Ana SayfaKürsüFransa’da Ekim 2026 Toplumsal Hareketi ya da Yan Yana Olmak Neden Birlikte...

Fransa’da Ekim 2026 Toplumsal Hareketi ya da Yan Yana Olmak Neden Birlikte Olmak Demek Değildir

“En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır.

Jülide’ye.”

İki aydır Fransa çeşitli toplumsal hareketlere sahne oluyor. 17 Ekim, ülke genelinde organizatörlere göre yaklaşık 800.000, polise göre ise 550.000 kişiyi bir araya getiren güçlü bir an oldu. Kimileri bunda devrimci bir umut, köklü değişimlerin siyasi çıkış yolları ya da bu kez kararlı ve iktidarı ele geçirmeye hazır olarak, artık ünlenmiş “Sarı Yelekliler” hareketinin[1] dönüşünü görmeye yönelebilir. Bu kişilerin başlıca argümanı şudur: Fransa’da simge haline gelen bu hareketin ilk eylem günü olan 17 Kasım 2018’de, bazı tahminlere göre ülke genelinde yaklaşık 500.000 kişi eylemlere katılmıştı; polisin ve eylemcilerin açıkladığı rakamlar ise birbirinden büyük ölçüde ayrışıyordu. 17 Ekim 2026 ile karşılaştırıldığında, bu sonuncusu çok daha görkemli bir başarı olarak görünüyor. Ancak rakamların karşılaştırılması her şeyi söylemez; daha kitlesel bir seferberlik, hedeflerinin daha bilincinde, daha örgütlü ya da iktidarı kalıcı biçimde sıkıştırabilme kapasitesi daha yüksek bir seferberlik anlamına gelmek zorunda değildir.

2026 sonbaharında ülkede yakınsayan, bazen de ıraksayan hareketi −daha doğrusu hareketleri− anlamak için “bu gösterilerde gerçekte kimler var?” sorusunu sormak gerekiyor. Aslında kavranması gereken şey, birkaç hareketin neredeyse “takvim tesadüfüyle” yakınsıyor olduğudur. Aynı siyasi anı paylaşıyorlar, ancak zorunlu olarak aynı maddi varoluş koşullarını, aynı talepleri ya da durumu kavramanın aynı biçimini paylaşmıyorlar. Öfkelerin eşzamanlılığını birleşik bir hareketin varlığıyla karıştırmamayı sağlayan tam da bu ayrımdır. Bu ayrım, sınıf ile ırkın nasıl eklemlendiği sorusunu da gündeme getiriyor. Irkın, sınıfın yanına eklenecek özerk bir kategori değil, sınıfa hükmetmenin ve onu bölmenin bir aracı olduğu düşüncesinden yola çıkıyoruz. Marx bunu daha 1870’te, İngiliz ve İrlandalı işçiler arasındaki antagonizma vesilesiyle belirtmişti (Meyer ve Vogt’a 9 Nisan 1870 tarihli mektup); Du Bois (Black Reconstruction, 1935) ve ardından Roediger (The Wages of Whiteness, 1991), beyazlığın beyaz işçilerin sömürülmesini kısmen telafi eden bir “kamusal ve psikolojik ücret” olarak nasıl işleyebildiğini göstermiştir; Stuart Hall ise ırkı sınıfın yaşandığı kip olarak ele alıyordu (“Race, articulation and societies structured in dominance”, 1980).

Bir yandan, öğrenciler Mayıs 2026’dan beri, “Fransa’ya Hoş Geldiniz” denilen bir kararname çıkaran Yükseköğretim Bakanı Philippe Baptiste’e karşı mücadele ediyor; bu kararname, Avrupa dışından gelen öğrenciler için üniversite kayıt ücretlerini artırıyor. Bu önlem, uygulaması biçimsel olarak ten rengine değil uyruğa dayansa da, doğrudan beyaz olmayan nüfusları hedef alıyor. Bu önlem, özel eğitimi kayırmaya ve kamusal yükseköğretimde toplumsal seçiciliği pekiştirmeye yönelik daha geniş bir iradenin tam da devamı niteliğinde. En prestijli ve en seçkin bölümler büyük ölçüde ayrıcalıklı kesimlerin egemenliğinde kalmaya devam ederken, emekçi sınıfların çocukları daha çok en az değer verilen yollara yönlendiriliyor. Öte yandan, emperyalist çevreden gelenler açısından mesele, tam da burjuva çocuklarını getirmektir; bunu da Fransız kamusal eğitimini, Fransa topraklarındaki Avrupa dışı öğrencilerin büyük çoğunluğunu oluşturan Mağrip ve Sahraaltı Afrika’nın “üst orta sınıflarına” erişilmez kılarak, yani kamusal eğitimi buradaki yoksullara ve başka yerlerin zenginlerine ayırarak yapmaktır. Bununla eş zamanlı olarak, Temmuz 2026’da, Fransa topraklarındaki yabancı öğrenciler arasında sosyal ölçütlere dayalı bir bursu bulunmayanlar için APL’lerin (kişiselleştirilmiş konut yardımları)[2] askıya alınacağı açıklandı. Dolayısıyla bu önlemler yalnızca tek tek öğrencilere yönelik saldırılar değildir; eğitime erişimi toplumsal ve coğrafi kökene göre hiyerarşikleştirmeye katkıda bulunurken, eğitimlerinin maliyetinin bir kısmını da yabancı öğrencilerin sırtına yüklemektedir.

Sömürgeci sürekliliğin bu boyutuna karşı seferberlik, katılım bakımından büyük ölçüde azınlıkta kaldı ve kitleselleşmeyi başaramadı. Buna rağmen zamana yayılarak sürdü; üstelik öğrencilerin çoğunluğunun ve fakültelerin personelinin bir kısmının onayını aldı. Fransız devleti bu hareketi görmezden gelmekle yetindi; hareket nihayetinde şimdiye kadar yalnızca ihmal edilebilir bir rahatsızlık oluşturuyordu. Bu göreli kayıtsızlık öncelikle bir soruyu gündeme getiriyor: Bir talep, ilgili kesimlerce geniş ölçüde anlaşılsa bile, hangi andan itibaren iktidarı yanıt vermeye zorlayacak kadar siyasi açıdan maliyetli hale gelir?

*

Eylül ayının ikinci yarısından beri, Paris banliyösündeki bazı liseler, özellikle Seine-Saint-Denis’de[3], seferber oldu ve bloke eylemleri başlattı. 1 Ekim’den itibaren hareket genişleyerek ülke genelinde, hem kent merkezlerinde hem taşrada çok sayıda lisenin bloke edilmesine dönüştü; 800 lisenin bloke edildiği zirve noktası, 2006’daki İlk İş Sözleşmesi[4] karşıtı hareketi aşan bir rakam oldu. Elbette ortaöğretim de neoliberalizmin bütçe kısıntılarından kaçamıyor: Eylül 2026’daki okul açılışında liselerin yarısından fazlasında yeterli öğretmen yoktu. Mayıs-Temmuz 2026 sıcak hava dalgaları sırasında bazı sınıflarda sıcaklık 35 °C’nin üzerine çıktı. Buna malzeme eksikliği, köhne binalar ve bazı öğrencilerde öğretmenlerinin ya da kurumun gündelik gerçekliklerini anlamadığı duygusu da ekleniyor. Liselilerin bloke hareketi bu nedenle, 29 Eylül’de yapılan ve şiarı “kamu hizmetlerine kaynak” olan bir öğretmen grevinin ardından başladı. Paris’in emekçi banliyölerinden Saint-Denis’te bir lisenin öğrencileri, öğretmenlerin yaklaşık yirmi yıldır yürüttüğü seferberliklerin etkisizliğini gözlemleyerek şunu ilan etti: “Öğretmenlerimizi dinlemek istemiyorlar, biz her şeyi bloke edeceğiz.”

Bu çağrının ardından, liselerin öğrenciler tarafından bloke edildiği çok geniş bir hareket geldi. Şiar netti: “Tüm liseler için mali olanaklar, her sınıfın başında bir öğretmen.” Kısacası, fiyatları durmaksızın artan özel eğitime başvurmak zorunda kalmadan nitelikli bir eğitim hakkı. Paris merkezindeki burjuva liseleri bile, Henri-IV ve Louis-le-Grand[5] gibi, kendileriyle aynı eğitim koşullarına sahip olmayan liselilere destek amacıyla bloke edildi. Bu tür bir seferberlik, hem ölçeği hem de toplumsal bakımdan çok farklı okullar arasında ortaya koyduğu dayanışma açısından benzeri görülmemiş bir nitelik taşıyor. Burjuva gençliğinin en güvencesizleştirilmiş sınıfları desteklemek için seferber olması nadirdir. Ancak bu jest idealize edilmemelidir; geçici bir dayanışma, varoluş koşulları, eğitim yörüngeleri ve sesini duyurabilme kapasitesi arasındaki uçurumları ortadan kaldırmaz. Siyasi bir olasılık açar; henüz kalıcı bir ittifakı garanti etmez.

Banliyölerde, yani çoğunluğu beyaz olmayan bölgelerde, sömürgecilik sonrası göç kökenli gençleri her şeyden önce seferber eden şey polis şiddeti meselesidir. Eylem biçimleri, sürmekte olan toplumsal hareketin diğer bileşenlerinin biçimlerinden son derece farklıdır. Bu gençler çoğunlukla göçmen işçilerin çocukları ve torunlarıdır; okulu bırakmış, güvencesiz ya da düşük nitelikli işlerde çalışan kişilerdir: Polis denetimi ve mekânsal tecrit yoluyla gerçekleşen ırklaştırma, sınıf ilişkileri içindeki yerlerinin somut biçimidir. Bu isyanlar, 2005’te Zyed ile Bouna’nın ölümünden[6] bu yana banliyölerde art arda yaşanan ve 2023’te Nanterre’de Nahel Merzouk’un polis kurşunuyla[7] ölümünden bu yana yeniden canlanan ve daha yakın zamanda Saint-Pierre-des-Corps’da Adjel B.’ye[8] yönelik cinayet girişimiyle bir kez daha alevlenen kentsel isyanların izindedir.

Çoğunluğu siyah ve Arap olan banliyö gençlerinin eylem biçimleri çok hızlı biçimde gerilla görünümü alıyor: Havan tipi havai fişek atışları, polisi kolaylıkla atlatmayı sağlayan küçük ve çok hareketli gruplar halinde yer değiştirmeler, kurumsal binaların ve dükkânların yağmalanması. Nihayet, etlerine işlemiş şiddetin bir kısmını yerleşik düzene karşı çevirme fırsatına kavuşuyorlar. Geleneksel militan çevrede pek alışılmış olmayan bu yöntemlerin kullanılması, polis şiddetinin gündelik olduğu kent merkezlerinin çevresinde onlarca yıllık devlet şiddetinin sonucudur. Bu isyanların tüm pratiklerinin eşdeğer olduğunu ya da doğaları gereği siyasi açıdan etkili olduklarını ileri sürmek elbette söz konusu değil; mesele, bu pratiklerin ortaya çıktığı tarihsel ve maddi koşulları anlamaktır. Bu eylemler, devlet ile emekçi mahalleler arasındaki ilişkilerden bağımsız olarak, sanki hiçlikten çıkmış gibi çözümlenemez.

Mahallelerden gelen eylemcileri liselilere en çok yaklaştıran nokta iletişim biçimidir: Banliyölerin gençleri de liseliler de geleneksel Signal, Telegram ve WhatsApp’ı bırakıp, özellikle emekçi kesimlerdeki gençler arasında çok popüler bir anlık mesajlaşma uygulaması olan Snapchat üzerinden örgütleniyor. Öte yandan, lise seferberliğinin başında mahalle gençleri, okulu bırakmış ya da çalışan olsalar bile oradaydılar, ancak yalnızca ilk günlerde. Zira çok geçmeden, Fransa’da çoğu zaman kuramlarını kesişimsellik ve post-Marksizm üzerine kuran geleneksel militan çevreler tarafından hesaba katılmadıklarını anladılar. Bu da çoğu zaman ırkçılığa göz kırpan kaba bir paternalizme yol açıyor. Böylece, iki gün içinde öğrenciler ve liseliler, mücadelelerin yakınsaması yönünde açıkça ilan edilmiş bir iradeye rağmen mahalle gençlerini kaybetmeyi başardı.

Bir genel kurul biçimsel olarak herkese açık olabilir, ancak katılımcılarının hepsi gerçekten aynı siyasi müdahale kapasitesine sahip olmayabilir. Hiçbir zaman beklenemeyeceği üzere bu somut durumda da mücadele bir örnek ve “pür” kimselerden oluşmadığından, çok sayıda militanın takındığı kibirli, çoğu zaman küçümseyici ton, harekete katılmak isteyen ama dünyanın tamamını kavradığına ikna olmuş öğrencilerle başa çıkmak için gerekli kodlara zorunlu olarak sahip olmayan emekçi kesimleri uzaklaştırıyor. Mesele yalnızca bireysel iyi niyetle ilgili değil; konuşma biçimleri, meşru sayılan konular, söz alma usulleri ve başvurulan referanslar gibi bazı etmenler, kolektif hedeflerin belirlenmesine kimin katılabileceğini somut olarak belirler. Okulla ilişki, söz söyleme rahatlığı gibi birtakım hiyerarşik belirtiler, ırkı ve yaşı kesiştirir ve hareketin içinde kol emeği ile kafa emeği arasındaki bölünmeyi yeniden üretir. Bu durumda yakınsama, herkes söylemde bunu arzuladığını ileri sürse bile pratikte başarısız olur. Mahalleler, maruz kaldıklarının düzeyinde kesinlikle desteklenmiyor; onları vahşiler olarak sunmaya dayanan hükümet propagandası, bazı eylemciler dahil olmak üzere çok iyi işliyor. Burada büyük bir çelişki var. Aynı iktidara karşı mücadele ettiğini ileri sürerken, bazen farkına bile varmadan, iktidarın, şiddetini en doğrudan yaşayanlara ilişkin temsillerinin bir kısmını kabul ediyor.

Son olarak, “Sarı Yelekliler 2.0” diyebileceğimiz kesim var. 17 Ekim Cumartesi günü başlayan popülist, kitlesel ve −Sarı Yeleklilerin ilk versiyonuna bakılacak olursa− tarihsel olarak beyaz bir hareket. O günkü gösteri çağrısı TikTok sosyal ağında ortaya çıktı ve neredeyse sekiz yıl önceki Sarı Yeleklilerde olduğu gibi, ilk tetikleyici benzin fiyatıydı. Ancak hareket bu meseleyle sınırlı kalmıyor; herkes orada istediğini görüyor. Solda konumlanmış insanların çoğunlukta olduğu doğru olsa da, kafa karışıklığı gerçek ve bazı kavşakların köşesinde gerici, hatta tümüyle ırkçı söylemler duyulabiliyor. Bununla birlikte, bu eğilim sekiz yıl öncesine göre çok daha azınlıkta ve hareket bugün daha fazla sola kök salmış görünüyor. Ancak bu değerlendirmenin, gerçekten dile getirilen taleplerle, sahada duyulan söylemlerle ve zaman içinde ortaya çıkacak örgütlenme biçimleriyle sınanması gerekiyor. Toplumsal bileşimleri de mütevazı ücretliler, küçük bağımsız çalışanlar, arabanın vazgeçilmez olduğu çevre bölgelerin emeklileri gibi emekçi nitelikte. Beyazlık burada bir sınıf ayrıcalığı değil, sınıfın kendi içinde bir bölünme çizgisidir ve iktidar bunu nasıl istismar edeceğini bilir.

Bu 17 Ekim’in asıl başarısı, tam da hem beyaz kırsal kesimleri hem de emekçi mahallelerin gençlerini seferber edebilmesi oldu. Bu, belki de 2018’deki Sarı Yeleklilerin ilk gününe kıyasla gösterici sayısındaki kayda değer artışın nedenlerinden biridir. Belki de Fransız ulusal burjuvazisine karşı, Houria Bouteldja’nın aynı adlı kitabında arzuladığı “Beauf’lar ve Barbarlar”[9] ittifakı umudu doğdu. Bu ittifakın anlamını da netleştirmek gerekir: Bizim açımızdan söz konusu olan, çıkarları doğaları gereği ayrı gruplar arasında bir ittifak değil, sınıfı bölen şeye karşı yeniden inşa edilmesi gereken bir sınıf birliğidir. Ancak her iki kesimin de yalnızca orada bulunması, bir yakınsamanın gerçekliğini kanıtlamaya yetmez. Aksine, her iki kesim aynı yerlerde buluşurken derinden birbirinden ayrışıyor. Coğrafi yakınlık, çıkarlarına ilişkin ortak bir bilinci kendiliğinden üretmez. Taleplerin buluşması, önyargılarla mücadele edilmesi ve ortak pratiklerin inşa edilmesi de gerekir. Sarı Yeleklilerin kendileri de “şiddet içerikli” diye nitelendirilen eylemlere girişiyor. Süpermarketleri, akaryakıt istasyonlarını ve otoyol gişelerini talan ediyor, ama benzer eylemler beyaz olmayanlar tarafından yapıldığında bunları aşağılıyorlar. Bu muamele farkı, birlik adına bir kenara süpürülemeyecek bir çelişkiyi açığa çıkarıyor: Şiddet, bazı toplumsal gruplardan geldiğinde kimi zaman meşru, başka gruplardan geldiğinde ise barbarlığın kanıtı sayılıyor. Irkın sınıfı bölen bir araç olarak somut biçimde işlediği yer burasıdır; aynı sınıfın farklı kesimlerini, aynı pratiği farklı biçimde yargılamaya yöneltir.

Bu kitlesel seferberlik, hareketin gücü olduğu kadar çelişkisidir de. Bugün, büyük olasılıkla önümüzdeki cumartesilerde de tekrarlanacak olan 17 Ekim hareketi, her şeyden önce herkesin kendi istediği gibi yorumlayabildiği ve eylemlerini o anda doğaçlama yapan başsız bir harekete benziyor. Burada bir kendiliğindenlik var, ancak bu yine de kendiliğindencilik değil. Kendiliğindenlik kitlelerin bizzat eyleme geçme kapasitesini ifade eder; kendiliğindencilik ise bu kapasiteyi başlı başına bir stratejiye dönüştürmek, sanki kolektif eylem kendi kendine yeterli olabilir ve kendi siyasi çıkış yollarını otomatik olarak üretebilirmiş gibi davranmak olurdu. Oysa tarihsel deneyim, öfkenin yerleşik bir düzeni sarsabileceğini, ancak onu dönüştürebilecek bir güçle değiştirmeyi zorunlu olarak başaramadığını göstermektedir.

*

Genel kurullar düzenli olarak toplanıyor ve hareket üzerinde yerel düzeyde söz sahibi olan siyasi militanlar şehirden şehre büyük ölçüde değişiyor. Paris gibi bir şehirde, muhtemelen Boyun Eğmeyenler[10] ve Troçkistler dümende, Tours gibi bir şehirde ise özyönetimci ve liberter eğilimler ağır basıyor. Bu çizgi ayrılıkları, eylem biçimlerinde, mücadelelerin yakınsaması konularında ve çoğunluğu beyaz olmayan mahallelerin bu geniş çerçeveye dahil edilmesi konusunda da kırılmalara yol açıyor. Dolayısıyla genel kurullar, hareketin inşasının olası mekânları olduğu kadar, iç güç ilişkilerinin açığa çıktığı mekânlardır da. Genel kurulların bizatihi varlığı ne gerçek bir demokrasinin ne de ortak bir stratejinin güvencesidir. Belirleyici husus, genel kurulların farklı bileşenlerin kararlar üzerinde etkili biçimde ağırlık taşımasına izin verip vermeyeceği ya da mücadele ettiklerini iddia ettikleri toplumsal hiyerarşileri militan bir biçimde yeniden üretip üretmeyeceğidir.

Ve tüm bunların içinde, siyasi ve sendikal örgütlerin eksikliği göze çarpıyor.

Siyasi cephede, sol örgütler harekete destek veriyor; 2018’de ise Sarı Yeleklilere katılmakta çok gecikmişlerdi ve bazıları bugün bile bu hareketi sağcı saymaya devam ediyor. Bununla birlikte, taleplere destek ile şiddet içeren eylem biçimlerini onaylamayı reddetme arasındaki bir sırt hattında yürüyorlar. Örneğin Fransa Komünist Partisi başlangıçta, emekçi mahallelerin yıllardır ve Ekim başından beri de liselilerin maruz kaldığı polis şiddetinin gerçekliğinde ısrar etmiş ve eylemcilerin şiddetini kınamayı reddetmişken, kısa süre sonra yön değiştirdi ve şiddetten uzak durmayı vazetmeye başladı. Bu gelişme, kurumsal solun bir kesiminin, alışkın olduğu seferberlik biçimlerini aşan bir hareket karşısındaki tereddütlerini gösteriyor. Siyasi örgütler böylece, hareketi gerçekten yapılandırmaya çalışmadan, eşlikçi bir konumda yer alıyor. Sorun, hareketin önderliğini ne pahasına olursa olsun üstlenmeyi reddetmeleri değil, talepleri birbirine bağlama ve bir strateji inşa etme yönündeki siyasi işlevi üstlenmekte tereddüt ediyor görünmeleridir. Kitlelerin kendi başlarına eyleme geçmesini desteklemek, her türlü örgütlü siyasi müdahaleden vazgeçmek anlamına gelmez.

Sendikal örgütler ise çok daha kopuk durumda. Şunu belirtmek zorunlu: Bu hareket öncelikle iş yerlerinde yürümüyor; grev birincil eylem biçimi değil, liseliler ve öğrenciler işçi değil, grevci sayısı Ekim’de çok düşük kaldı ve seferberliklerin ağırlığı cumartesilere düşüyor. Bazı yerel federasyonlar grev ilan edip doğrudan gösterileri desteklemiş olsa da, sendikalar arası ittifak (intersyndicale)[11], Ekim başında, zaten bir haftalık lise ve öğrenci hareketinden sonra 5 Kasım’da bir günlük grev çağrısı yaptı. Bu, birçok militanın gözünde hareketin akışına ters düşen bir çağrı olarak göründü. Onlarca yıldır alışageldikleri gibi, sendikalar arası ittifakın yönetimleri aralıklı ve dağınık seferberlik günleri örgütlüyor; bu da iki vade arasında seferberliğin düşmesine izin vererek Fransa’daki toplumsal hareketleri öldürme riski taşıyor. Mücadeleci bir sendikalar birliği olan Solidaires, bu zamansallıktan uzak duran ve ilk günlerden itibaren öğrenci, lise ve 17 Ekim hareketini desteklemeye çağıran örgütlerden biri oldu.

Şu soruyu sorabiliriz: Sendikal örgütler seferberliğin temposunu takip edemiyor mu, yoksa yapıları ve stratejileri onları göstericilerin girişimleriyle çelişen mücadele biçimlerini tercih etmeye mi götürüyor? İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana sendikaların kurumsallaşması ve burjuva siyasi çerçeveye entegrasyonuyla birlikte, olası bir yorum, bürokratikleşmenin ve −özellikle profesyonel seçilmişlerden oluşan− bir “sendika aristokrasisi”nin ortaya çıkışının CGT gibi büyük örgütleri büyük ölçüde kemikleştirmiş olduğudur. Sendikalar arası ittifak çerçevesinde ayrıca, reformist yönelimi, müzakereyi ve toplumsal uzlaşmayı öne çıkaran CFDT gibi sendikalar da yer alıyor. Ancak bu eleştiri aygıtları suçlamakla yetinemez, eleştiri, yönetimlerin kararlarını sahada alınan girişimlerden uzaklaştıran somut mekanizmalara da yönelmelidir.

Neyse ki, çeşitli örgütlerin yerel militanları, gençlerin yanında yer almak için kendi ulusal yönetimlerinin talimatlarını beklemedi. Bu, son toplumsal hareketlerin −işçilerin siyasetten uzaklaştırılması ve toplumsal bir hareket inşa etmek için tabanlara dayanmanın imkânsızlığı olarak görünen şey nedeniyle− çok dikey biçimde örgütlenmiş olması göz önüne alındığında daha da çarpıcı bir olgudur. Buna kanıt olarak 2023’teki emeklilik reformu[12] karşıtı gösterileri gösterebiliriz; orada “saute-mouton”[13] grev stratejisi seçilmişti. Önce haftada bir gün, sonra aralıklı günler, ardından seferberlik sönüyor, bütün bunlar da esas olarak sendikalar arası ittifakın ulusal çağrılarına dayanıyordu. Bugün, 2026’da, hareketin inşasına ve yapılanmasına katılsın diye bürokratik aygıtının kolunu bükenler tabandır; yerel düzeyde pek çok militan bunu zaten yapıyor. Dolayısıyla mesele, devrimci bir tabanı zorunlu olarak gerici yönetimlerle karşı karşıya koymak değil, aşağıdan gelen girişimlerin neden bugün aygıtların önüne geçebilecek ve onları tepki vermeye zorlayabilecek gibi göründüğünü anlamaktır. Önceki dönemlerle en önemli farklardan biri belki de budur: Örgütlenme sorunu artık yalnızca seferberliği çerçevelemenin bir aracı olarak değil, bizzat seferberliklerin doğrudan ortaya koyduğu siyasi bir sorun olarak gündeme geliyor.

*

İktidarın yanıtı net: Göstericilerin “şiddet”ine odaklanma; taleplerin net olmadığı ya da hükümetin bazılarına −örneğin 2026 sonbaharının başında bazı otoyol istasyonlarında 2,80 avroyu aşan motorin litre fiyatına− müdahale edemeyeceği iddiası. 2018’de Sarı Yelekliler hareketinin başında anılan yaklaşık 1,80 avroluk litre fiyatıyla karşılaştırma siyasi açıdan anlamlıdır, ancak ihtiyatla kullanılmalı ve otoyolda anlık olarak ilan edilen fiyatlar ile ulusal ortalama fiyatlar birbirinden ayırt edilmelidir. Liselilerin bloke eylemlerinin ilk gününde Başbakan Sébastien Lecornu, ülke gençliğinin Boyun Eğmeyen Fransa tarafından sözde manipüle edilmesini kınadı; Boyun Eğmeyen Fransa, adayı Jean-Luc Mélenchon ile Cumhurbaşkanlığına erişebilecek durumdaki başlıca sol muhalefet gücüdür. 24 Ekim Cumartesi gününe ilişkin hükümet, düzeni sağlamak için orduya başvuracağını açıkladı. Açıklanan tertibat, özellikle Sentinelle[14] askerlerini, zırhlı araçları ve polis güçlerine destek veren uzmanlaşmış birimleri kapsıyor. Ülkenin büyük kentlerinde çok sayıda gösteri de, devletin bölgelerdeki temsilcileri olan valiler tarafından yasaklandı. Bu yanıt yalnızca söylemsel değil: yalnızca cumartesi günü ülke genelinde 2.397 kişi gözaltına alındı; Paris’te hafta sonu boyunca 700’den fazla kişi gözaltına alındı ve ardından yapılan hızlandırılmış yargılamalar[15] şimdiden kesin hapis cezalarıyla sonuçlandı.

Bu baskıcı yanıt yalnızca şiddet eylemlerine verilmiş bir tepki olarak çözümlenmemelidir. Aynı zamanda çatışmayı yeniden tanımlama girişiminin de parçasıdır. İktidar; eğitim koşullarını, polis şiddetini, toplumsal eşitsizlikleri ya da enerji fiyatını tartışmak yerine, kamu düzenini merkezi mesele haline getirmeye çalışır. Böylece göstericileri, yanıt verilmesi gereken toplumsal çelişkilerin ifadesi olarak değil, sınırlandırılması gereken bir sorun olarak sunmak mümkün hale gelir. Şiddete odaklanma bu nedenle hareketin en damgalanmış bileşenlerini tecrit etmeye katkıda bulunabilir; diğerlerini ise bir seçimle karşı karşıya bırakır: bu ayrımı kabul etmek ya da ilan ettikleri dayanışmayı somut olarak savunmak.

*

Belirleyici nokta, üç şeyi birbirine karıştırmamaktır: Aynı gösterilere katılmak, birbirini karşılıklı olarak müttefik olarak tanımak ve birlikte bir strateji inşa etmek. Şimdilik yalnızca ilk hedefe ulaşılmıştır; hareketin sürmesi ve gerçek siyasi perspektifler sunabilmesi isteniyorsa, diğer ikisinin inşa edilmesi gerekmektedir. Gerçek bir yakınsama bu nedenle yalnızca bir cumartesi günü bir araya gelen göstericilerin sayısıyla ölçülmeyecek; özel deneyimleri silmeden ortak talepleri ortaya çıkarabilme, hareketi kat eden hiyerarşilerle mücadele edebilme ve bileşenlerini fiilen bağlayan kolektif kararlar alabilme kapasitesiyle ölçülecektir. Mesele, birlikte eyleme geçmeden önce tüm çelişkilerin ortadan kalkıp kalkmayacağı değil, hareketin bunları yeniden üretmek yerine siyasi olarak göğüsleyip göğüsleyemeyeceğidir. Irk, sınıfın bölünmesinin başlıca araçlarından biri olduğuna göre, bu çelişkilerle yüzleşmek aynı zamanda sınıfın kendini yeniden sınıf olarak kurabilmesinin koşuludur. Öfkelerin eşzamanlılığı ancak bu koşulda kalıcı bir kolektif güce dönüşebilir.


[1] Sarı Yelekliler (Gilets jaunes): Kasım 2018’de akaryakıt vergilerindeki artışa karşı başlayan, adını fosforlu sarı yeleklerden alan ve kavşak işgalleri ile cumartesi günleri yapılan gösterilerle bilinen toplumsal hareket.

[2] APL (Aide personnalisée au logement): Fransa’da, öğrenciler de dahil olmak üzere düşük gelirli kiracılara devlet tarafından ödenen konut yardımı.

[3] Seine-Saint-Denis: Paris’in kuzeydoğusunda yer alan, anakara Fransa’nın en yoksul departmanlarından biri.

[4] İlk İş Sözleşmesi (Contrat première embauche, CPE): 2006 baharında Villepin hükümetinin önerdiği, 26 yaşın altındaki işçilerin ilk iki yıl boyunca gerekçe gösterilmeden işten çıkarılabilmesini öngören düzenleme. Lise ve üniversite öğrencilerinin ve sendikaların kitlesel seferberliği karşısında geri çekilmiştir.

[5] Henri-IV ve Louis-le-Grand: Paris’in 5. bölgesinde (Quartier latin) bulunan, seçkin üniversite hazırlık sınıflarıyla (classes préparatoires) tanınan, çok prestijli iki lise.

[6] 27 Ekim 2005’te Paris banliyösü Clichy-sous-Bois’da polisten kaçan iki genç, Zyed Benna (17) ve Bouna Traoré (15), bir elektrik trafo merkezinde akıma kapılarak öldü. Bu ölüm, Fransa genelinde yaklaşık üç hafta süren ve olağanüstü hal ilanına yol açan banliyö isyanlarını tetikledi.

[7] Nahel Merzouk (17), 27 Haziran 2023’te Nanterre’de bir trafik kontrolü sırasında bir polis memurunun silahıyla vurularak öldürüldü; olay Fransa genelinde günlerce süren isyanlara yol açtı.

[8] Adjel B. (20), 19 Eylül 2026’da Tours yakınlarındaki Saint-Pierre-des-Corps’da bir polis aracının çarpması sonucu bacağından ağır yaralanan motosikletli genç; olayın ardından kentte isyan çıktı ve bir yargı soruşturması açıldı. Olayın koşulları tartışmalıdır; avukatı, gencin polisin dur ihtarına uymama (refus d’obtempérer) suçunu işlemediğini belirtmektedir.

[9] Beauf: Fransızca’da, çoğu zaman beyaz, muhafazakâr ve dar görüşlü olarak çizilen “sıradan” alt-orta sınıf erkeğini küçümseyerek niteleyen argo sözcük; çizer Cabu’nun yarattığı bir karakterle yaygınlaşmıştır. Houria Bouteldja, Cumhuriyetin Yerlileri (Indigènes de la République) hareketinin eski sözcülerinden biridir; sözü edilen kitabın adı Beaufs et Barbares. Le pari du nous’dur (La Fabrique, 2023).

[10] La France insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa, LFI): 2016’da Jean-Luc Mélenchon tarafından kurulan sol hareket; Mélenchon 2012, 2017 ve 2022 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmuştur.

[11] Intersyndicale: Fransa’da ulusal ölçekte ortak eylem günlerine çağrı yapmak üzere başlıca sendika konfederasyonlarını bir araya getiren koordinasyon çerçevesi. Metinde anılan CGT (Confédération générale du travail; 1895’te kurulmuş, tarihsel olarak mücadeleci çizgisi ve Fransa Komünist Partisi’ne yakınlığıyla bilinen konfederasyon), CFDT (reformist ve uzlaşmacı çizgideki konfederasyon) ve Solidaires (SUD sendikaları çevresinde örgütlenen mücadeleci sendikalar birliği) bu çerçevede yer alan örgütlerdendir. (Ç.N.)

[12] 2023 emeklilik reformu: Macron hükümetinin emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkaran reformu; sendikalar arası ittifakın çağrılarıyla aylarca süren kitlesel hareketlere rağmen 2023 baharında kabul edilip yürürlüğe girdi.

[13] “Saute-mouton”: Fransızca’da çocukların birbirinin sırtından atladığı oyunun adı (Türkçe’de “birdirbir”). Burada, aralıklı ve birbirini izleyen grev günleri stratejisini nitelemek için kullanılmıştır.

[14] Sentinelle: Ocak 2015’te Charlie Hebdo saldırılarının ardından başlatılan, terör tehdidine karşı kamusal alanlarda asker konuşlandıran Fransız ordusu operasyonu.

[15] Hızlandırılmış yargılama (comparution immédiate): gözaltındaki kişinin, çoğunlukla suçüstü hallerinde, kısa süre içinde ceza mahkemesine çıkarıldığı Fransız ceza usulü.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar