Ana SayfaKürsüBir Vietnam Gezisinin Ardından

Bir Vietnam Gezisinin Ardından

Şükür ki ve nihayet, 20. yüzyılın en büyük anti-emperyalist destanının yazıldığı Vietnam topraklarındayım. Vietnam’ın bu yıl 25 milyon yabancı turisti ağırlaması bekleniyormuş. Bu yabancı turist ağırlığı içinde en dikkat çekici payı Batılı ülkelerin turistleri oluşturuyor. Vietnam Turizm Ofisi’nin verilerine göre Avrupa ülkelerinden üç milyona yakın kişi, ABD’den 850 bin kişi, Avustralya’dan 550 bin kişi 2025 yılında Vietnam’ı ziyaret etmiş ve bu oran artış trendindeymiş.

‘Özgür Dünya’nın Mültecileri Neden Vietnam’a Kaçıyor?

Yani kapitalizmin kalbinde, ‘Özgür Dünya’nın merkezlerinde doğup büyümüş milyonlarca Batılı, bir müddet yaşamak ve solumak için rotasını Komünist Parti iktidarındaki Vietnam’a çeviriyor. Üstelik bu kitlelerin giderek büyüyen bir bölümü, tatilini bitirip evine dönen sıradan turistler değil; aylarını, hatta yıllarını Vietnam’da geçirmek isteyen, Batılıların durumu yumuşatmak için “dijital göçebe” veya “expat” adını taktıkları mülteciler.

Batılılar, Vietnam’da hayata nasıl yeniden tutunduklarını ve burada buldukları huzur ve mutluluğu yalnızca gündelik hasbihallerde dile getirmekle kalmıyor; başta TikTok olmak üzere sosyal medya mecraları da bu deneyimleri anlatan sayısız coşkulu içerikle dolup taşıyor. Kendi ülkelerinde sıradan bir diş tedavisi veya rutin bir tahlil için haftalarca sıra bekleyen ya da özel sigorta şirketleriyle boğuşmak zorunda kalan Batılılar, Vietnam’daki sağlık hizmetlerine anında ve son derece cüzi bedellerle erişebilmenin şaşkınlığını yaşıyor. Kendi şehirlerinde maaşının büyük kısmını vasat bir apartman dairesine ve niteliksiz gıdaya harcayan Batılılar, Vietnam’daki hayatın sadece “ucuz” olmadığını; hizmet kalitesinin kendi ülkelerinden çok daha yüksek ve insani olduğunu itiraf ediyorlar.

Fakat en vurucu nokta, faturalar veya altyapı değil; sosyal ilişkilerdeki o doku. Batılılar Vietnam’da hayatın bambaşka bir ritimde akıp gittiğini gördüklerinde beklenmedik bir yüzleşme yaşayıp çarpılıyorlar. Batı medeniyetinin herkesi birbiri için potansiyel bir rakip olarak kurgulayan, insanı yalıtan o soğuk, ticari, yalnız ve sevgisiz ikliminden sonra, Vietnam sarsıcı bir şeyi fark ettiriyor.

Vietnam’daki barışçıl ortam ve sosyal dayanışma kültürü, kendi ülkelerinde derin bir toplumsal çürüme, çöküş ve güvensizlik hissi yaşayan Batılılar için adeta iyileştirici bir deneyime, bir terapiye, bir tedaviye dönüşüyor. Neoliberalizmin yaralayıp hasta ettiği kitleler, sosyalizmin gölgesine sığınıp insanın insana sığınak olduğu bir toplumsal iklimde şifa bulmaya çalışıyor.

Bu ‘iyileştirici’ toplumsal doku, Vietnam’a adım atılan ilk andan itibaren hissedilen; kaotik gibi görünen ancak kendi içinde muazzam bir komünal ahenk barındıran gündelik yaşam ritminde solunabiliyor. Vietnam’da sosyalleşme, Batı metropollerindeki gibi yalıtılmış mekânların ardına gizlenmiyor; doğrudan kamusal alana, sokağa taşan organik bir pratiğe dönüşüyor. Kafelerde sandalyelerin masaya değil, daima dışa ve sokağa dönük dizilmesi salt bir mimari tercih değil; insanın kendi kabuğuna çekilişini reddeden, yaşama ve ‘ötekine’ açılışını simgeleyen mekânsal bir detay.

Yalıtılmışlık hissini eriten bu dışa dönüklük, şehir parklarında ve plajlarda zirveye ulaşıyor. Sabahın ilk ışıklarında veya gün batımında, hiçbir kurumsal dayatma olmaksızın sokaklara dökülüp bir araya gelen devasa kitleler, kolektif yaşamın nasıl kendiliğinden bir komünal ahenge dönüştüğünü gösteriyor. Burası; sporun, dansın, müziğin, sanatın ve meditasyonun yalıtılmış stüdyolara veya galerilere hapsedilmediği, doğrudan kamusal mekânın nefes alan parçası olduğu bir coğrafya.

Sokağın bu birleştirici gücü sadece mekânsal değil, aynı zamanda sınıfsal bir eşitleyici zemin işlevi görüyor. Kaldırımlara atılmış plastik taburelere ilişip inanılmaz uygun fiyatlara tüketilen çeşitli, dengeli ve kaliteli sokak lezzetleri; ‘iyi ve sağlıklı gıdayı’ bir sınıf imtiyazı olmaktan çıkarıp kusursuzca toplumsallaştırmış durumda. Öyle ki, Batı metropollerinde yalnızca elitlerin tekelinde olan ‘Michelin yıldızlı’ gastronomi deneyimi, burada plastik tabureler üzerinde dünyanın en ucuz ve herkes için erişilebilir sıradan bir öğününe dönüşüyor.

Ve tüm bu ahengi sarmalayan o çelikten güvenlik hissi… Batı metropollerinin kılcal damarlarına kadar işlemiş o sürekli “tetikte olma” halinin, o yorucu kent paranoyasının Vietnam şehirlerinde esamesi okunmuyor. Gecenin en ıssız saatlerinde bile sokaklar hiçbir tedirginlik duymadan adımlanabiliyor.

Bu noktada Vietnam’a merkez kapitalist ülkelerden gelen yabancı ziyaretçiler sarsıcı bir sosyal-psikolojik kırılma yaşıyor: Üzerindeki o iğreti ‘turist’ zırhı eriyip yerini derin bir ontolojik aidiyete bırakıyor. Öyle ki Batılı özne, insanın insana yurt olduğu bu komünal ahengi soludukça acı bir aydınlanmayla yüzleşiyor: Yıllar boyu asıl ‘turistliği’ ve yabancılığı yurttaşı olduğu ülkesinin soğuk ve yalıtılmış evreninde yaşadığını fark ediyor. Kapitalizmin yalıttığı birey, ‘aidiyet’ denilen şeyin mühürlü bir pasaportla değil; ancak sokağın, güvenin ve insanın insana karıştığı komünal bir zeminde inşa edilebileceğini idrak ediyor.

Vietnam Kapitalizme Teslim mi Oluyor?

Peki kapitalizmin enkazından kaçanlara nefes aldıran bu iklim, Vietnam’ı uluslararası pazarın yeni üretim üssüne çeviren komünist kadroların, kapitalizmi bizzat kapitalistlere karşı bir silah olarak kullanmasının bir sonucu olabilir mi? Vitrindeki şatafatlı tabelalara bakıp ‘Vietnam da yenildi’ illüzyonuna kapılan liberal Batılı aklın göremediği şey, bu toplumsal dokuyu ayakta tutan o maddi temel. Kamucu güvenliğin ve sokağın canlı ritminin arkasında, geri kalmışlığı yenmek için küresel sermayeyi kendi kurallarıyla ‘kiralayan’ bir strateji var.

Vietnam; dünyanın en büyük emperyalist gücü tarafından üzerine milyonlarca ton bomba yağdırılmış, ormanları napalmla yakılmış, tarım arazileri zehirlenmiş ve savaştan sonra da acımasız ambargolarla boğulmak istenmiş bir ülkeydi. Vietnam Komünist Partisi’nin (VKP) öncü kadroları, 1980’lerin ortalarında keskin bir tarihsel yol ayrımına geldi: Ülke, ya Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi yoksullukta eşitlenen ve dünyadan izole edilmiş gururlu bir kışlaya dönüşecek; ya da Çin Halk Cumhuriyeti’nin açtığı yoldan ilerleyerek sosyalizmin maddi temellerini kurmak için zorunlu olan üretici güçleri hızla geliştirecekti.

Partinin kurmay aklı, uluslararası sosyalist hareketin ağır ve sancılı bir krizden geçtiği, SSCB’de yıkıcı Perestroyka-Glasnost rüzgârlarının estiği o kritik dönemeçte dogmatizme saplanmadı. ‘Yoksulluğun sosyalizmi olmaz’ nesnel gerçeğinden hareketle, pragmatik de olsa cesur olan ikinci yolu seçti. Çünkü aslolan, her ne pahasına olursa olsun komünizm bayrağının yere düşürülmemesiydi. 1986’da başlatılan Doi Moi (Yenilenme) hamlesi, Batılı liberallerin görmeyi arzuladığı ve anladığı gibi bir “kapitalizme geçiş ve teslim oluş” değil; Lenin’in 1920’lerde savaş yorgunu Sovyet Rusya’yı ayağa kaldırmak için uyguladığı NEP’in (Yeni Ekonomi Politikası) 21. yüzyıl küresel tedarik zincirleri koşullarına uyarlanmış devasa ve sofistike bir versiyonuydu.

Marx’ın açıkça vurguladığı üzere, komünizm geri kalmış bir feodalizm üzerine değil, ancak en ileri teknolojik ve endüstriyel altyapı üzerine inşa edilebilirdi. Mademki bu teknoloji ve sermaye birikimi emperyalist-kapitalist merkezlerin elindeydi; o halde Vietnam bu sermayeyi ülkesine çekmeli, onun dinamizmini, bilgi birikimini ve yatırım gücünü kendi sanayileşmesi için kullanmalıydı.

ÇKP’nin İzinde: Kazanımlardan ilham, hatalardan ders

VKP’nin bu dönemeçteki en büyük tarihsel avantajı, kendi yolunu sıfırdan ve el yordamıyla bulmak yerine, büyük komşusu Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) adımlarını son derece analitik bir mesafeden izleyebilmesi oldu. 1978’de Deng Xiaoping liderliğinde başlayan Çin’in ‘Dışa Açılma ve Reform‘ süreci, Vietnam için adeta devasa bir ekonomi-politik laboratuvar işlevi gördü. VKP, Çin’in izinden giderek küresel sermayeyi ülkeye çekmenin üretici güçleri nasıl şahlandırdığını gördü; ancak daha da önemlisi, ÇKP’nin aceleci adımlarının yarattığı tahribatı ve özellikle kırsal ile kent arasında açılan o vahşi eşitsizlik uçurumlarını çok iyi okudu. Dolayısıyla Doi Moi, Çin modelinin körü körüne bir kopyası değil; onun hatalarından arındırılmış, çok daha dikkatli bir kontrol mekanizmasıyla donatılmış, gözlemci ve pragmatik bir ‘kardeş partinin’ usta işi tarihsel müdahalesiydi.

Vietnam’a kapitalist ülkelerden akan sermaye ve serbestleşen ticaret, aslında devletin ülkeyi ayağa kaldırmak ve üretici güçleri ileriye taşımak için yabancı sermayeyi kendi kurallarıyla ‘kiraladığı’ bir geçiş aşamasından başka bir şey değil. En nihayetinde ‘mühür kimdeyse Süleyman odur’; Vietnam’da mühür mutlak surette Vietnam Komünist Partisi’nin elindedir.

Vietnam’da sermaye, devlete egemen sınır tanımaz bir efendi değil; partinin beş yıllık planlarıyla zapturapt altına alınmış, katı kurallarla vergilendirilmiş ve ülkenin elektriklendirilmesi, sanayileşmesi ve üretici güçlerini ileriye taşıması için çalıştırılan bir emir eridir.

Nihayetinde, ‘serbest piyasa’ illüzyonuyla Vietnam sathında özgürce dolaştığını sanan küresel sermaye, önüne atılan kâr kemiğiyle oyalanırken boynundaki uzun tasmanın ucunun sıkı sıkıya Komünist Parti’nin elinde olduğunu fark edemeyen hevesli bir av köpeğinden farksızdır. Tasmanın ucu komünistlerin elinde olduğu sürece, liberallerin ‘Vietnam kapitalizme teslim oldu’ diye kopardıkları zafer yaygarası nafiledir.

Sermayenin Tasması Kimin Elinde?

VKP, Doi Moi ile küresel pazara entegre olurken muazzam bir kırmızı çizgi çekmiş; ekonominin ana damarlarını, yani komuta tepelerini asla sermayenin insafına terk etmemiştir. Bunun en tipik örneği toprağın kendisidir. Vietnam’da toprak özel mülkiyete konu olamaz; alınıp satılan ticari bir meta değildir. Üzerinde yükselen milyar dolarlık Samsung fabrikası olsa bile, devletin mutlak öz malıdır. Kapitalist, o toprağı ancak Parti’nin belirlediği şartlarda ve sürede kiralayabilir. Anlaşma bozulduğunda ya da devletin öncelikleri değiştiğinde, sermaye o topraktan sökülüp atılabilir.

Sadece toprak değil; finans ve kredi dağıtım mekanizmaları da bu çelik çekirdeğin içindedir. Kapitalizmin merkezlerinde, örneğin Wall Street’te veya Londra’da, dev finans tekelleri ve bankalar hükümetlere politika dikte edip bütün bir toplumu borçla rehin alırken; Vietnam’da bankacılık sistemi, enerji altyapısı, telekomünikasyon ve ağır sanayi devletin tekelindedir. Vietnam’da bankalar, serbest piyasa kumarhanesinin patronları değil; devletin beş yıllık sanayileşme hedeflerini finanse etmek, üretici güçleri desteklemek ve kamusal yatırımlara kaynak aktarmak için hizaya sokulmuş aygıtlardır.

Vietnam’da sermayedarlar vardır ama siyasal iktidardan yoksun oldukları için egemen bir ‘burjuva sınıfı’ yoktur. Vietnam’da serbest piyasa mekanizmaları vardır ama piyasanın toplum üzerinde kurduğu bir tahakküm, yani kapitalizm yoktur. Çünkü siyasi ve ekonomik kararların alındığı o komuta tepelerinde, küresel holdinglerin yönetim kurulları değil Komünist Parti kadroları oturmaktadır. Kapitalizmin merkezlerinde bankaları dolandıran milyarderler devlet bütçeleriyle kurtarılırken; Vietnam’da ülkenin en zengin sermayedarlarından birinin (Truong My Lan) devleti soymaya kalktığı için 2024 yılında yargılanıp idam cezasına çarptırılması, o tasmanın ucunun kimin elinde olduğunun en somut kanıtıdır.

Şeytanla Masaya Oturmanın Bedeli?

Elbette tüm bu stratejik kazanımlar, VKP’nin dikensiz bir gül bahçesinde yürüdüğü anlamına gelmiyor. Marksist diyalektik, gerçeğin o çelişkili ve bedel ödeten doğasına bakmayı emreder. Lenin’in vaktiyle uyardığı gibi, kapitalizme alan açmak kelimenin tam anlamıyla ‘ateşle oynamaktır’ ve Vietnam bu ateşin yakıcı sıcaklığını ensesinde hissediyor. Truong My Lan davası, devletin sermaye üzerindeki otoritesini kanıtladığı kadar, kapitalizmin o çürütücü zehrinin parti bürokrasisine sızma potansiyelini de ifşa etmiştir. Kuşkusuz ki, Vietnam’da sosyalizm henüz varılmış, steril ve huzurlu bir menzilde değil. Şeytanla aynı masaya oturulmuş ve çorba içilmektedir. Ancak VKP’nin hayatta kalması, o masada kaşığını daima şeytandan uzun tutmasına bağlıdır. Aksi takdirde bu pragmatik hamle, devleti içten içe kemirecek yeni bir sınıfsal teslimiyete dönüşme riskini de her an barındırmaktadır.

Teknoloji Tekelleri Neden Vietnam’a Boyun Eğiyor?

İçeride siyasi ve ekonomik komuta tepelerini sımsıkı tutan bu devrimci irade, o devasa emperyalist kuşatmayı nasıl yarıyor? Komünistlerin idaresindeki bir ülkenin ayakta kalabilmesi için küresel pazarın ve kapitalist tekellerin çelişkilerinden faydalanması, Leninist dış politikanın temel kuralıdır. VKP, bu kuralı bugün “Bambu Diplomasisi” adını verdiği bir stratejiyle icra ediyor: Kökleri ideolojik zeminine sımsıkı tutunan, ancak gövdesi jeopolitik fırtınalara göre kırılmadan esneyebilen pragmatik bir akıl.

Meseleye küresel sermayenin nesnel rasyonalitesi açısından baktığımızda; Apple, Intel, Nvidia, Foxconn ve Samsung gibi devasa teknoloji tekellerinin kızıl bayrağın dalgalandığı bu topraklara akın etmesinin sebebi, Vietnam’ın onlara bahşettiği dikensiz bir gül bahçesi değil, bizzat kapitalizmin kendi yapısal krizleridir. Kâr oranlarının önlenemez düşüş eğilimi ve güvenilir yeni tedarik zincirleri arayışı, gelişmiş merkezlerin bu dev şirketlerini Vietnam’ın 100 milyona yaklaşan dinamik, eğitimli ve yüksek disiplinli toplumuna boyun eğmek zorunda bırakmıştır.

Ancak Vietnam, bu nesnel sermaye akınını pasif bir şekilde kabullenip Batı’nın taşeron bir montaj ülkesine dönüşmüyor. Aksine, ülkeye giren yabancı sermayeye şartlar koşarak, küresel değer zincirlerine tam merkezinden devasa bir ‘kırmızı kanca’ atıyor. Sermayeyi sadece istihdam yaratmaya değil; üniversitelerle Ar-Ge merkezleri kurmaya, teknoloji ve bilgi transferine zorluyor.

Batı’nın fason üreticiliğinden edinilen mühendislik birikimiyle; Batılı teknoloji devlerine mahkûm olmadan kendi 5G altyapısını sıfırdan üreten ve bizzat orduya bağlı olan telekomünikasyon devi Viettel ya da küresel otomotiv aklını kendi sanayisi için kullanıp bugün dünyaya elektrikli araç ihraç eden VinFast, yıllarca Batı’nın ucuz yazılım taşeronluğunu yaptıktan sonra bugün o tecrübeyle kendi yapay zekâ ve nesnelerin interneti çiplerini tasarlayan FPT Semiconductor gibi ulusal markalar bu stratejinin ürünüdür. Kısacası Vietnam, emperyalist merkezlerin yüksek teknoloji tekelini kırmak için, bizzat o emperyalistlerin sermayesini ve bilgi birikimini bir koçbaşı olarak kullanıyor.

Vietnam’da ortak refah büyüyor

Kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ürettiği zenginlik bir avuç tekelin kasasına akarken; Vietnam’da devletin zapturapt altına aldığı sermayeden elde edilen devasa gelirler, doğrudan doğruya halkın ‘sosyal ücretine’ dönüşüyor.

Kapitalizmin metropollerinden kaçan Batılıları büyüleyen güvenli sokaklar, erişilebilir ve nitelikli bir sağlık sistemi, barınma olanakları ve insanların birbirini acımasız birer rakip olarak görmediği o dayanışmacı toplumsal doku… Bütün bunlar, kendiliğinden var olan romantik bir Asya mistisizmi değil; uluslararası sermayenin kâr hırsından koparılıp alınan zenginliğin, devlet eliyle toplumsallaştırılmasının somut bir sonucudur. Batılıların Vietnam sokaklarında gece yarıları bile huzurla yürümesi tesadüfi bir iyimserliğin değil, somut rakamların eseridir. Nitekim Vietnam’ın bugün, ABD merkezli araştırma şirketi Gallup’un ‘Küresel Hukuk ve Düzen Endeksi’nde 93 gibi rekor bir puanla dünyanın en güvenli ülkelerinden biri olarak tescillenmesi veya Küresel Barış Endeksi’nde Asya’nın zirvelerine tırmanması, bu altyapının doğrudan bir sonucudur.

Batılı mültecilerin Vietnam sokaklarında deneyimleyip adeta bir ‘terapi’ sandıkları o iyileştirici iklim, Komünist Parti’nin iradesiyle küresel tekellerin kasasından sökülüp alınan bu birikimin, Vietnam halkına insanca bir yaşam ve toplumsal barış olarak geri dönmesinden başka bir şey değil.

“Özgür dünya”nın merkezleri derin bir güvensizlik içinde yönünü kaybederken, Vietnam’ın sunduğu toplumsal barış ve huzur iklimi; Ho Chi Minh yoldaşın mirasını yaşatan kurucu iradenin eseridir. O irade yaşasın!

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar