Ana SayfaKürsüSol Anti-Komünizm

Sol Anti-Komünizm

Çeviri: Eyüp Eser

İlk kez 1990’larda yayımlanmış bu makale, The Grenville Post’ta 23 Mayıs 2015’te yeniden yayımlandı.

Yüzyıldan uzun bir süredir ABD’deki egemen çıkar sahipleri, bir politik analizden ziyade dinsel bir ortodoksi halini alana kadar, toplum içerisindeki anti-komünizm propagandalarını yorulmak bilmez biçimde sürdürdü. Anti-komünizmin ideolojik çerçevesi, Soğuk Savaş boyunca, mevcut komünist toplumlar hakkındaki herhangi bir veriyi hasım bir delile dönüştürebildi. Sovyetler Birliği herhangi bir konuda pazarlık yapmayı reddettiğinde, uzlaşmaz ve saldırgan olarak damgalandı; bazı imtiyazlar vermeye istekli göründüğünde ise, bu sefer, bizleri gafil avlamak için hünerli bir manevra yaptığı düşünüldü. Silahlanma kısıtlamalarına karşı çıktığında, saldırgan niyetini ortaya koyarken; gerçekte silahlanma anlaşmalarının birçoğunu desteklemesi ise aslında onun yalancı ve manipülatif olmasından kaynaklanıyordu. SSCB’deki kiliseler boş kaldığında, bu, dinin baskı altına alındığını göstermekteyken; aynı kiliseler dolduğu zaman ise bu, insanların rejimin ateist ideolojisini reddettiklerine yorulmuştur. İşçilerin (seyrek olsa da) greve çıkmaları onların kolektivist sisteme yabancılaşmış olmalarının kanıtı sayılırken; greve çıkmamaları ise gözlerinin korkutulmuş olması ile özgürlüklerinin kısıtlanmasına bağlanıyordu. Tüketim ürünlerindeki kıtlık, ekonomik sistemin başarısızlığına yorulurken; bu ürünlerin tedarik edilmesinde yaşanan iyileşmeler ise liderlerin, huzursuz bir nüfusu yatıştırarak onlar üzerinde daha sıkı kontrol kurma teşebbüsleri anlamına gelmekteydi. ABD’deki komünistler işçilerin, fakirlerin, Afro-Amerikalıların, kadınların ve diğerlerinin hakları için verilen mücadelede önemli bir rol oynadıklarında, bunun anlamı iktidara sahip olmak için mahrum bırakılmışlardan destek devşirmek olabilirdi yalnızca. Güçsüz grupların hakkı için kavga ederek iktidarın nasıl alındığı ise hiçbir zaman açıklanmıyordu. Burada karşı karşıya olduğumuz durum, egemen çıkarlarca politik yelpazenin tümündeki insanları etkilemiş çürütülemez bir ortodoksinin gayretkeşçe pazarlanmasıdır.

Ortodoksiye Diz Çökme

ABD solunun çoğu, Sağda gösterilen düşmanlık ve edepsizlik ile denk düşecek biçimde, Sovyetleri hırpalamaktan ve Kızıllara eziyet etmekten geri kalmamıştır. “Kitle hareketlerinin sırtından iktidara gelmek için” çabalayan ve “insanları tevekküle döverek razı eden… sol entelektüellere” dair Noam Chomsky’nin atıp tutmalarını dinleyebilirsiniz. “İşe ilk başta Kızıl bürokrasinin parçası olacak bir Leninist olarak başlarsınız. Sonrasında iktidarın durduğu gibi durmadığını görür ve oldukça hızlı biçimde sağın ideoloğu olursunuz… Şimdi bunu [eski] Sovyetler Birliğinde görmekteyiz. İki sene önce komünist kabadayılar olan aynı kişiler şimdi banka işletmekte ve heveskâr serbest piyasacılar olarak Amerikalılara övgüler düzmektedirler”. (Z Magazine, 10/95).

Chomsky’nin betimlemesi, diğer konularda bizzat kendisinin sıklıkla eleştirdiği, ABD kurumsal politik kültürüne çok şey borçludur. Chomsky’ye göre devrim, açlığı bitirmek için iktidarı istemekten ziyade basitçe iktidara aç olan bir “komünist kabadayılar” zümresinin ihanetine uğramıştır. Aslında komünistler Sağa “oldukça çabuk” kaymak yerine, Sovyet sosyalizmini yetmiş yıldan uzun bir süre canlı tutabilmek için ciddi anlamda şiddetli bir saldırı karşısında mücadele vermişlerdir.  Sovyetler Birliği’nin solmakta olduğu günlerde elbette Boris Yeltsin gibiler kapitalist saflara geçmiş olsalar da, birçoğu Yeltsin’in Rusya Parlamentosunu vahşice bastırdığı 1993’te canlarını verdiklerinde olduğu gibi serbest-piyasa istilasına ağır bedeller ödeyerek karşı çıkmayı sürdürmüşlerdir.

Bazı solcular ile diğerleri –gerçek toplumsal hedefleri önemsemeyen ve sadece iktidar olmak için iktidarı kovalayan aç Kızıllar şeklindeki– eski iktidar stereotipine geri dönmüşlerdir. Bu doğru ise, iyi konumlardakilere hizmet ederek ödüllendirilmek yerine, bir ülkeden diğerine, kendilerini feda etme ve büyük riskler pahasına bu Kızıllar neden fakirler ve güçsüzlerin yanında saf tutmuştur?

On yıllar boyunca, bir anti-Kızıl eleştiri enjekte etmeksizin herhangi bir politik konuda konuşamayan, yazı yazamayan ya da kitap eleştirisi yapamayan, ABD’deki birçok sol-eğilimli yazar ve konuşmacı inanırlıklarını kanıtlamak için anti-Sovyetizm ve anti-komünizme diz çökme düşkünlüğünü zorunlu görmüşlerdir. Amaç hâlâ kendilerini Marksist-Leninist Soldan ayırmaktır.

Ronald Radosh bir liberal yazar ve yayıncı olarak, Solda duran ve mevcut komünist toplumları kınama konusunda uyuşukluk gösterenleri “inanırlıklarının zayıfladığı” konusunda uyarmıştır (Guardian, 5/23/84). Başka bir ifadeyle, Soğuk Savaşın inanılır karşıtları olabilmek için, ilk olarak, komünist toplumların Soğuk Savaş kınanmalarına katılmak gerekmektedir. Roland Radosh, komünist olmakla suçlanmamaları için barış hareketine, içlerindeki komünistleri tasfiye etmeyi salık vermiştir (Guardian, 3/16/83). Radosh’u doğru anlıyorsam eğer, anti-komünist cadı avından kendimizi korumak için bizzat cadı avcısı olmamız gerekiyor. Solu komünistlerden arındırmak, çeşitli ilerici amaçlar temelinde zararlı sonuçlara yol açmış uzun erimli bir pratiktir. Örneğin 1949’da liderlik pozisyonlarında Kızıllara yer verdikleri için on iki sendika CIO’dan atılmıştır. Tasfiye CIO üye sayısını 1,7 milyon civarında azaltmış ve yeni üye kazanılması ile politik nüfuzunu ciddi biçimde zayıflatmıştır. 1940’ların sonunda Kızıl olarak “damgalanmamak” için, ilerici olduğu varsayılan Demokratik Eylem İçin Amerikalılar [Americans for Demokratik Action (ADA)] grubu en lafını sakınmaz anti-komünist organizasyon haline gelmiştir.

Strateji işe yaramadı. ADA ve Soldaki diğerleri ya komünist oldukları ya da komünizme karşı yumuşak davrandıkları bahaneleriyle Sağın saldırısına uğramaya devam ettiler. O günden bugüne Soldakilerin büyük bölümü, komünist olsunlar olmasınlar, toplumun imtiyazsızları adına sosyal değişimler için savaşanların muhafazakâr elitlerce Kızıl olarak damgalanmaktan kaçınamayacaklarını hâlâ anlayamamışlardır. Egemen çıkarlar için zenginliklerinin ve iktidarlarının “komünist yıkıcılar” ya da “sadık Amerikan liberallerince” sorgulanması arasında bir fark yoktur. Her ikisi de aşağı yukarı aynı tiksindiricilikle bir arada değerlendirilmektedir. 

Sol eleştirmenler, Sağa saldırırlarken bile, anti-komünist vesikalarını faş etme fırsatını kaçırmamaktadırlar. Mark Green Başkan Ronald Reagan’ı eleştirirken şöyle yazıyor: “Muhafazakâr ilmihalini sorgulayan bir durum ile karşılaştığında, tıpkı uzlaşmaz bir Marksist-Leninist gibi, [Reagan] fikrini değil olguları değiştirir.” “Hem Sağ hem de Sol” dogmatizme karşı savaşma kararlılığını açıklarken, görgü gereği böylesi diz çökmeleri sergileyenler anti-komünist dogmayı tahkim etmektedirler. Kızıl kötekleyen Solcular, komünist ülkelere karşı sıcak ve soğuk savaşlara girişen ABD liderlerinin ellerini rahatlatmanın yanında bugün bile ilerici hatta liberal gündemleri ortaya koymayı da oldukça zorlaştırmaktadırlar.

Soldaymış gibi yapan tipik bir Kızıl-kötekleyici George Orwell idi. İkinci Dünya Savaşının ortasında, Sovyetler Birliği Stalingrad’da varlık-yokluk mücadelesi verdiği sırada, Orwell, “Rusya ve Stalin’in eleştirilmesindeki gönüllülüğün, entelektüel dürüstlüğün testi” olduğunu ilan ediyordu. “Fikri entelektüelin bakış açısından gerçekten tehlikeli olan tek şey budur” (Monthly Review, 5/83). Şiddetli bir anti-komünist toplumda rahatça yaşayan Orwell (Orwellyan bir çiftdüşün ile), komünizmin kınanmasını, yalnız ve cüretkâr bir meydan okuma eylemi olarak karakterize eder. Orwell’in bugünkü ideolojik nesli buna hâlâ devam etmekte ve kendilerini hayali Marksist-Leninist-Stalinist sürülere karşı yürekli bir savaş yürüten Solun yılmaz eleştirmenleri olarak sunmaktadırlar.

ABD solunun acı verici biçimde yokluğunu çektiği şey, varlığının ilk yıllarında uzun süreli bir iç savaş ile çokuluslu bir işgale karşı mücadele etmenin yanı sıra sadece iki onyıl sonra korkunç bedeller ile Nazi canavarını geri püskürten ve imha eden Sovyetler Birliğine dair rasyonel bir değerlendirmeden yoksun oluşudur. Bolşevik Devrimden otuz sene sonra Sovyetler, kapitalizmin asırlara yayılan sanayi gelişme düzeyini yakaladı –bunu da kapitalist sanayinin dünyanın birçok yerinde yaptığı gibi çocukları günde on dört saat çalıştırmaktan ziyade onları besleyerek ve okula göndererek yaptı. Bulgaristan, Demokratik Alman Cumhuriyeti ve Küba ile birlikte Sovyetler Birliği, Güney Afrika’da Nelson Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi de dahil olmak üzere dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerine yaşamsal destekte bulundu. Sol anti-komünistler, öncesinde yoksulluk çeken fakat komünizm altında dramatik kazançlar elde eden kitlelerin bu başarılarından gayretkeş biçimde etkilenmemeyi sürdürdüler. Hatta bazıları bu başarılar karşısında aşağılayıcı tutumlar sergilediler. 1971’de Burlington Vermont’ta meşhur anti-komünist anarşist Murray Bookchin’in duyduğum endişeye, “komünizmde karnı doyan fakir küçük çocuk” (Onun sözleri) tarzı bir alaycılıkla yaklaştığını hatırlarım.

Etiketleme

Stalin’i, onun otokratik yönetim sistemini eleştirsek ve mevcut Sovyet toplumunda ciddi sorunlar olduğuna inansak bile, bizler gibi Sovyetleri kınamayı reddedenler sol anti-komünistlerce “Sovyet savunmanı” ve “Stalinist” olarak damgalandı. Asıl günahımız, Soldan birçoğunun aksine komünist toplumlar hakkındaki ABD medya propagandasını olduğu gibi yutmamamız idi. Başarılı biçimde reklamı yapılmış adaletsizlik ve noksanlıklar haricinde, komünist toplumlarda yüz milyonlarca insanın yaşamlarını anlamlı ve insani biçimlerde geliştiren ve korunması gereken olumlu özellikler olduğu konusunda ısrarcı olduk. Bu iddia, herhangi bir komünist toplum için (belki sadece Küba hariç) olumlu tek kelime edemeyen ve bunları dile getirenleri de toleranslı hatta saygılı bir şekilde dinlemek istemeyen sol anti-komünistler üzerinde rahatsız edici bir etki yarattı.

Anti-komünist ortodoksi ile tıka basa doymuş birçok ABD solcusu konferansları, danışma kurullarını, politik destekleri ve sol yayınları onlara yasaklayarak, var olan komünizm hakkında söyleyecek olumlu şeyleri olanlara karşı sol McCartycilik uyguladılar. Aynı muhafazakârlar gibi sol anti-komünistler de Sovyetler Birliğini Stalinist bir hilkat garibesi ve Leninist bir sapkınlık olarak tümden kınamayan her şeye karşı hoşgörüsüz davrandılar.

Büyük kısmının Lenin’in yazdıkları ve politik çalışmalarıyla olan kısıtlı aşinalığı, ABD solcularının “Leninist” etiketini sağa sola yapıştırmalarını engellemiyor. Noam Chomsky, yorulmak bilmez anti-komünist bir karikatür kaynağı olarak Leninizme dair şu yorumda bulunuyor: “Hem Batılı hem de Üçüncü Dünyalı entelektüeller Bolşevik karşı-devrime kapıldılar çünkü nihayetinde, radikal aydınların iktidarı alma ve ülkelerini güç kullanarak yönetme hakkı olduğunu söyleyen bir öğreti olarak Leninizm, entelektüellere cazip gelen bir fikirdi.” Chomsky burada, adaletsizliklerle mücadelede devrimci araçları aramaktan ziyade, iktidarı sadece iktidar olmak için isteyen iktidara aç Leninist canilerle aynı düşüncede olan ve aynı iktidar açlığını çeken bir entelektüel imgesi biçimlendiriyor. Kızılların kınanmasına gelindiğinde ise, Soldaki en akıllılar ile en iyilerin bazılarının, Sağın en kötülerinden çok da farklı olmadığı görülüyor.

1996’daki Oklahoma bombalı terör saldırısı sırasında bir radyo yorumcusunun şunu söylediğini duydum: “Lenin, terörün amacının terörize etmek olduğunu söyledi.” ABD medyasındaki yorumcular da, tekrar tekrar, Lenin’e aynı yanıltıcı biçimde referans verdiler. Aslında Lenin’in sözleri terörizmi olumlamamaktadır. Lenin, toplumda terör yaratmaktan başka işe yaramayan bireysel terör eylemlerine karşı bir polemik yürüttü ve bunun devrimci hareketi toplumdan tecrit edeceğini belirtti. Totaliter ve kapalı-grup komplocusu olmaktan oldukça uzak biri olan Lenin, politik gelişmenin farklı aşamalarında bulunan insanları da içerecek geniş koalisyonlar ve kitle örgütleri yaratma çağrısı yaptı. Parlamento seçimlerine ve sendikalara katılmak da dahil olmak üzere Lenin, sınıf mücadelesini ilerletecek her farklı aracın savunuculuğunu yaptı. Elbette diğer herhangi bir kitle gibi işçi sınıfı da başarılı bir devrimci mücadele vermek için, öncü partinin görevi olan örgütlenmeye ve liderliğe gereksinim duysa da bu, proleter devrimin teröristler ya da komplocular tarafından gerçekleştirileceği anlamına gelmez.

Lenin sürekli olarak liberal burjuva oportünizmi ve aşırı-sol maceracılık gibi iki aşırı ucun yarattığı sorunlarla uğraşmıştır. Buna karşın ana akım gazeteciler ve Soldaki bazıları tarafından birçok kere aşırı-sol bir komplocu olarak tanımlanmıştır. (Özellikle Chris Hedges Lenin’i sıklıkla –ne anlama geliyorsa– “devrimi çalmakla” suçlamıştır.) Lenin’in devrime yaklaşımının bugün için arzulanan şekilde ya da yerinde olup olmaması eleştirel bir incelemeyi gerektirmektedir. Fakat işe yarar bir değerlendirmenin Lenin’in teori ve pratiğini yanlış yorumlayanlardan gelmeyeceği oldukça olasıdır.

“Komünizmin suçları” gerekçesiyle, Sol anti-komünistler komünist örgütlerle herhangi bir ilişkilenmeyi ahlaki olarak kabul edilemez bulur. Fakat bunların çoğu ya seçmen ya da üye olarak, ahlaki olarak liderlerinin işlediği politik suçlardan herhangi bir endişe taşımadıkları ABD’deki Demokrat Parti ile ilişkilidirler. Şu ya bu Demokrat yönetim altında 120.000 Japon asıllı Amerikalı evlerinden ve işlerinden kopartılarak gözaltı kamplarına kapatıldılar; muazzam sayıda masumun yaşamına mal olan iki atom bombası Hiroşima ve Nagazaki’ye atıldı; FBI’a politik gruplara sızma yetkisi verildi; Smith Kanunu, politik inançlarından dolayı önce Troçkist Sosyalist Emekçiler Partisi sonra da Komünist Parti’nin liderlerini hapsetmekte kullanıldı; “ulusal acil durum” halinde politik muhalifleri kapatmak için gözaltı kampları inşa edildi; 1940’ların sonu ile 1950’lerde politik ilişkileri ve görüşleri nedeniyle sekiz bin federal çalışan tasfiye edildi ve yaşamın her alanında binlerce insan cadı avının sonucunda kariyerlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu, Franco’nun faşist lejyonlarının yararına olacak biçimde İspanya Cumhuriyetine ambargo uygulamak için kullanıldı; çeşitli üçüncü dünya ülkelerinde katliamcı kontrgerilla programları yürürlüğe kondu ve Vietnam savaşı hem sürdürüldü hem de tırmandırıldı. Yüzyılın genelinde ise Demokrat Parti Kongre liderliği ırksal ayrımı sürdürmenin yanında adil çalışmayı hedefleyen ve yargısız infazı engelleyen tasarıların kanunlaşmasını engelledi. Yine de, birçoğuna yıkım ve ölüm getiren tüm bu suçlar liberallerin, sosyal demokratların ve anti-komünist “demokratik sosyalistlerin”, bırakalım var olan komünizmi hedefleyen hararetli toleranssızlığına erişmeyi, Demokrat Parti ve onu ortaya çıkartan sistemi topyekûn kınamakta ısrarcı olmaya bile itmedi. 

Pür Sosyalizm Abluka Sosyalizmine Karşı

Doğu Avrupa’daki ayaklanmalar sosyalizm için bir yenilgi değildi çünkü ABD solcularına göre sosyalizm bu ülkelerde hiçbir zaman var olmamıştı. Onlara göre komünist devletler bürokratik, tek-parti “devlet kapitalizmi” ya da buna benzer bir şeyden fazlasını ortaya koymuyorlardı. Eski komünist devletleri “sosyalist” olarak kabul etmek bir tanımlama sorunudur. Bunların kâr-amacı güden kapitalist dünyadan –ki kapitalistlerin anlamakta gecikmedikleri– farklı bir şey oluşturduklarını söylemek yeterlidir.

İlk olarak, komünist ülkelerde, kapitalist ülkelere kıyasla, daha az ekonomik eşitsizlik mevcuttu. Batıdaki CEO’lara kıyasla, kişisel gelirleri ve yaşam biçimleri gibi, parti ve hükümet elitlerinin avantajları oldukça mütevazı idi [hatta bugünkü yönetici ve finans elitlerinin grotesk tazminat paketleriyle kıyaslandığında daha da mütevazıdır – editörün notu]. Yuri Andropov ve Leonid Brejnev gibi Sovyet liderlerine Beyaz Saray gibi köşklerin müsrifçe tahsis edilmesi bir yana bunlar, Kremlin yakınındaki bir konut projesinin göreceli geniş dairelerinde yaşamaktaydılar. Limuzinleri (birçok devlet başkanı gibi) vardı ve yüksek mevkili ziyaretçileri ağırlamak için geniş daçaları kullanım izinlerine sahiptiler. Fakat hiçbiri, birçok ABD liderinin sahip olduğu uçsuz bucaksız kişisel servetlere sahip değildiler. [Aynı Tony Blair’de olduğu gibi, Batılı kodamanlar ile zenginleşmiş politik liderlerin aksine arkadaşları ya da akrabalarına miras veyahut hediye yoluyla böylesi “zenginlikleri” aktaramıyorlardı – e.n.].

ABD basınında geniş biçimde reklamı yapılan Doğu Alman parti liderlerinin “müsrif yaşamları” yıllık 725 dolar nakit ödenek ve Berlin’in eteklerinde konuşlu olan ve bütün mukimlerin ortak kullandığı sauna, kapalı havuz ve spor merkezinin olduğu özel bir yerleşimdeki konut idi. Aynı zamanda muz, kot pantolon ve Japon elektronik aletleri satın alabilecekleri dükkânlara sahiptiler. ABD basını hiçbir zaman sıradan Doğu Almanların da kamu havuzları ve spor merkezlerini kullanabildiklerini ve (ithal edilen çeşitlerden olmasa da) kot pantolon ve elektronik aletler alabildiklerini yazmamıştır. Yine aynı basın, Doğu Alman liderlerinin zevkini çıkarttıkları “müsrif” tüketim ile Batı plütokrasisinin gerçek anlamıyla mebzul yaşam biçimini de kıyaslamamıştır.

İkincisi, komünist ülkelerde, üretici güçler sermaye kazançları ve kişisel zenginleşmeye göre örgütlenmemişti; üretim araçlarındaki kamu mülkiyeti özel mülkiyetin yerini almıştı. Kişiler diğer insanları çalıştıramıyorlar ve emekleri üzerinden büyük kişisel zenginlikler sağlayamıyorlardı. Bir kere daha Batı ile kıyaslarsak, toplum içindeki kazançlar ve birikimlerdeki fark oldukça mütevazı idi. Sovyetler Birliğinde en üstteki ve en alttaki kazanç makası bire beş oranındaydı. ABD’de ise, en üstteki multimilyarderler ile emekçi fakirler arasındaki fark aşağı yukarı 1’e 10.000 oranındadır.

Üçüncü olarak öncelik insani hizmetlere verilmişti. Her ne kadar komünizmde yaşam arzulanan birçok şeyi eksik bırakmış ve sunulan hizmetler nadiren mükemmel olsa da, komünist ülkeler yurttaşları için eğitim, iş, barınma ve tıbbi yardımı da içeren asgari ekonomik yaşam ve güvenlik standartlarını garanti altına almıştı.

Dördüncüsü, komünist ülkeler, diğer ülkelerde kapitalist nüfuz peşinde koşmadılar. Motor itki olarak kâr arzusunun yokluğu ve bu nedenle de sürekli yeni yatırım fırsatları bulma zorunluluğunun bulunmaması bu ülkelerin, ekonomik emperyalizm peşinde koşarak zayıf ulusların topraklarına, emeğine, piyasalarına ve doğal kaynaklarına el koymalarına yol açmamıştır. Sovyetler Birliği genel olarak Doğu Avrupa ulusları ile Moğolistan, Küba ve Hindistan için genel olarak faydalı ticari ve yardım ilişkileri yürüttü. Her şeyden öte tüm bunlar bir derecedeki tüm komünist sistemin örgütlenme prensiplerini oluşturmaktaydı. Yukarıda sayılanların hiçbiri Honduras, Guatemala, Tayland, Güney Kore, Şili, Endonezya, Zaire, Almanya ya da ABD için geçerli değildir.

Fakat hakiki sosyalizmin, devrime ihanet eden Leninistler, Castrocular, Stalinistler ya da diğer kötü emellere sahip, iktidar açlığı çeken, bürokratik şeytani entrikacılardan ziyade doğrudan katılım ile bizzat işçiler tarafından gerçekleştirilmesi gerektiği iddia edilmiştir. Maalesef böyle bir “pür sosyalizm” tarih dışı olmak yanında yanlışlanabilir olmaktan da uzaktır çünkü tarihin gerçeklikleri karşısında teste tabi tutulamaz. Bir ideali mükemmel olmayan bir gerçeklikle karşılaştırır ve gerçeklik uzak ara ikinci olur. Bu ideal hiçbir devlet yapısına ya da güvenlik gücüne gerek olmayan, işçiler tarafından üretilmiş herhangi bir değere, toplumu yeniden inşa etmek ve onu iç sabotajlar ile dış saldırılardan korumak için el konulmasının gerekli olmadığı bugünkünden daha iyi bir dünyadaki sosyalizmi imgeler.

Pür sosyalistlerin ideolojik beklentileri var olan pratiklerle kirlenmez. Pür sosyalistler devrimci bir toplumun türlü türlü işlevlerinin nasıl örgütleneceğinden, dış saldırılar ile iç sabotajların nasıl engelleneceğinden, bürokrasiden nasıl kaçınılacağından, kıt kaynakların nasıl tahsis edileceğinden, politik farklılıkların nasıl karara bağlanacağından, önceliklerin ne olacağından ve üretim ile dağıtımın nasıl yapılacağından bahsetmezler. Bunun yerine, işçilerin üretim araçlarına doğrudan sahip olacağına, bunları nasıl kontrol edeceğine ve yaratıcı mücadele dolayımıyla kendi sonuçlarına nasıl varacaklarına dair belirsiz iddialar ortaya atarlar. Böylece pür sosyalistlerin, başarılı olanlar hariç, her devrimi desteklemeleri sürpriz değildir. Pür sosyalistler yeni insanları yaratacak yeni bir toplum vizyonuna sahiptirler; bu toplum temellerinde öylesi bir değişim geçirmiştir ki hatalı eylemler, yolsuzluk ve iktidarın suç niteliği taşıyan suistimallerine çok az alan bırakır. Bürokrasi ya da kişisel çıkar klikleri, acımasız çatışmalar ya da zarar verici kararlar olmayacaktır. Gerçeklik daha zorunu ve farklısını kanıtladığında da, Soldaki bazıları, gerçek durumu kınamaya ve şu ya da bu devrim tarafından “ihanete uğradıklarını” söylemeye başlarlar.

Pür sosyalistler sosyalizmi komünist çıkarcılık, düzenbazlık ve iktidar hasretiyle lekelenmiş bir ideal olarak görürler. Pür sosyalistler Sovyet modeline karşı çıkarlar fakat ilerlenecek, etkili olacak ve daha iyi işleyecek farklı –birinin hayal gücünden ziyade, gerçek tarihsel deneyimlerden yaratılmış– sosyalizm modellerine dair farklı yolları gösterecek çok az delil ortaya koyarlar. Açık, çoğulcu, demokratik bir sosyalizm bu tarihsel kavşakta mümkün müdür? Tarihsel deliller bunun mümkün olmadığını muştulamaktadır. Siyaset felsefecisi Carl Shames’in söylediği gibi:

“Tüm bağımsız ekonomileri yerle bir eden ve her yerde ulusal egemenliği sonlandıran sermayenin küresel yoğunlaşması olarak tanımlayacağımız süreç yerine, nasıl oluyor da [sol eleştirmenler] temel sorunun iktidardaki [devrimci] partiler olduğunu biliyorlar? Ve bu kapsamda, bu ‘doğa’ nereden gelmiştir? Bu ‘doğa’ toplumun kendisi ile onun üzerinde etki doğuran toplumsal ilişkilerden kopuk ve bağımsız mıdır?… İktidarın merkezileştirilmesinin sosyalist ilişkileri güvence altına almak ve korumak için zorunlu bir tercih olduğuna dair binlerce örnek bulunabilir. [Mevcut komünist toplumlara dair] Gözlemlerime göre, ‘sosyalizmin’ olumluluğu ile ‘bürokrasi, otoriterlik ve tiranlığın’ olumsuzluğu yaşamın her alanının içerisine işleyebilir.” (Carl Shames, benimle yazışması, 1/15/1992).

Pür sosyalistler, uğradığı her yenilgiden Solun kendisini sorumlu tutar. Tahmin ya da değerlendirmelerinin sınırı yoktur. Duyduklarımıza göre devrimci mücadelelerin başarısızlığının nedeni liderlerinin çok beklemeleri veya çok erken harekete geçmeleri ya da çok ürkek, çok dürtüsel, çok inatçı olmaları veyahut akıllarının kolayca çelinmesidir. Devrimci liderlerin tavizkâr ya da maceracı, bürokratik ya da oportünist olduklarını, katı örgütlendikleri ya da yetersiz örgütlendiklerini, demokrat olmadıkları ya da güçlü liderlikler sergileyemediklerini işitiyoruz. Başarısız olan her zaman liderlerdir çünkü onlar, ufacık sol eleştirmen topluluğunun sunduğu liderliğe verildiğinde, her türlü sıkıntıya dayanacak ve onu aşabilecek işçilerin “doğrudan eylemlerine” güvenmemişlerdir. Maalesef eleştirmenler kendi liderlik dehalarını kendi ülkelerinde başarılı bir devrimci mücadele oluşturmak için kullanma yetisinden yoksundurlar.

Tony Febbo pür sosyalistlerin söz konusu “liderliği suçla” sendromunu sorgulamıştır:

“Bana görünen o ki Lenin, Mao, Fidel Castro, Daniel Ortega, Ho Şi Min ve Robert Mugabe gibi –ve onları takip eden ve onlarla birlikte savaşan milyonlarca insan– akıllı, farklı ve adanmış kişiler, eninde sonunda aynı yerde buluşuyorlar ise, birilerinin herhangi bir toplantıda aldıkları kararlardan daha büyük bir şey söz konusudur. Hatta bu toplantılardan sonra gittikleri evlerin büyüklüğünden bile…

Bu liderler bir boşlukta değillerdi. Bir kasırganın ortasındaydılar. Onları etrafında döndüren vakum, güç ve zor 900 yıldan fazla bir süre eğirtti ve yeryüzünü bir mengenede ezdi. Şu ya da bu teoriyi veya şu ya da bu lideri suçlamak Marksistlerin yaptıkları [ya da yapmaları gereken] analizin yerine bir safdillik koymak anlamına gelir”. (Guardian, 11/13/91).

Emin olmak gerekirse pür sosyalistler devrim inşası için özgül gündemlerden tamamen yoksun değillerdir. Sandinistlerin Nikaragua’da Somoza diktatörlüğünü devirmelerinin ertesinde, ülkedeki aşırı-sol bir grup fabrikaların dolaysız işçi kontrolüne verilmesi çağrısı yaptı. Silahlı işçiler yöneticilerin, devlet planlamacılarının, bürokratların ya da resmi ordunun çıkarına olmadan üretimin kontrolünü alabilirlerdi. Tartışmasız bir çekicilik taşısa da, söz konusu işçi sendikalizmi, devlet iktidarının gerekliliklerini reddeder. Böylesi bir düzenleme ile Nikaragua devrimi, ülkeyi paramparça eden ABD-destekli karşıdevrime iki ay bile dayanamazdı. Bir ordu oluşturacak, güvenlik önlemleri alacak ya da ulusal düzeyde ekonomik programlar ile insani servisler inşa ederek koordine edecek yeterli kaynağı harekete geçiremezdi.

Ademi Merkezileşme Sağ Kalmaya Karşı

Bir halk devrimin hayatta kalması için devlet iktidarını ele geçirerek bunu (a) toplumsal kurumlar ile kaynaklar üzerinde mülk sahibi sınıfların hegemonyasını parçalamak ve (b) gelmesi kaçınılmaz gerici karşı saldırıya dayanmak için kullanmaya mecburdur. Bir devrimin karşılaştığı iç ve dış tehlikeler, 1917’de Sovyet Rusya’da ve 1980 Sandinista Nikaragua’sında olsun, kimsenin pek de hoşuna gitmeyen merkezi bir devlet iktidarını gerekli kılar. Engels, 1872-73’te İspanya’da ülke çapında belediyelerde iktidarı ele geçiren anarşistlere dair uygun bir değerlendirme yapar. Durum başlarda ümit verici idi. Kral tahttan feragat etmiş ve burjuva hükümet de ancak birkaç binlik kötü eğitimli birlik toplayabilmişti. Yine de bu derme çatma güç tamamen yerelleşmiş isyan karşısında galip gelebilmişti. Engels, “Her kasaba kendisini egemen bir kanton ilan etmiş ve devrimci komiteler (cunta) kurmuşlardı” diye yazar. “Her şehir kendi kendini yönetiyor, önemli olanın diğer şehirle işbirliği değil, onlardan ayrılmak olduğunu ilan etti ve böylece [burjuva güçlere karşı] birleşik bir saldırı olasılığının önüne geçilmiş oldu”. Bu, “devrimci güçlerin, hükümet birliklerinin ardı ardına isyanları ezmesini sağlayan, tecritleri ve parçalanması” demekti.

Ademi merkezi yerel özerklik, ayaklanmanın mezarlığıdır –belki bu başarılı hiçbir anarko-sendikalist devrimin olamamasının nedenlerinden biri olabilir. Yerel, doğrudan-yönetilen, işçi katılımlı ve asgari bürokrasi, polis ve ordunun bulunması istenilen bir ideal olabilir. Bu, karşı-devrimci saldırı ve yıkıcılığın engelsiz biçimde gelişmesine izin verilen bir sosyalizm olacaktır. 1918-20’de ABD’nin de içerisinde olduğu on dört kapitalist ülkenin, devrimci Bolşevik hükümeti devirmek için başarısız ama oldukça kanlı biçimde Sovyet Rusya’yı işgal ettiği akıllara gelir. İşgal ve iç savaşın sürdüğü yıllar, parti birliğini sıkı bir intizam altına alma ve baskıcı bir güvenlik aparatı kurmanın eşlik ettiği abluka psikolojisini Bolşevikler için yoğunlaştırmıştır. Böylece Mayıs 1921’de, parti içi demokrasiyi teşvik etmesi ve sendikalara daha geniş bir otonomi vermek istemesinden dolayı Troçki’ye karşı mücadele etmiş olan Lenin, şimdi, İşçi Muhalefeti ile parti içerisindeki diğer fraksiyon gruplarının sonlandırılması çağrısı yapmaktaydı. Onuncu Parti Kongresi’nin kararlarını şevkle kabul eden Lenin, “Muhalefete son vermenin, onun sesini kesmenin vakti geldi: gereğinden fazla muhalefetimiz oldu” diyordu. Komünistler için partinin içerisinde ve dışındaki açık anlaşmazlıklar ve çatışmalı eğilimler, dişli düşman saldırılarına davetiye çıkartan bölünme ve zayıflık görüntüsü vermekteydi.

Yalnızca bir ay öncesinde, Nisan 1921’de, Lenin partinin Merkez Komitesinde daha fazla işçi temsiliyeti için çağrı yapmaktaydı. Kısaca anti-işçiden ziyade anti-muhalefet pozisyonu almıştı. Burada söz konusu olan –diğer hepsinde olduğu gibi– politik ve maddi yaşamını engelsiz biçimde geliştirmesine izin verilmemiş bir sosyal devrimdi.

1920’lerin sonunda Sovyetler bir tercih ile karşılaşmıştı; ya (a) Stalin’in seçtiği kumanda ekonomisi, zorunlu kırsal kolektivizasyon ve otokratik, kumandacı parti liderliği altında gerçekleşen son-sürat bir sanayileşmenin eşlik ettiği daha merkezi bir yönelim ya da (b) daha liberal bir yönelim ile birlikte daha fazla politik çeşitlilik, işçi sendikaları ile diğer örgütler için daha fazla otonomi, daha fazla açık tartışma ve eleştiri, Sovyet cumhuriyetleri arasında daha yüksek bir otonomi, küçük işletmelerin mülkiyetindeki özel bir sektör, köylülerin bağımsız kırsal gelişimi, tüketici malları üretimine daha fazla vurgu ve güçlü bir askeri-sanayi temeli kurmak amacıyla söz konusu olması gereken sermaye birikime daha az önem verme.

İkincisinin daha rahat, daha insani ve daha kullanışlı bir toplum üreteceği bana göre açıktır. Abluka sosyalizminin yerini işçi-tüketici sosyalizmi alacaktır. Yegâne sorun ülkenin Nazi saldırısına karşı koyamama riski ile karşılaşmasıydı. Buna karşılık Sovyetler Birliği sert ve zorunlu bir sanayileşmeye girişti. Söz konusu politika Stalin’in halkına karşı işlediği suçlardan biri olarak sık sık gündeme getirilmiştir. Bu politika, bir onyıl içerisinde Uralların doğusundaki çorak steplerde, Batı’dan gelecek bir işgal beklentisiyle, Avrupa’nın en büyük çelik kompleksi olacak, tamamen yeni devasa bir sanayi merkezi inşasından oluşmaktaydı. “Su gibi para harcandı, insanlar dondu, açlık ve acı çekti fakat kurulum birey umursanmaksızın, tarihte görülmemiş bir kitlesel kahramanlıkla sürdürüldü.”

Stalin’in Sovyetler Birliği’nin, İngilizlerin bir asırda yaptıklarını sadece on yılda yapması gerektiğine dair kehaneti doğru çıktı. Naziler 1941’de işgale başladıklarında, cepheden binlerce mil uzakta güvenle yerleşik durumdaki aynı sanayi üssü, nihayetinde akıntıyı tersine çevirecek silahları üretecekti. Hayatta kalmanın bedeli savaşta yok olacak 22 milyon Sovyet yurttaşı ile sonrasında onyıllarca Sovyet toplumu üzerinde bozucu etkisini sürdürecek ölçülemez bir yıkım ve ıstırabı kapsıyordu.

Tüm bunlar Stalin’in yaptığı her şeyin tarihsel bir gereklilik olduğunu söylemek değildir. Devrimci hayatta kalmanın gereklilikleri yüzlerce Eski Bolşevik liderin duygusuzca infaz edilmesini, her devrimci kazanımın kendisine ait olduğunu iddia eden yüce liderin kişilik kültünün yaratılmasını, terör yoluyla parti politik yaşamının bastırılmasını, sanayileşme ile kolektivizasyonun hızına dair tartışmaların nihayetinde susturulmasını, tüm entelektüel ve kültürel yaşamın ideolojik düzenlemeye tabi tutulmasını ve “şüpheli” ulusların kitlesel sürgünlerini “kaçınılmaz” kılmamıştır.

Karşı-devrimci saldırının dönüştürücü etkileri diğer ülkelerde de hissedildi. 1986’da Viyana’da tanıştığım bir Sandinista askeri yetkilisi, Nikaragualıların “savaşçı bir toplum” olmadığını fakat ABD destekli paralı savaşçıların yürüttüğü yıkıcı bir savaşla yüzleştiklerinde kavga etmeyi öğrenmek zorunda kaldıklarını belirtmişti. Savaş ve ambargonun ülkesinin sosyo-ekonomik gündemlerini ertelemek zorunda kaldığından da yakınıyordu. Aynı Nikaragua’da olduğu gibi Mozambik ve Angola ile ABD’nin finansörlüğündeki paralı güçlerin çiftlikleri, köyleri, sağlık merkezleri ve enerji istasyonlarını yok etmeleriyle birlikte yüzbinlerce insanı öldürme ya da aç bırakma pratiklerinin sergilendiği diğer birçok ülkede de devrim ya beşikteki bebek gibi boğazlanmış ya da acımasızca kanı akıtılarak tanınmaz bir hale getirilmiştir. Söz konusu bu gerçek en azından, şu ya da bu devrimci toplumdaki muhaliflerin bastırılması kadar görülmeyi hak ediyor.

Doğu Avrupa ve Sovyet komünist hükümetlerinin devrilmesi birçok sol entelektüel tarafından tezahüratlarla karşılanmıştı. Artık demokrasinin günü gelmişti. İnsanlar komünizmin boyunduruğundan ve ABD Solu da var olan komünizmin yükünden kurtulacaktı; ya da sol teorisyen Richard Lichtman’nın belirttiği gibi, “Sovyetler Birliği kâbusu ile baştan çıkartıcı Komünist Çin’den özgür olacaklardı”.

Doğu Avrupa’daki kapitalist restorasyon aslında hem Sovyetler Birliğinden yardım alan birçok Üçüncü Dünya kurtuluş mücadelesini zayıflattı ve yeryüzünde ABD küresel karşı-devrimcileriyle el ele çalışan yeni sağcı hükümetleri ortaya çıkarttı.

Buna ek olarak komünizmin yıkılması Batılı şirket çıkarlarının dizginsiz sömürücü itkilerine yeşil ışık yakmıştır. Ne işçileri Rusya’daki benzerlerinden daha iyi yaşadıklarına ikna etme gerekliliği kalan ne de rakip bir sistem tarafından engellenen sermaye sınıfı, çalışanların yıllar içerisinde elde ettikleri birçok kazanımı geri almaya başladı. Şimdi, en vahşi biçimindeki, serbest piyasa Doğu’da zaferler kazanırken, Batı’da da muzaffer olacaktır. “İnsani yüzlü bir kapitalizm”in yerini “insanın yakasına yapışan bir kapitalizm” almaktadır. Richard Levins’in belirttiği gibi, “Dünya kapitalizminin yeni coşkun saldırganlığında gördüğümüz şey komünistler ve müttefiklerinin uzakta tuttukları şey idi” (Montly Review, 9/96). “Var olan komünist iktidarların Batı kapitalizmin en berbat itkilerini ıslah etmedeki rolleri ile komünizmi yalnızca katıksız bir şeytan olarak gören sol anti-komünistler, yaklaşmakta olan kayıpları hiç ummuyorlardı. Bazıları ise halen anlamıyor.”

https://eliku.medium.com/left-anticommunism-612908583ec4

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar