Ana SayfaKürsüBugünün Sol Kemalizmi Üzerine

Bugünün Sol Kemalizmi Üzerine

CHP genel merkezinin güvenlik güçleri ve kriminal unsurlar marifetiyle ele geçirilmesinin ardından Özgür Özel’in liderlik vasfını kararlı, coşkulu ve hesaplı çizgisi ve çıkışlarıyla berkitmesiyle sol Kemalizmin Türkiye’deki varlığının kudreti artmıştır. Görünen, “devletlû”luk niteliği sembolik düzeyle kısıtlı, ortalama bir sosyalistin devrimcilik yapmakla ilgili tahayyül ufkunun sınırında dolanarak aylardır sokakları hareketlendiren ve çok daha öncesinden beri halini tavrını dağınık muhalefet hareketinin isterlerine göre uyarlayan bir Kemalizmdir. (İmamoğlu’nun eşcinsel evliliğine neredeyse dolaysız desteği, cemevlerinin ibadethane olduğuna dair kesin açıklaması akla gelebilecek birçok örnekten sadece ikisidir.) CHP’nin yeterince devrimci hareket etmediğini düşünerek eleştiriler yöneltenlerin zayıf ve etkisiz oklarını kendilerine çevirmeleri gerekir; yoksa içten içe CHP’nin devrimcilik yapması mı beklenmektedir? Ayrıca radikalliğin ne olduğuna ilişkin de bir kafa karışıklığı söz konusudur. Örneğin Özel’in Kılıçdaroğlu hakkında hâlâ edep sınırları dahilinde konuşuyor olması lüzumsuz bir ılımlılık ve de ferasetsizlik olarak görülmektedir. Bu tespiti yapanlar lider ile halkı arasındaki etkileşim hakkında zerre fikri olmayanlardır. Kitleler “Hain Kemal” diye bağırırken lider susar ve sonra daha “edepli” bir dille karşılarındaki hayatı ilk bakışta sunduklarıyla kabul edenlere ayan olmayabilecek bir karşılık sunar.

Bahse konu Kemalizmin türdeşlerinden, örneğin Yöncü bir sol Kemalizmden, (tek olmasa da) bir farkı çok daha özgürlükçü olmasıdır. Bir post-post-Kemalizmdir bu. İki “post” yan yana geldiğinde birbirini götürmez ve geriye ne olduğu alnına yazılı, tarihten azade bir vesayetçi Kemalizmi bırakmaz. “CHP” Kürt meselesinde ve din meselesinde eskisine nazaran daha özgürlükçüdür, sivil toplumun diğer failleriyle −örneğin Kent Konseyleri gibi mekanizmalar aracılığıyla− önemli ilişkiler içinde olmuştur ve daha liberal ve post-Kemalist bir yol süren birçok insanı bünyesine katmıştır. Ayrıca Kürt hareketiyle esas olarak belediyeleri kazanma mücadelesi üzerinden gelişen bir ittifaka girişebilmiştir. Söz konusu olan kibar, kamusal nezakete sahip bir Kemalizmdir. Bu bakımdan yakın zamanda partiden diskalifiye edilmiş olan ekibin Kılıçdaroğlu döneminin bütün olumlu özelliklerini korumuş ve güçlendirmiş olduğu söylenebilir.

Beri yandan CHP’deki “ML” kadroların önemi de hafifsenmemelidir. İlçelerle şu veya bu şekilde bağlantısı olmuş ve asgari bir gözlem kabiliyetine sahip herkes, çocukluğunda veya gençliğinde ML etkilere muhatap olmuş −örneğin Dev-Sol’un etkisinde kalmış− pek çok yerel kadronun “ML” bir dille konuştuğunu, CHP’nin çizgisiyle “ML” çizginin bu insanların dillerinde, çoğu zaman acayip ve uyumsuz biçimde, yan yana durduğunu görmüştür diye tahmin ediyorum. Ancak bu acayiplik ve uyumsuzluk da önemli ölçüde aşılmıştır. Sosyalist solun nişanesi olan “Kurtuluş yok tek başına” sloganının (bazısı “ML” terbiyeye sahip) belediye başkanları eliyle yeniden daha geniş bir kitleyle kavuşturulması bunun açık örneğidir.

Türk bayrağı da kendi başına bir anti-sol sembol olarak görülmemelidir. Düşmanın da kendi menfaatleri için “aynı” sembolü kullandığı unutulmamalıdır. Ortada olmalıdır ki uzun bir zamandır bayrağın sahipliği iddiasında bulunanların sayısı katlanmıştır. Bayrak artık onu taşıyana veya sahiplenene dair anında bir kimlik tespitinde bulunmaya imkân vermemektedir. Kimse bu bayrağı taşımak zorunda değildir, taşınmasından mutlu olmak durumunda da değildir ama eğer bunların alternatifi halkı kucaklayan bir sembol niteliğini haiz olmayan bir başka bayrağın, kızıl bayrağın varsayılan görkemine sığınmaksa bunun ancak acınacak derecede bireyci bir bireyin davranış repertuvarı içinde yer alabileceği söylenmelidir.

‘60’ların sol Kemalist gençliği solculuk bakımından 27 Mayısçıların ilerisindeydi, bugünün prefigüratif-“İttihatçı” gençleri ve bunların sözcülüğüne soyunan Hararet gibi gruplar ise, başta Kürtlerin özgürlükleri meselesi gelmek üzere, Özgür Özel’in “CHP”sinin gerisindedir. Esas veya daha “devletlû” olanlar onlardır. Kimi sosyalistlerin hem Saraçhane gençlerinin lümpen vahşetinden korku ve tiksinti duyup hem de CHP’nin centilmen Kemalizmine kahretmeleri anlaşılır gibi değildir. Bu bakımdan TİP’in, hatta DSİP’in kendilerini büyük ölçüde akıntıya bırakmış olmaları takdire şayandır. “Devrimci çizgi”nin korunması gerekliliğine işaret edenlerin ise bu çizgiyi en aptalımızın bile görebileceği şekilde hayata nakşetmeleri beklenir.

Marx bir makinenin ancak belli koşullar dahilinde sermaye kabul edilebileceğini yazıyordu. Bugünün ilişkisellik meraklısı Marksistleri için ise paradoksal olarak bir şey “ne ise odur” –bilhassa da bu, kıskançlıkla düşman ilan edilen bir özne ise. Bu bakış uyarınca CHP hep aynı CHP’dir, Kemalizm hep aynı Kemalizmdir ve Marksizm hep aynı Marksizmdir. Peki bu durumda kendine “Marksist-Kemalist” dediği söylenen Deniz’i de devrim panteonundan çıkarmak daha tutarlı ve şerefli bir eylem olmaz mı? Bağlı olarak; Denizlerin “şiddetli” Kemalizmi ile 27 Mayısçıların Kemalizmi veya tarihsel TİP’in abartılı bir meşruiyet kaygısıyla tutunulan Anayasal Kemalizmi bir ve aynı şeyler midir?

Muhalefetin zayıflığı, sonunda Atatürk’ün yerine geçebilecek bir lideri ısrarla reddetmesidir. Atatürk’te ısrarın bir ihtiyaca işaret ettiğini söylemek yeterli değildir artık; bulmamız gereken, neden hâlâ bu ihtiyacın duyulduğudur. Orta kademe her akademik metinde görüldüğü üzere, okuyucuya işlenebilecek belirli malzemeler vermekle birlikte ampirizmle malul olduğundan anlamlı belirlemelerde bulunamayan, yakın tarihli bir araştırma durumu gençlerin Atatürk kuvvetinde bir lider eksikliği hissetmeleriyle açıklıyor.[1] Hayır, Atatürk kuvvetinde bir lideri istemiyorlar demeliyiz. Çünkü somuta bağlanmak somut işler gerektirir; sınırları keskin biçimde çizilmiş bir somuta bağlanmaksa daha da fazlasını, hayatınızı yeniden şekillendirmenizi, önceliklerinizden vazgeçip burun kıvırdığınız birtakım işleri, hisleri ve ortaklıkları öncelikleriniz haline getirmenizi gerektirir. Kitlenin ezici bölümü Atatürk’e, gözden kolayca çıkarılabilecek bir kısmı ise Marksizme bu yola girmemek için sarılmaktadır.   


[1] Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy, Yeni Genç Türkler. “Yeni Nesil” Milliyetçilik, İletişim Yayınları, İstanbul, 2026, s. 145.

Yazarın Diğer Yazıları

Aynı kategoriden yazılar