanında değersiz değil ama önemsiz kalmıştır. Leninizm bugün bildik anlamıyla siyaset yapmaktır yalnızca (O bildiğiniz siyaseti işte, hani sağcıların da yaptığı). Bunun için daha yakınlarınızı kollasanız da yetebilir; Erdoğan’a dönün, Bahçeli’ye dönün vs. Oralarda tartışmaya değer bir entelektüel müktesebat da bulamayacağınız için değerlendirip bir sonuca varmanız da kolay olur hem. (Tabii bu edinimin önünde de engeller vardır; AKP’nin başarısını yalıtık biçimde çalışkan olmakla, kapı kapı dolaşmakla açıklayan bir sol literatürümüz de mevcut. AKP de “yatay” okunuyor.)

Mesele, solcuların hayatlarını tam zamanlı siyasetçi olarak yapılandırmak istememeleridir. Durumu karıştıran ve daha da ilginç kılan ise bunu siyasetçi elbiseleri kuşanarak yapmak istemeleridir. Düğümü Lenin okuyarak veya Lenin üzerine tefekküre dalarak çözmek mümkün değildir. Bu, kişinin inisiyatif almasıyla mümkündür; ya siyaset yaparak ya da sözde her şeyi aynı anda olmanın yalancı görkeminden feragat edip yine gerçekten yerlisi olduğu/olabileceği bir alanda, hakkını verebileceği işler yapmak için uğraş vererek. Çünkü görülmektedir ki Lenin’i çok iyi bilen önemli düşünürlerimiz bile düğümü çözememektedir. Aslında çözmemektedir. Çünkü düğüm, çok hoşa giden bir düğümdür.

Hegel okuyarak dönüşen Lenin, “anarşist” Lenin, özyönetime gönül vermiş Lenin, “kedili” Lenin… Özcesi, bize benzeyen bir Lenin. Ama siyasetçi Lenin ortada yok. Sezdirildiğinde de asla özgülleştirilmiyor. Çünkü o Lenin’e kimsenin ama kimsenin ihtiyacı yok. Bu durumda tutkunları Lenin’lerinin fazla düşmanı olmayacağına sevinebilirler.   


[1] Foti Benlisoy – Y. Doğan Çetinkaya, “Toplumsal isyanların mutedil siyaseti ve 2024’te Lenin’i tartışmak”, Birikim, sayı 427-428, Kasım/Aralık 2024.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar