
Çeviri: Jülide Yazıcı
Çevirenin Sunuşu
Çevirisini ilginize sunduğumuz metin, Venezuela Bolivarcı Üniversitesi’nde profesör olan ve Monthly Review’in katkıda bulunan editörlerinden Chris Gilbert ile Lübnan’da çıkan Al-Mustaqbal Al-Arabi dergisinden Ibrahem Younes tarafından, Venezuela’ya 3 Ocak tarihli emperyalist saldırı üzerine yapılmış bir söyleşi. Teori ve Politika’nın son sayısında Venezuela’da sosyalizme geçiş, halk komünleri, anti-emperyalist mücadele ve bunların arasındaki ilişki üzerine çalışan Gilbert’in “Sosyalist Komünler ve Anti-Emperyalizm” başlıklı makalesinin çevirisine yer verilmişti.
İki bölüm halinde yayınlayacağımız ve aşağıda ilk bölümünü bulacağınız söyleşi, Latin Amerika mücadelelerinin son yirmi yılı kapsayan tarihsel bağlamının analiziyle başlıyor. İkinci bölümde ise, Venezuela’da komünlerin rolü, Latin Amerika ve Arap ülkelerinin mücadeleleri arasındaki olası paralellikler ve son olarak Başkan Maduro’nun kaçırılmasının ardından Delcy Rodriguez liderliğindeki geçiş hükümetinin politik ve ekonomik tavizlerinin nasıl ele alınması gerektiği tartışılıyor.
Rodriguez hükümetinin bir yandan Maduro’ya sadakat ilan ederken öte yandan ABD’yi memnun eden ekonomik ve diplomatik adımlar atması uluslararası sol kamuoyunda yaşananların teslimiyet mi stratejik geri çekiliş mi olduğu konusunda tartışmalara yol açtı. Son olarak Venezuela hükümetinin, 28 Şubat tarihinde, emperyalist saldırıya direnen İran’ı kınayan bir açıklama yapması[1], mevcut tutumun ABD’ye teslimiyet anlamına geldiği görüşünü kesinleştiren bir etki doğurdu. Bu olaydan altı gün önce verdiği söyleşisinde ise Gilbert, Venezuela hükümetinin son hamlelerinin stratejik geri çekiliş çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürüyor. 28 Şubat tarihli açıklama, Gilbert’in değerlendirmesine oldukça güçlü bir karşı-örnek oluştursa da, Gilbert’in söyleşisinde gerek Latin Amerika tarihi gerek güncel anti-emperyalist mücadelelere ilişkin birçok bilgi ve yorum not edilmeyi hak ediyor.
*
Al-Mustaqbal Al-Arabi Dergisinin Sunuşu
3 Ocak 2026 günü, ABD Venezuela’ya karşı, başkent Karakas’ın bombalanmasını ve Başkan Nicolas Maduro ile Ulusal Meclis üyesi olan eşi Cilia Flores’in kaçırılmasını içeren bir askerî saldırı gerçekleştirdi. Bu olay, tüm önemine rağmen, bölgenin daha geniş tarihinden koparılarak ele alınmamalı. Venezuela en ön safta olmak üzere, güney kıtanın birçok ülkesinde sol ve ilerici güçlerin doğuşundan iki onyıl sonra, Latin Amerika’nın mevcut tarihsel döneminin daha kapsamlı bir tahlilini yapmak gerekiyor. Peki, bugün bu güçler nerede duruyor? Kapitalizm ve emperyalizme karşı küresel mücadelede hâlâ canlı bir halka oluşturuyorlar mı? Bolivarcı Devrim, üst üste kazanımlar elde etmek için zorlu yolunu nasıl kat etti? Son gelişmeler ışığında şu anda nerede duruyor ve nereye doğru ilerliyor? Güney Amerika halkları, bu devam eden tehlikeli tırmanış sürecinde ABD emperyalizmine karşı nasıl direnebilir? Bu sorular, dünyada devam eden büyük dönüşümler göz önüne alındığında daha da acil bir hal alıyor: yeni Avrasya güçlerinin yükselişi, hibrit savaşların yoğunlaşması, yaptırımlar ve ambargolar, Filistin’e yönelik artan emperyalist ve Siyonist savaş, Arap direniş hareketleri ve İran; ve Karayipler ile Batı Yarımküre’nin devam eden militarizasyonu.
Chris Gilbert yirmi yıl boyunca Bolivarcı Devrimin içinde yer almış bir Marksist teorisyen ve militan. 22 Şubat 2026 tarihli bu söyleşide, son tırmanışı, Venezuela ve ABD hegemonyası arasındaki karşıtlığın daha geniş tarihi içine yerleştiren bir analiz sunuyor ve bu tırmanışın ülke ve bölge için olası neticelerini inceliyor. Gilbert aynı zamanda halkın gücünün en önemli ifadelerinden biri ve sosyalist bir alternatifin inşası için pratik bir girişim olarak gördüğü Venezuela komünlerini ve bu deneyimin, Arap ve İslamî toplumlar da dahil olmak üzere diğer toplumlar için gündeme getirdiği imkân ve soruları tartışıyor. Gilbert, Karakas’ta bulunan Venezuela Bolivarcı Üniversitesi’nde profesör ve Monthly Review’in katkıda bulunan editörlerinden. 2023 tarihli Commune or Nothing! Venezuela’s Communal Movement and Its Socialist Project (Komün ya da Hiçbir Şey! Venezuela’nın Komünal Hareketi ve Sosyalist Projesi) başlıklı kitabı başta olmak üzere birçok kitap ve makalenin yazarı; ve Venezuela’da komünler ve sosyalizme geçiş üzerine kapsamlı saha çalışmaları yürütüyor.
Bu söyleşi ilk olarak Beyrut’ta bulunan Arap Birliği Çalışmaları Merkezi tarafından çıkarılan Al-Mustaqbal Al-Arabi dergisinin Mart 2026 sayısında Arapça yayınlanmıştır.
*
Ibrahem Younes: Geçtiğimiz 3 Ocak’ta, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’da, Karakas’ın ve çevresinin bombalanmasını ve devlet başkanının kaçırılmasını içeren iğrenç bir gece saldırısı gerçekleştirdi. Venezuela’ya saldırıyı ve ona verilen cevabı bu söyleşinin ilerleyen kısımlarında etraflıca tartışacağız. Fakat şimdi Latin Amerika ve özellikle kimi zaman Pembe Dalga olarak adlandırılan ilerici zaferler dönemi üzerine daha geniş bir tarihsel perspektif ile başlayalım. Bu terim, birçok Latin Amerika ülkesinde −sosyal korumayı genişleterek, belirli kaynakları yeniden kamulaştırarak ve bölgesel entegrasyon mekanizmaları inşa ederek− devlet önceliklerini sosyal adalet ve ulusal egemenliğe doğru kaydıran sol hükümetler dalgasını ifade ediyor. Sizce Pembe Dalga nasıl anlaşılmalı? Pratik terimlerle konuşacak olursak, Pembe Dalga kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadele zincirinde nasıl bir halka işlevi görüyor? Son saldırıların bu değişim dönemi bakımından anlamı nedir?
Chris Gilbert: Kitle iletişim araçları, günlük bir biçimde, postmodern teorinin kitaplarında yaptığı şeyi yapıyor: tarihsel anlayışı yok ediyor. Bunu kısmen, sözde “öncesi ve sonrası”nı keskin bir şekilde belirleyen yarı-mesiyanik ve geçmişten tam bir kopuş anlamına gelen tekil ve özel “olaylara” odaklanarak yapıyor. Buna uygun olarak, 3 Ocak’ta Venezuela’da gerçekleşenler, kitle iletişim araçlarında sistematik olarak “bir olay” olarak sunuluyor ve pek fazla tarihsel bağlam verilmiyor. Bunun sonucu olarak, özellikle sol kesim içinde büyük bir kafa karışıklığı ortaya çıkıyor. Bu nedenle, tartışmayı Latin Amerika’nın yakın tarihiyle başlatmanız ve Pembe Dalga’nın bağlamına ilişkin sorularınız oldukça uygun, hatta elzem.
Bugünden bakıldığında ve saldırılar ışığında, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü izleyen dönemde Latin Amerika’daki mücadelelerin tarihsel parametrelerine bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum. 1990’lar, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgede yeni bir hegemonya düzeyine ulaştığı bir dönemdi. 1990’larda kıtamızdaki birçok karşı-hegemonik hareket, zayıflıklarının kanıtı olarak açıkça devlet iktidarı sorunundan uzaklaştı ve bunun yerine “toplumsal konulara” odaklandı. Böylece mücadele için yeni bir odak ortaya çıktı: 1990’ların büyük kısmına damgasını vuran “toplumsal hareket”. Bu akım “movimentismo” olarak adlandırıldı ve kendini kolektif olarak Dünya Sosyal Forumu gibi alanlarda ifade etti.
Yeni yüzyılın başlangıcında, Venezuela’da Hugo Chavez mücadeleyi çığır açıcı biçimde bir adım ileri taşıdı ve Latin Amerika’da halkçı sol güçlerin kitlesel seferberlik ve seçimler yoluyla devlet iktidarını ele geçirebileceğini gösterdi. Bu durum, bir bakıma, Pembe Dalga hükümetleri olarak adlandırılan hükümetler dalgasının başlangıcı oldu. Bu dalga, 1990’ların toplumsal güçlerinin Arjantin, Venezuela, Ekvador, Nikaragua, El Salvador, Brezilya, Honduras, Şili, Uruguay ve Paraguay gibi ülkelerde demokratik ve seçimsel yollarla hükümete girmesi ya da yeniden girmesi olarak tanımlanabilir.
İktidara geldiklerinde Pembe Dalga hükümetleri doğal kaynaklar üzerinde egemenlik kurdu, sosyal programları genişletti ve kimi zaman sosyalizme doğru adımlar attı. Aynı zamanda bu yeni ilerici hükümetler, kökenlerini 1990’ların toplumsal hareketlerinden alan katılımcı biçimlerin birçoğunu sürdürdüler; yönetim pratiklerinde halk iktidarına ve taban demokrasisine özel bir vurgu yaptılar.
Amerika Birleşik Devletleri, küresel gericiliğin merkez üssü ve kendi kaderini tayin etmek isteyen tüm halkların düşmanı olduğundan, doğal olarak bu tür girişimlere karşı harekete geçti. Bunu yaparken çeşitli yöntemler kullandı. Bazen polis ve asker gücüne dayanan eski tarz darbeleri kışkırttı. Bunların kimileri başarısız (2002 ve 2019’da Venezuela’da) kimileri başarılı oldu (2009’da Honduras’ta, 2019’da Bolivya’da). Ancak aynı zamanda görece yeni bir tür olan parlamento ve hukukun silah geline getirildiği darbe yöntemini de kullandı (Brezilya, Paraguay, Peru). Buna ek olarak, tek taraflı zora dayalı önlemler ya da yaptırımlar uygulamaktan da çekinmedi. Buna rağmen, bu dönem boyunca ABD stratejisi genel olarak Latin Amerika devletlerinin, −her ne kadar sınırlı da olsa− belirli bir ölçüde egemenliğe sahip olduğunu kabul eden bir çerçeve içinde ilerledi. Bu da, Kolombiya ve Haiti istisna olmak üzere, ABD’nin çoğunlukla doğrudan askerî müdahaleden kaçınması anlamına geliyordu. Dolayısıyla, 1989’daki Panama işgali ve 2004’te Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide’in ABD tarafından kaçırılması istisna tutulursa, ABD’nin gerçekleştirdiği darbeler açık bir ABD askerî müdahalesi olmadan yapılmıştı ve en azından görünürde, ABD çıkarlarıyla uyumlu yerel kaynaklı güçleri iktidara getirmeyi amaçlıyordu. Bölgesel kontrolün bir biçimi olarak bu genel emperyalist hareket tarzı, ABD’nin Batı yarımküresinde az çok tartışmasız hegemon konumunda olmasını yansıtıyordu. Buna karşılık, doğrudan askerî müdahalenin görece yokluğu (ABD’nin Kolombiya halkına karşı devlet öncülüğünde yürütülen savaşı finanse etmesi ve Haiti’de aynı şeyi bu sefer “insani” ya da “güvenlik” amaçlı yardım olarak maskeleyerek yapması dışında) nedeniyle, silahlı anti-emperyalist mücadele fikri de büyük ölçüde gündemden düşmüş durumdaydı.
Şimdi ise, yaklaşık son bir yıl içinde, Pembe Dalga’nın ortaya çıkışının tarihsel koşulunu oluşturan bu genel durum önemli ölçüde değişti. Amerika Birleşik Devletleri küresel hegemonyasını açık biçimde kaybederken ve hatta kendi bölgesel hegemonyasına yönelik tehditler algılarken, artık daha riskli ve daha doğrudan müdahaleler izliyor. Bu müdahaleler arasında şu örnekler sayılabilir: geçen Ekim ayında Arjantin’de milletvekili seçimlerini etkilemek amacıyla seçmenlere yapılan açık şantaj; 2025 Honduras başkanlık seçimlerine çok katmanlı müdahale; Küba’ya yönelik acımasız ablukanın yeni ve eşi görülmemiş biçimde sıkılaştırılması −ki bu aslında bir savaş eylemidir−; Meksika ve Kolombiya’ya karşı tekrar tekrar dile getirilen askerî müdahale tehditleri; ve 3 Ocak’ta Karakas’ın bombalanması ve ardından Başkan Maduro’nun kaçırılması. Ulusal egemenliğin aleni ve çoğu zaman askerî biçimde çiğnendiği bu eylemler karşısında, Latin Amerika ülkelerinin, bu daha düzensiz, doğrudan ve tehlikeli emperyalist müdahale biçimine karşı kendilerini savunmak için yeni bir askerî −yani bir tür silahlı− mücadeleye hazırlanmak zorunda kalmaları neredeyse kaçınılmazdır.
Tüm bunlar şu anlama geliyor: ABD’nin tartışmasız hegemonyası sona ererken, yarımküredeki hâkimiyet projesi daha açık ve saldırgan bir hâl aldı. Orta veya uzun vadede, bölgedeki ülkeler ve halklar, hem kendilerini ABD’den korumak hem de ABD’nin çöküşünden avantaj sağlamak amacıyla, ABD emperyalizmine karşı yürütülecek silahlı mücadele biçimlerini yeniden öğrenmek ve yeniden icat etmek zorunda kalacaklar. Bu noktada, Batı Asya’da emperyalizme ve Siyonizme karşı verilen şanlı direniş geleneğinden çıkarılacak önemli dersler var; örneğin günümüzde Hamas, Hizbullah ve Ensarullah tarafından yürütülen mücadeleler ile İran İslam Cumhuriyeti’nin direniş deneyimleri bu açıdan örnek teşkil ediyor. Bence, ABD’de şu anda iktidarda olan faşist‑MAGA güçleri, görevden alınma yoluyla ya da önümüzdeki seçimlerde iktidardan düşse bile, Latin Amerika’da emperyalizme karşı silahlı mücadeleye daha kapsamlı bir şekilde hazırlanma ihtiyacı devam edecektir. Bunu söylememin nedeni, mevcut emperyalist strateji değişiminin, çöküş sürecindeki bir emperyalist sistemin ihtiyaçlarına cevap olmasıdır. Bu da demektir ki, bundan böyle Demokrat Parti de benzer biçimde doğrudan ve saldırgan müdahale biçimlerini uygulayacaktır.
IY: Elbette Venezuela, Latin Amerika kıtasında benzersiz bir vaka gibi görünüyor. Venezuela’daki −Chavez’den Maduro’ya uzanan− Bolivarcı deneyimi nasıl tarif edersiniz? Sizce Bolivarcı deneyim, bu iki onyılı aşkın dönemde, diğer ülkelerin karşılaştığı sosyalizmi inşa etme sorunlarından bazılarını aşmayı başardı mı?
CG: Yukarıda tarif edilen, nispeten daha az doğrudan ABD askerî müdahalesi ve Latin Amerika devletlerinin egemenliklerine en azından lafzi saygının olduğu, Pembe Dalga’nın en parlak döneminde, Venezuela gerçekten de ilerici güçlerin öncüsü hâline geldi. Ancak, bu dönemde Venezuela’nın değişimin öncüsü olması, asla onun bölgedeki diğer ülkelerin ve halkların desteğine ihtiyaç duymadığı anlamına gelmedi. Genel olarak, Latin Amerika’da anlamlı herhangi bir alternatifin inşası mutlaka bölgesel bir karaktere sahip olacaktır. Brezilya, Arjantin ve Meksika’nın çok yönlü ekonomileri; Yerli hareketlerinin gücü, disiplini ve komünal vizyonu; ve Küba ile genel olarak Karayipler’in bilimsel, eğitimsel ve kültürel gelişiminin tümü Latin Amerika devriminin önemli bileşenleridir. Bu güçlerin hepsi, halklarımızın çeşitliliğine ve kültürel geleneklerine saygı gösteren bir bölgesel entegrasyon sürecinde bir araya gelmelidir. Ayrıca şunu da ekleyebilirim: Bölgemizin emperyalizmin merkezine yakınlığı ve emperyalizmin burayı bir “arka bahçe”ye çevirmeye yönelik girişimleri, bölge halkları için önemli ve çetin süreçler sonucu kazanılmış deneyimleri de beraberinde getirdi. Bu sebeple Latin Amerika’nın dünya ölçeğindeki anti-emperyalist devrimde özel bir yeri var.
Kıtamızda sosyalizm uzun süredir arzulanan bir şey olageldi. Latin Amerika halkları Ekim Devrimi’nin ve ondan önceki dönemde Paris Komünarlarının düşüncelerini benimsedi. Komünizm yaşayan bir gelenektir; Goethe’nin dediği gibi “teori gri, yaşam ağacı ise yeşildir” ve komünizm ikinci şekilde, yani yaşayan bir proje olarak anlaşılmalıdır. Burada Venezuela’da ve Latin Amerika’nın büyük bir bölümünde, Yerli ve Afrikalı inanç sistemleri ile Hıristiyanlığın özgürleştirici öğeleri, komünizmi daha güçlü ve ironik bir şekilde aksi takdirde olacağından daha ortodoks hâle getirmiştir; hatta muhtemelen bugüne kadar dünyanın başka yerlerinde olduğundan bile daha ortodoks bir hale… Marx, Engels ve Lenin’i kutsal figürler ya da Latin Amerika’nın ataları olarak görenler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bazıları, Latin Amerika’nın komünizme yönelik mesiyanik tutumunu bir zayıflık olarak değerlendirebilir −ve şüphesiz bu tutum sol hatalara ve aşırıya kaçmalara katkıda bulunmuştur−; ancak eğer Marta Harnecker’in “sınırlılık pedagojisi”[2] dediği şey ve bu çok iddialı ve derin komünist hedeflerin, inşası uzun sürebilecek bir maddi temele ihtiyaç duyduğuna dair sağduyulu bir değerlendirme ile birleştirilirse, bu tutum bir güç halini de alabilir.
Venezuela devrimci deneyimi, dünyanın diğer bölgelerindeki sosyalistler için pek çok ders içeriyor. Venezuela’da öğrenilmiş önemli derslerden biri şudur: sosyalist inşa projesi, dönüştürülmüş devlet gücü (yani içine devrimci bir komuta merkezi yerleştirilmiş olan devlet gücü) ile taban inşası süreçleri arasında diyalektik ama tamamlayıcı bir ilişki gerektirir. Bu ikinci alanda, yani tabanda, yeni bir toplumsal metabolizma geliştirilebilir; ancak bu her zaman güçlü bir devletin gözetimi ve koordinasyonu altında olmalıdır. Çünkü devlet, hem tabanın dönüşümünü teşvik etmek hem de emperyalist saldırılara karşı savunmayı örgütlemek için gereklidir. Devlet ayrıca, egemenlik için gerekli olan sanayileşme ve teknolojik ilerleme gibi, toplulukların kapasitesinin ötesinde olan daha ağır yükleri üstlenmek zorundadır.
Kaynak
Monthly Review Online, 6 Mart 2026
[1] “Venezuela hükümeti açıklamasında İran’ın karşı saldırılarını kınadı, ABD ve İsrail’in adını anmadı.” Sol Haber, 28.02.2026 https://haber.sol.org.tr/haber/venezuela-hukumeti-aciklamasinda-iranin-karsi-saldirilarini-kinadi-abd-ve-israilin-adini
[2] Marta Harnecker sınırlılık pedagojisini şöyle tanımlıyor: “Devrimci liderlerimizin, miras alınmış güçler dengesini değiştirmek için devleti kullanmaları gerektiği gibi, yol boyunca sınırlar veya engellerle karşılaştıklarında aynı zamanda pedagojik bir görev de yerine getirmeleri gerekir. Ben buna sınırlılıkların pedagojisi diyorum. Çoğu zaman, zorluklardan söz etmenin halkın moralini bozacağı ve onları umutsuzluğa sürükleyeceği düşünülür. Oysa tam tersine, halk kesimlerimiz bilgilendirilir ve istenen hedeflere neden hemen ulaşılamayacağı kendilerine açıklanırsa, bu onların içinde bulundukları süreci daha iyi anlamalarına ve taleplerini daha ölçülü hale getirmelerine yardımcı olabilir. Aydınların da süreci savunabilmeleri ve gerektiğinde eleştirebilmeleri için geniş biçimde bilgilendirilmeleri gerekir.”
“Marta Harnecker’in 21. Yüzyıl Sosyalizmine Doğru Yeni Yollar Üzerine Düşünceleri”. Richerd Fidler. Monthly Review Online, 2015.
Ç.N.